İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2226868 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

EBU UBEYDE MAMER b.el-MÜSENNA et-TEYMİ

Kategori Kategori: Dini | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2414 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 21 Şubat 2007 21:46:31

Ebu Ubeyde Mamer b.el-Müsenna (ö.209 h.) Kureyşin Teym kabilesine mensup azatlı bir köledir.

EBU UBEYDE MA’MER b.el-MÜSENNA et-TEYMİ

ve

MECAZÜ’l-KUR’ÂN

EBU UBEYDE MA’MER b. el-MÜSENNA

· Hayatı

Ebu Ubeyde Ma’mer b.el-Müsenna (ö.209 h.) Kureyş’in Teym kabilesine mensup azatlı bir köledir. Ubeydullah b.Ma’mer et-Teymi’nin azatlı bir kölesi olduğu da söylenmektedir. 110 yılında Bacırvan’da doğmuş olup bir yahudi ailesine mensuptur. Herkesi ayıplayıp dili ile bîzar eden Ebu Ubeyde bir gün “Ey Ebu Ubeyde! Sen herkes hakkında dedikodu ediyor ve neseplerini kötülüyorsun. Allah aşkına bana babanın kim olduğunu, aslını söyler misin?” şeklindeki ısrar üzerine “Babam, bana babasının Bacırvan’da mukim bir yahudi olduğunu anlatırdı” demek mecburiyetinde kalmıştır. Uzun bir hayat sürmüş olan Ebu Ubeyde’nin ölüm tarihinde olduğu gibi doğum tarihinde de ihtilaf edilmiştir. Ebu Ubeyde’nin ölüm tarihi için 208 h.’den 211 h.’ye kadar muhtelif tarihler zikredilir. Yüz sene kadar süren uzun bir ömürden sonra kendisine ikram edilmiş olan bir muzu yemekle mübtela olduğu hastalıktan sonra öldüğünü kendisinden şöylece rivayet ederler: Muhammed b.Kasım en-Navşancâni (ö.215) Ebu Ubeydeye bir muz ikram etmiş, onun ölümüne sebep olmuştu; hastalığında kendisini ziyarete gelenlere “hastalığımın sebebi bu Navşancâni’dir, yanına sağlam olarak girdim, muz getirdi; biraz fazlaca yedim ve hasta oldum” demişti.

Geliş tarihi ve hangi yaşta geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte Basra’ya geldiği söylenmektedir. Harun Reşid tarafından h.188’de Basra’ya getirildiği ve halifenin ona birçok şeyler okuduğu rivayet olunmaktadır. Aynı zamanda Bağdat’a da gittiği bilinmekte olup kaç kez gittiği kat’i olarak bilinmemektdir. Bağdat’a gelişini anlatan rivayetlerden birisi de Ebu Ubeyde’ye aittir:

“Fadl b.Rabi’ yanına gitmem için Basra’ya haber gönderdi, gittim, huzuruna çıktım. Vezirlik makamında idi, kendisine selam verdim. Selamımı aldı, tebessüm etti. Aynı mindere oturabileceğim şekilde beni yaklaştırdı. Birçok sualler sordu, iltifat etti ve hoşnut etti. Bana ‘şiir inşâd et’ dedi. Hafızamda Cahiliye’ye ait, bazı kıymetli şiirler okudum. “Ben bunlardan daha fazlasını biliyorum, bana şiirlerin biberlisi lazım” dedi, yine inşâd ettim, memnun oldu, yüzü güldü ve neşesi arttı. Sonra katip kıyafetinde biri içeri girdi, onu da yanına oturttu, “bunu tanıyor musun” diye sorarak beni gösterdi O da “hayır” diye cevap verdi, “Bu, Basra’nın allamesi Ebu Ubeyde’dir, ilminden faydalanalım diye getirttik” dedi…”

Ebu Ubeyde’nin hayatından bahseden kaynakların hemen hepsi onun çok sert lisanlı ve ta’yib edici bir karakter sahibi olduğunu kaydederler. Şöyleki incitmedik hiç bir kimse bırakmamış olduğu için cenazesinde tek bir kişi bile bulunmamıştır. Çok zaman en iyi dostlarını bile en basit bir mesele yüzünden tahkir etmekten çekinmemiştir. Onun taarruzlarına en çok uğrayan muhtemelen Asmai (ö.216) olmuştur. Camiye girmek istediği zaman Ebu Ubeyde’nin içerde olup olmadığını sorduktan sonra girecek kadar çekinirmiş.

Onun pek acı bir lisan sahibi oluşu yalnız yakın muhiti arasında değil kendisini uzaktan veya yakından tanıyanlar arasında da pek meşhurmuş. Ebu Hatim’in rivayetine göre İran’a bir tanıdığı Musa b.Abdurrahman el-Hilali’ye misafir olarak gitmiş. Hilali uşaklarına “Ebu Ubeyde’den çekinin, Onun sözleri ok gibidir” demek mecburiyetinde kalmış, daha sonra yemek sofrasına oturulmuş. Uşaklardan biri yemek getirirken Ebu Ubeyde’nin eteğine et suyu sıçratmış, bunu gören Hilali “elbisene et suyu döküldü. Ben sana on kat elbise veririm” demiş. Ebu Ubeyde ise “üzülme senin et suyun bir leke yapmaz” diye cevap vermiş. Sözün manasını anlayan Hilali susmağa mecbur kalmış.

· Akidesi

Mensup olduğu akideye gelince, kaynaklar onun harici olduğunda müttefiktirler. Abdullah b. Saffan taraftarlarının meydana getirdiği Sufriya koluna mensup olduğu fakat daha sonra çocukların kıyamet günü ta’zib edileceği meselesinde onlara muhalefet etmesinden dolayı bu gruptan ayrıldığı rivayet olunmakla birlikte, Onun, Havaric’in Abdullah b. İbad taraftarlarının meydana getirdiği İbadiye’den olduğu da söylemiştir.

· İlmi Şahsiyeti

Câhız yeryüzünde bütün ilimleri ondan daha iyi bilen ne bir harici ne de bir cemâî yoktu diye methetmekle Ebu Ubeyde’nin arap dili ile yazılı islami ilimlerdeki rolünü veciz bir şekilde ifade edebilmiştir.

Ebu Ubeyde’nin ilmi faaliyeti üç cepheden mülahaza edilebilir:

Bir- Arap Ensabı, Eyyamı ve Ahbarı ile ilgili olan ilmi cephesi

İki- Garip lügatler ve şiir ile ilgili cephesi

Üç- Nahivle ilgili cephesi

1. Arap Eyyam, Ensab ve Ahbarına karşı bilgisi ilminin tarihi kısmını teşkil eder. Onun ilminin belki de en kuvvetli tarafı budur. Gerek muasırları ve gerekse kendisinden sonra ilmini muasırlarınınki ile mukayese eden alimler onun bu sahadaki derinliğinden bahsederken çağdaşlarına üstünlüğünde müttefiktirler. Cahiliye devrine ve İslamiyetin ilk iki asrına ait Eyyam ve Ahbar’ın büyük bir kısmı Ebu Ubeyde vasıtası ile bize gelmektedir. Edebiyat ve kültür tarihini, ağızdan ağıza dolaşan şarkıların en ehemmiyetli kaynağını teşkil eden ‘Kitabü’l-Eğâni’nin en sağlam temeli Ebu Ubeyde ve onun ‘en-Naqâid’ adlı eseri olmuştur. Taberi ve İbn Esir gibi arap müverrihleri birçok vak’aların zikrinde ona müracaat ederler. Daha oldukça erken bir devirde Ebu Ubeyde’nin bir çok mevzuda ilk eser meydan getiren kimse olduğu itiraf edilmişti. “Cahiliye ahbarını öğrenmek isteyen Ebu Ubeyde’nin, İslam ahbarını öğrenmek isteyen kimse de el-Medâini’nin(ö.215) kitaplarına başvursun” diyen Sa’leb (ö.298), Onun Cahiliyede ve İslamdaki cömert ve pintilere ve diğer birçok mevzulara dair ilk telif sahibi olduğuna da işaret etmiştir.

2. Garip kelimelerle ve şiir ile ilgili cephesi: İkinci yüzyılın ortalarına doğru arap şiirleri, çöllerden, göçebe kabileler arasından toplanarak kültür merkezlerine yığılmaya başlamıştı. Saray hayatındaki meclislerde okuyabilmek, yeni yeni inkişaf eden Nahiv, Lügat gibi ilimlerde, Kur’an tefsirinde ve Hadis’te istişhad edebilmek için arap şiirini toplamak icap etmişti. Bir taraftan dilciler, diğer taraftan bedevi arapların arasından bir takım mahir kimseler bu şiirleri toplayarak çöllerden ve bedevilerin çadır hayatından şehirlere, halife saraylarına, ilim mekteplerine taşıyorlardı. Bu dönemde Sîbeveyh, Halil b.Ahmed, el-Kisâi ve Ferra’ gibi filologlar nahiv, Kur’an tefsiri ve şiir derleme işinde sayısız eserler veriyorlardı. Bütün bu ilmi çalışmalara o dönemdeki iki rakip mektebin karşı karşıya gelmiş olması da hız veriyordu. Basra mektebinin kuruluşuna nazaran daha sonra olan Kûfe mektebi zaman geçtikçe rakibini tenkide başlamış ve onun meselelerini redde iktidar kazanmıştı. Basra alimlerinden biri olan Ebu Ubeyde’nin geniş faaliyetlerinden birisi muhtelif cins ve eşyaya ait mahdut lügatler meydana getirmek diğeri de bunlarda şahid olarak kullanabileceği malzeme için arap şiirinden faydalanmak idi. Ebu Ubeyde kendisinden önce belki de hiç ele alınmamış olan birçok cins ve eşyaya munhasır eserler meydana getirmişti. Bunlar arasında doğrudan doğruya “el-Lüğat” diye umumileşmiş isimlere rastlamak mümkün olduğu gibi hayvanların muayyen bir fonksiyonuna dair meydana getirilmiş olan eserlerin adlarını görmek de mümkündür. “Kitâbü’l-Hayl” gibi.

Onun şiirle ilgili eserlerine gelince, bugün bize kadar gelmiş olanları, arap şiirine ve şairlerinin hayatlarına dair pek ihatalı bir bilgiye sahip olduğunu göstermektedir. Cerir ve Farazdaq’ın hicivlerini, birbirlerine hücumlarını ve bu münasebetle hicri birinci yüzyılın edebi hayatını pek mufassal bir şekilde aksettiren “Naqaid Cerir ve’l-Farazdaq” adlı eseri, “eş-Şiir ve’ş-Şuarâ”sı ve muhtelif kaside ve beytleri toplayan “Kitâbü’ş-Şevârid”i bu sahadaki eserlerini teşkil eder.

3-Nahvi tarafı

Gerek kaynakların nakil ve hükümlerinden ve gerekse eserlerinin tetkikinden anlaşıldığına göre Ebu Ubeyde’nin ilminin en zayıf tarafı budur. O’nu rakibi el-Asma‘î ile mukayese eden herkes nahivde rakibinin üstünlüğünü kabul etmiştir. Birçok beyi okurken beytlerin veznini bozduğunu, düzgün okuyamadığını, Ku’ran’ı mushaftan okurken bile yanlışlık yaptığını mübalağalı bir şekilde anlatırlar.

Basra mektebine mensup olduğu halde Sibeveyh’ten okumamıştır. Onun bu husustaki hocası Ebu Amr b.el-Ala ve Yunus b.Habib’tir.

Rivayet edildiğine göre esasen kendisi nahve ve iraba pek ehemmiyet vermezmiş. Tilmizi Ebu Hatim “Ebu Ubeyde’ye bir şahsın, bir melike tavsiye mektubu yazmasını rica için geldiğinde, Ebu Hatim’e: ‘Benim namıma bir mektup yaz, sözün şatafatlı olmasına bak, i’raba pek aldırış etme, zira nahivci daima mahrumdur” dediğini nakleder. Ebu Hatim’in bu nakli Ebu Ubeyde’nin niçin o kadar büyük bir taarruza uğramış olduğunun sebeplerini izah edebilir.

Her şeye rağmen kaynaklar onun gramere muteallik bir kaç eserinin ismini bize kadar muhafaza etmişlerdir. Kur’an’ın i’rabına dair olan “İ’rabu’l-Kur’an”ı ve “Mecazü’l-Kur’an”ı bir bakıma onun nahvî eserlerinden sayılır. Fakat sonuncusu Ebu Ubeyde’nin ilminin nahvi ve luğavi gibi tek taraflı değil belki bütün ilmi faaliyetinin mahsulüdür.

· Ebu Ubeyde ve Muasırları

Ebu Ubeyde’nin, Ebu Zeyd el-Ensari’nin ve el-Asma’î’nin hayatından bahseden kaynaklar daima her üçünü birbiri ile mukayese ederler. Fikir ve görüşlerinde,Kur’an tefsirinde Ebu Zeyd ile birbirlerine daha yakın idiler, Asma’î’ye muhalefet eder Onunla anlaşamazlardı.karşılıklı olarak birbirlerini rivayet azlığı ile itham ederlerdi. Bununla beraber birbirlerini yalacılıkla, uydurmacılıkla vasıflandırmazlardı, çünkü hepsi bundan uzak idi.

Ebu Ubeyde Arap eyyam ve ahbarını diğerlerinden daha iyi bildiği gibi arapların bilgilerine olan ittilaı da daha geniş idi. Asma’î, Kur’an’a ait fazla bir şey söylemediği gibi tefsir ile meşgul olan kimselerin meşguliyetini pek hoş görmezdi. Oldukça eski bir kaynaktan naklonulan bir hikaye Asma’î’nin, Ebu Ubeyde’nin Kur’an tefsirini nasıl keyfi olarak tenkit etmiş olmasını göstermesi bakımından pek mühimdir.

Ebu Ubeyde şiir ve garibi, ahbar ve nesebi çok iyi bilirdi. El-Asma’î garib lugatlarda ve mana vermek hususunda Ona ortaktı. Nahvi Ondan daha iyi bilirdi. Ebu Ubeyde ve Asma’î birbirlerinin değerlerini küçültmeye çalışırlar, birbirlerine hücüm ederlerdi.

· Tilmizleri

Ebu Ubeyde Basra mektebine mensup bir çok nahivciye hocalık etmiştir. Ebu Ubeyd b.Sellam (ö.221), Ebu Osman el-Mazınî (ö.248), Ebu Hatim el-Sicistâni (ö.256), Ömer b.Şabba (ö.262), Abdullah b.Muhammed et-Tavzi (ö.233) ve Ebu Ömer el-Cermî (ö.225) Onun talebelerinin en meşhurlarındandır.

Ebu Ubeyde’nin tilmizleriyle olan münasebetlerini gösteren bir çok rivayetlere onların terceme-i hallerinde rastlamak mümkündür. Bahusus bunların arasından Ebu Hatim es-Sicistâni Ebu Ubeyde’nin eserlerinin bir kısmını rivayet etmiş bulunmasına rağmen Ebu Ubeyde’nin en şiddetli muayyiplerinden olmuştur.

· Eserleri

Ebu Ubeyde’nin iki yüzden fazla eser meydana getirdiği söylenmektedir.Bunların ancak yüzbeşinin adı İbn Nedim’in “Fihrist” inde zikredilmektedir. Diğer kaynaklarda bulunup da Fihrist’te kaydedilmemiş olan eserlerine rastlamak mümkün olduğu gibi hiç bir kaynakta zikredilmiş olmayıp

nüshası bize kadar gelmiş olanlar da vardır.

MECAZÜ’l-KU’RAN

· Mecazü’l-Kur’an’ın Telifine Tekaddüm Eden Zaman Zarfında Kur’an Tefsiri Üzerindeki Faaliyetlere Umumi Bir Bakış

Allah Teala Kur’an’ı Hz. Peygamber dönemindeki araplara indirmiş ve ona Allah’ın kitabı olduğu için inanılması gerektiğini bildirmiştir. Risaletini yayma aşamasında aynı zamanda Hz.Peygamber Kur’an’ın ilk müfessirliği görevini de yerine getirmiştir. Müminler zaman zaman muhtelif ayetlerin manasını Hz.Muhammed’den soruyorlar ve bunları birbirlerine naklediyorlardı. Bu bağlamda Hz. Peygamber bir müfessir konumundaydı. Fakat her halde her şeyi sormamışlardı, daha doğrusu sormak lüzumunu hissetmemişlerdi. Tabiatıyla sonradan nahviyyûnun farkına varıp üzerinde durdukları nahvin dakik meselelerini, filologların kadim arap şiirinden şahidler taşıyarak araplar arasındaki isti’mal ve manalarını buldukları garip kelimeleri bir bir peygamberden soramazlardı. Herhalde münferit kelimelerin manasından ziyade Peygamberden ahkam ve vak’alara müteallik ayetlerin manası sorulmuştu. Fakat vefatından az bir zaman sonra üçüncü halife Osman zamanında daha bariz bir şekilde hissedilen Kur’an kıraatı üzerindeki ihtilaflar ve her fikri hareketin, siyasi görüşlerin kendisine Kur’an’da bir mesned bulma ve kendisini bununla teyid etmek için gösterdiği gayretler Kur’an üzerindeki artık asırlar boyunca bitip tükenmeyecek bir faaliyetin ilk muharrikleri oldu.

Müfessirler tefsir tarihinin başlangıcını Peygamber’in zamanına kadar götürürler. Bir çok ayetin manasını içeren hadisler adeta Peygamber’in tefsirinin birer kısımları halindedir. Daha doğrusu her hadis kitabında Kur’an tefsirine ayrılan bab Peygamber’in kısmen de bazı sahabenin tefsirini teşkil eder. Böylece tefsir ilminin başlangıcı hadis tedviniyle birleşir. Dolayısıyla hadisin ilk müdevvinlerinden biri olan Malik b.Enes(ö.179) el-Muvatta adlı hadis kitabı ile aynı zamanda Peygamber’in de tefsirini toplayan ilk kimse olmuştur. Daha sonraki asırlarda Peygamber’in Kur’an tefsirine ait hadislerini toplayan eserler de meydana getirilmiş; Celaleddin es-Suyuti(ö.911) sonradan ed-Dürru’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr diye ihtisar ettiği Cevâhiru’l-Kur’an adlı pek hacimli bir eser meydana getirmiştir.

Kur’an tefsirine ait Peygamber’den ve ashabından naklolunan bu hadislerin çokluğuna rağmen hicretin ilk asrında bu faaliyetin yani tefsir faaliyetinin daima iyi karşılanır birşey olmadığına dair bir çok rivayet vardır.

Bir gün Ebu Bekir Sıddık’ın kendisinden pek iyi bilmediği bir kelimenin manası sorulunca “Kur’an’a dair herhangi bir şeyi kendi fikrime göre tefsir eder veya bilmediğim halde söylersem hangi yer beni üstünde taşır ve hangi sema beni altında bulundurur” şekilnde cevap vermiştir.

İkinci halife Ömer b.Hattab’ın bu hususta daha titiz davrandığına dair bir çok rivayetler vardır: İbn Subeyğ adında birinin bir gün Medine’ye gelip Kur’an’ın müteşabih ayetleri hakkında birşeyler sorduğu ve bunu haber alan Ömer tarafından çağrılarak yaş hurma dallarıyla başını kanatıncaya kadar dövüldüğü sonra memleketine gönderilerek Ebu’l-Musa el-Eşari’ye hiç bir müslümanın onunla temas etmemesi hususunda yazılı emir gönderildiği nakledilir.

Kur’an tefsiriyle uğraşmayı ve ayetlerinin manası üzerinde uzun uzadıya durmayı fena birşey diye gösteren bu tip misallerin sayısı gittikçe çoğaltılabilir. Hatta bu misaller Sahabeden sonra Tabiine ve daha sonraki nesle veya nesillere kadar götürülebilir. Fakat bunlar bir taraftan Kur’an kıraatının diğer taraftan siyasi ihtilafların, mezhep mücadelelerinin her hadisenin sebep ve neticesini, isbatını ve tarihini Kur’an’da arayıp bulma gayretleri gibi muhtelif meyl ve fonksiyonların tahrik edici kuvvetinin karşısında kalan tefsir faaliyetinin akışına pek tesir edememiştir. Kur’an tefsiri ile uğraşma fazileti hakkında ta Peygamber’e kadar yükseltilen hadislerin mevcudiyetine rağmen İmam Ahmed b.Hanbel gibi kimseler belki de bu dizginsiz faaliyeti biraz olsun tutabilmek için “tefsir, melahim (kıyametin ne zaman kopacağına dair alametlerden bahsetme) ve meğazi gibi üç şey tamamen asılsızdır” diyerek tefsir ile uğraşmayı zararlı birşey diye göstermeye çalışmışlardır.

Bir taraftan daha İslam’ın ilk asrında yeni müslüman olmuş yabancı kimseler, Peygamber’in vefatını müteakip yıllarda belki de bir dereceye kadar daha sağlığında Kur’an tefsirine İslam malı olmayan, diğer dinlerin damgasını taşıyan bazı şeyler katarlarken diğer taraftan dört halife ve başta Aişe olmak üzere Peygamber’in zevceleri ve Abdullah b.Ömer, Abdullah b.Abbas gibi sahabe de zamana ve sorulan suallere göre tefsir etmektedir.

· Müfessirlerin Sayısının Gittikçe Artması

Peygamber’in vefatından az bir zaman sonra gerek sahabenin bir kısmı ve gerekse eski dinlerini bırakıp İslam’ı kabul eden Ehl-i Kitap’tan birçok kimseler bu işi hoş görmeyen hatta şiddetle karşı koyan bir zümrenin varlığına rağmen bir kısmı Peygamber’den rivayet olunan teşvik edici hadislerin tesiri altında Kur’an tefsirinden kafi miktarda nasib almak emeliyle diğer bir kısmı da muhtelif sebeplerle tefsire ait nakillerini yarışırcasına çoğaltıyorlardı. Bahusus bütün bu menkulat Kur’an’da zikrolunmuş kıssalar etrafında dönerdi. Kısa ve kapalı olarak bahsedilmiş bulunan vakaların izahına kalkışmak, bu vakalar arasındaki boşlukları diğer mukaddes kitaplarda ve onların mensuplarının rivayet ettikleri hikayeler ile doldurmak bir meslek halini alıyordu. Çok zaman bu tafsilata hudutstz bir mübalağa ve hayal hakim oluyordu. Geleceğe ait hadiselerin vukûunu Kur’an’dan istihraç meselesi ilk müfessirler arasında pek rağbette idi. Birçok kimse, daha İslamiyet’in başlangıcında herşeyi Kur’an’da arayıp bulmak istiyordu.

İlk müfessirlerden bize kadar müstakil olarak pek az birşey intikal etmiştir. Abdullah b. Abbas’a izafe olunan tefsirden başka Mukatil b. Süleyman’ın iki eseri bilinmektedir: “ et-Tefsir Hamse Mie Ayeh” ve “et-Tefsir fi Müteşabihi’l-Kur’an”.

· Siyasi Fikir ve İhtilafların Kur’an Tefsiri Üzerine Tesiri

Daha önce akideye ait meseleler üzerinde durmaya meyil gösterememiş olan ilk müslümanlar Kur’an’ın mahdut ve muayyen olarak cevaplandırmamış bulunduğu meseleleri üzerinde, hicretin ilk asrında siyasi ahvalin ve harici sebeplerin bir neticesi olarak durmaya mecbur kaldı. Müslümanlar arasında siyasi ihtilaflar daha İslam’ın ilk asrının ilk yarısında başlamıştı. Peygamber vefat etmiş fakat İslam’da Hilafet meselesi hususunda herhangi birşey söylememişti. Daha gömülmemiş iken hilafet meselesinde ihtilaf baş göstermişti. Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetinden sonra Ali’nin hilafetini Hz. Peygamber’in amcası oğlu ve damadı olmak bakımından gasbedilmiş bir hak diye zihinlerinde saklayanlar muhalefetlerini ortaya atmak fırsatını bulabilmiştiler. Daha sonra iç harpler ortaya çıkmış, siyasi hizipler teşekkül etmiş herşeyden ziyade kendilerinin dini bir hizip olduklarını iddia ve İslam’a bağlı bulunduklarını ve ona göre haraket ettiklerini ispat için dinin kitabı Kur’an’a başvuruyorlar, oradan kendi lehlerine deliller çıkarmaya çalışıyorlar, Kur’an ayetlerini uzaktan veya yakından ilgili olsun tevil yoluyla kendilerine bir silah olarak kullanmaya gayret ediyorlardı. Bu da Kur’an ayetlerinin hususi maksat ve gayelere göre tefsir ve tevilini ortaya çıkarıyordu. Herşeyden önce müslüman olduklarını unutmayan bu hiziplerin mensupları kebâir denilen günahın cezasını, küfrü ve imanı da tefrik ve tayin etmeye koyuldular. Daha Emevi devleti zamanında ircâ, teşbih, kader, cebr fikirleri ortaya çıktı. Bu prensiplerin isbat ve nefyi için iki nassa başvuruyorlardı: Kur’an ve Hadis. Böylece Kur’an tefsiri faaliyetine teşvik edici büyük bir veya birçok kuvvet tesir etmeye başladı.

· Kur’an Kıraatlerindeki İhtilafların Tefsir Faaliyeti Üzerine Tesiri

Kur’an tefsiri faaliyetini kuvvetle harekete geçiren amillerinden biri de Kur’an’ın kendisinde daha doğrusu kıraatinde çok erkenden kendisini hissettiren, gittikçe geniş hareketli ekoller meydana getiren ihtilaflardı. Daha Peygamber’in zamanında iken ortaya çıkan daha doğrusu Peygamber’den rivayet olunan hadislerden hız alan bu hareket, ilk asırlarda İslam cemaatini en yakından alakadar eden meşgalelerden olmuştu. Rivayete göre Peygamber “Ey Ömer! Rahmet ayetini azab ve azab ayetini de rahmet etmedikçe Kur’an’ın hepsi (her okunuşu) doğrudur” demişti. Bu hadis ve benzerleriyle Peygamber zamanında Kur’an kıraatinde fiilen ihtilaflara müsaade edilmiş olmasıyle ve Sahabe’nin en ileri gelenlerinin mushaflarının kıraatlerinin birbirinden bariz bir şekilde ayrılışı ile geniş bir hüviyete kavuşan Kur’an kıraati daha sonra, Kur’an’ı en eski aslına harfi harfine uyup uymamakta bir beis yokmuş gibi müsamahaya kadar götürdü. Bu ihtilaflar herşeyden önce Arap alfabesinin karakterinden ileri geliyordu. Çünkü harekelenmemiş olan bir kelime birkaç şekilde okunabiliyordu. Bu farklılıklar cümlede kelimenin alacağı iraba göre büyük fıkhî ihtilaflar doğuruyordu.

· Kur’an Tefsiri Üzerinde Nahvi Faaliyetin Tesiri

Gramer, Kur’an kıraati üzerindeki ihtilafları tespit etmek ve münakaşaları nakli olmaktan ziyade akli bir zemine oturtmak için gerekliydi. Ebu’l-Esved ed-Düelî, Ziyad’ın (ö. 53) teşvik ve ısrarı üzerine Kur’an’ı harekelendirerek onun irabını ortaya koyma işine girişti.

· Kur’an Tefsirinde Şiirden Faydalanma

Ayetlerin mana ve irablarının tesbiti için Arab şiirine başvurmak gibi filolojik bir harekete oldukça erken teşebbüs edilmişti. Bir takım hadisler bunu Peygamber’in bir emri olarak göstermektedir. İbn Abbas’ın Peygamber’den naklettiği bir hadise göre “Kur’an’ın hangi ilmi daha hayırlıdır?” diye sorulunca Peygamber: “Onun arabiyyatıdır” şeklinde cevap vermişti. Diğer bir hadise göre Peygamber: “Kur’an’ın irabını yapınız, onun gariblerini araştırınız” demişti. Hz. Ömer de: “Ey İnsanlar! Divanınız ile, cahiliye şiirleriyle uğraşınız. Onlarda sizin kitabınızın tefsiri ve sözlerinizin hakiki manaları bulunmaktadır” demişti.

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre daha Sahabe zamanında Kur’an ayetlerinde garib ve anlaşılması zor bir takım kelimelerin tefsiri için Arab şiirine müracaat ihtiyacı kendisini hissettirmişti. Kur’an’da arab diline muhalif görünen bazı irabları araştıran nahivciler, arab şiirinden şahidler getirerek onların irab sebeplerini izah ettiler. Bu şekilde filozofların Kur’an’ın irabı üzerindeki taarruzlarına karşı Kur’an’ı da müdafaa etmiş oluyorlardı.

Hicretin ikinci asrında artık bariz bir şekilde kendisini hissettiren filolojik cereyana tabi olarak bu faaliyet de şifahi olmaktan ve sorulan ayetlere göre ortaya çıkan cevaplar şeklinde münferit kalmaktan kurtularak yavaş yavaş bir ilim haline gelmeye ve kendisi için müstakil eserler meydana getirilmeye başlandı. Abdullah b.Abbas bu işin belki de haklı olarak ilk mümessili olarak tanınırsa da onu müstakil bir ilim diye ele aldığı ve bu tarzda müstakil bir eser meydana getirdiği mevzu bahis edilemez. Ancak bu iş gelecek nesillere kalmıştır. Aradan geçen asırların meydana getirdiği mesafe ve rivayetlerin ihtilafı Garibü’l-Kur’an diye adlanan ilk eserin müellifini tanıyabilmemize mani olmaktadır. Bazı kaynaklar Ebu Ubeyde’nin bu eserini nev’inin ilki addetmişlerse de, ondan önce mevcut olduğu anlaşılan diğer bazı eserlerin adlarına rastlanmaktadır. Ebu Ubeyde’nin eserinin nev’inin ilki addedilişi, onun en mükemmel olmasından ileri gelse gerektir. Ebu Ubeyde’nin Garibü’l-Hadis sahasındaki ilk eserin müellifi olduğunda kaynaklar müttefiktirler. İkinci asırdan başlayıp, pek yakın asırlara kadar yazılan Garibü’l-Kur’an adlı eserlerin ilk mahsullerinden bize pek az bir şey intikal etmiştir. El-Ferrâ’nın (ö.209) Meâni’l-Kur’an’ı tamamiyle Garibü’l-Kur’an tarzında değil kendi ismiyle anılan nevi’de Kur’an’ın nahvi meselelerinin tefsiri bakımından bize kadar ulaşmış gayet kıymetli bir kaynak halindedir. Bu ve Ebu Ubeyde’nin Mecazü’l-Kur’an’ı nevilerinin birer şaheseri olarak ikinci asırdaki filolojik faaliyetin iki kıymetli vesikası halindedir.

· Mecazü’l-Kur’an’ın Tesmiyesi

Ebu Ubeyde’nin, Mecazü’l-Kur’an’ı ne zaman ve ne maksatla yazdığını şu rivayetten öğrenmekteyiz:

Ebu Ubeyde’nin hayatından bahseden kaynakların ekserisi şu vakayı rivayet ederler: Abbasi vezirlerinden Fadl b.er-Rabi’ (ö.208) h.188 yılında Ebu Ubeyde’yi Basra’dan Bağdat’a davet etmiş, huzuruna çıkarmış ve yanına oturtmuştu. Bir müddet sonra vezirin katiplerinden biri içeri girmiş, Vezir onu da Ebu Ubeyde’nin yanına oturtmuştu. Ona “Bu kimseyi tanıyor musun? Basra’nın allamesi Ebu Ubeyde’dir, istifade etmek için getirttik” demiş. O gelen kimse de Vezire bu iyiliğinden dolayı dua edip uzun zamandan beri bir mesele yüzünden Ebu Ubeyde’ye muhtaç olduğunu söylemiş ve Kur’an’da, ‘رؤس ’ kelimesi hakkında (sanki dalları şeytanların başlarıdır, 35/65) mealindeki ayeti okumuş ve “Va’d ve tehdid bilinen bir şey ile yapılır halbuki bu, yani şeytanların başları bizce

bilinmeyen bir şeydir” diyerek bunun nasıl olması lazım geldiğini sormuş. Ebu Ubeyde de “Allah araplara, konuşma tarzlarına göre hitap etmiştir, İmruu’l-Kays’ın şu şiirini işitmedin mi :

أيقتلني و المشرفي مضاجعي ومسنونة زرق كأنياب أغوال

(En ala kılıç benim yatak arkadaşım olduğu, keskinliği ile ğulyabanilerin dişlerine benzeyen o sivriliği benim ile beraber bulunduğu halde o beni nasıl öldürür?)

Araplar asla ğulyabani görmedikleri halde nazarlarında pek korkunç bir şey olduğu için onunla tehdit olunmuşlardır” demiş. Vezir de suali soran da bu cevabı pek beğenmişler.

Ebu Ubeyde: “İşte o günden itibaren Kur’an’a dair bu gibi bilinmesi lazım gelen şeyler hususunda bir kitap yazmaya karar verdim. Basra’ya döndüğüm zaman “el-Mecaz” diye adlandırdığım kitabı meydana getirdim.” der.

· Mecazü’l-Kur’an ve Ebu Ubeyde

Daha önce ilmi hüviyetinden ve bir çok sahada iki yüzden fazla eserin sahibi olduğundan ve bahusus arap filolojisindeki hizmetinden bahsettiğimiz Ebu Ubeyde’nin Kur’an tefsiri konusundaki anlayışı arap dili ile yazılı İslam edebiyatında oldukça mühim ve o nisbette de garip bir yer işgal etmektedir.

Onun, Kur’an tefsiri anlayışının esası, Allah’ın kitabının arap dili ile gelmiş olması bakımından, her şeyden önce yine arapçaya başvurmak, arap şiirine müracaat etmek ve en halis dili aralarında yaşatan bedevi araplara ve onların isti’mallerine itimad etmekten ibaret bulunuyor. Bunu, biri eserinin içinde diğeri de dışındaki iki cümle ile hülasa etmek mümkündür:

“Kur’an arapça olarak indirilmiştir. Peygamber zamanında yaşayıp Kur’an’ın vahyini idrak etmiş bulunan kimseler, Kur’an’ın manasını Peygamber’den sormak ihtiyacını hissetmeyecek kadar anlamakta idiler. Kur’an’da arap dilinde bulunan bütün ihtisarlar, takdim ve te’hirler, hazifler vs. vardır”. İşte Ebu Ubeyde eserine böyle bir düşünce ile başlamış, bitirdikten sonra da bütün muasırlarının ve tilmizlerinin hayreti karşısında: “Bu, topuğuna işeyen (bedevi) arapların tefsiridir, isterseniz kabul edersiniz isterseniz bırakırsınız” şeklinde cevap vererek bütün delillerinin arapçadan geldiğini, şehirlerde sakin kimselerin dilinden değil, çöllerde çadır hayatı yaşayan, eski arap şiirinin yazıldığı ve bütün izlerini muhafaza eden bir muhitte yaşayan araplardan alındığını ifade etmek istemişti. İşte Ebu Ubeyde’nin tefsir anlayışındaki hakim fikir budur.

Kur’an açık bir arapça ile indirilmiştir. İçerisinde arapça olmayan bir kelimenin bulunduğunu iddia eden kimse pek hatalı bir söz söylemiş olur. “ طه ” nın ne olduğunu bilmiyorsa o bir söz anahtarıdır, surenin ismi ve şiarıdır; kelimeler, biri arapça diğeri de farsça ve yahut diğer bir lisandan olduğu halde birbirlerine benzeyebilirler ve manaları birbirlerine yakın olabilir. Arapçada “kalın atlas” ve “kadife” manasına gelen “إستبرق” farsçada “istabrah”tır; farsçadaki “guz” arapçada “cüz” mukabilidir. Bu konuda birçok misal vardır.

Selefin Kur’an’da ecnebi menşe’li kelimelerin bulunuşunu kabul etmelerine rağmen Ebu Ubeyde’nin şahsi lisanî anlayışı karşısında kaynakları kim olursa olsun kendisine gelen rivayetlere ehemmiyet vermemesi, tefsirinin ve bütün tefekkürünün esasını teşkil eder. Mamafih yanlış bile olsa bu hüküm ile Ebu Ubeyde’nin eserlerine hakim bir sırrı sezmiş oluyoruz. İmam-ı Şafii’nin de aynı düşünceye yani Kur’an’da yabancı menşeli hiç bir kelimenin bulunmayışı fikrine zahib olduğu rivayet edilmektedir.

Ebu Ubeyde Mecazü’l-Kur’an’da sureleri ayrı ayrı tefsir ederken bazı surelerin başlarında bulunan harflere eski ve müteahhir birçok müfessirin yaptığı gibi muhtelif mana ve te’viller vermeğe kalkışmadığı gibi onların pek kompleks şeyler olduğuna inanmayarak, bunları, muayyen bir manaya delalet etmekten uzak olup isim ve kelimelere tekabül etmeyen heceler diye tanıtır. Bu harfler ne İbn Abbas’tan rivayet edildiği gibi Allah’ın ism-i a’zamı ne Kur’an’ın bir ismi ve ne de kasem şeklinde bir mana taşır. Sadece söz başlangıcını teşkil edip her hangi bir mana taşımaktan uzaktır.

Çok zaman İslam müfessirlerini meşgul eden Yusuf’un kaç paraya satıldığının tayini gibi meseleler Ebu Ubeyde’yi meşgul etmemiş, “قنطار ”ın miktar ölçüsünü ortaya koymak onun için bir ehemmiyet arzetmemiştir. Bilakis O bu kelimeyi “araplar arasında miktar göstermeyen muayyen birrakama delalet etmeyen bir ölçüdür” diyerek kendisinden sonraki meşhur müfessir Taberi’nin hayranlığını celbetmiştir.

Ebu Ubeyde’nin tefsirine hakim olan düşünce, şiirin Kur’an’ın manasını izah edebilmek için zaruri bir vasıta telakki edilmesidir.

· Mecazü’l-Kur’an’ın Kaynakları

Mecazü’l-Kur’an’ı, filoloji nokta-i nazariyle yazılmış daha eski bir tefsir bize kadar gelmiş bulunmadığı için, aynı tarzda daha önceki bir eserle doğrudan doğruya mukayese ederek benzerlerine ne kadar yaklaştığını tayin hususunda bir şey söylemek imkanına malik değiliz. Bunun için üç cins kaynağa başvurmak gerekiyor: kadim müfessirlerin sözlerini rivayet eden tefsirlere, hadis kitaplarına ve lügatlarla eski nahiv kitaplarına. İlk hamlede alınan neticelere göre Ebu Ubeyde’nin tefsir anlayışında iki kişinin bariz bir tesiri olmuştur. Biri Ebu Ubeyde’nin hocası olan Ebu Amr b.Ala (ö.154) diğeri ise Sibeveyh’tir (ö.177). Rivayete göre uzun bir çalışmadan sonra Cahiliye şiirlerine ait bütün eserlerini yakıp kendisini Kur’an tetkikine hasreden Ebu Amr’ın Kur’an tefsirine dair müstakil bir eser meydana getirdiği bilinmiyorsa da Ebu Ubeyde’nin üzerindeki tesiri daha ziyade şifahi derslerle ve ilmi münakaşalar şeklinde olmuştur. Mecazü’l-Kur’an’da Ebu Amr’ın ismi gerek ayetlerin okunuşu bahsinde ve gerek garip kelimelerin tefsiri hususunda sık sık zikrolunmaktadır.

Aynı mektebe mensup oldukları halde Ebu Ubeyde’ye hocalık etmemiş olan Sibeveyh’in tesirini tesbit için bir imkana sahibiz. Onun nahve dair “el-Kitab”ı ile Mecazü’l-Kur’an’da geçen nahvi meseleler ve şahit olarak getirilen beyitler mukayese ediliği zaman böyle bir tesirin mevcudiyeti hissediliyor. Aynı meselelerin isbatında kullanılan müşterek beytlerin hepsinin Sibeveyh’ten alındığı iddia edilemese bile bir kısmı için bunun varid bulunduğu diğer bir kısmının daha önce birçok kimseler tarafından bilinmekte olduğu muhtemeldir. Ebu Ubeyde’nin nahvi tarafı üzerinde fazlaca müessir olanlardan İsa b.Ömer es-Sakafî (ö.149)’nin veYunus b. Habib en-Nahvi (ö.132)’nin adları birkaç defa zikredilmektedir. Garip kelimelerin tefsirinde ise Ebu’l-Hattab el-Ahfeş (ö.177)’in adına bir kaç defa işaret edilmiştir. Muasırlarından ise bazen el-Ferrâ’nın, el-Asma‘î’nin isimlerini bir kaynak göstererek değil, tefsir ile meşgul olunan ayet veya mesele hususundaki fikirlerine işaret sırasında nadiren zikr eder.

.

· Mecazü’l-Kur’an’ın Buhari’nin el-Camiu’s-Sahihi Üzerindeki Tesiri

Ebu Ubeyde’nin, gerek muasırlarının ve gerek haleflerinin bütün hücum ve tenkitlerine uğramış olmasına rağmen kendisinden kırk sene kadar bir zaman sonra ölen İmam Buhari’nin (ö.256) üzerinde bırakmış olduğu büyük tesir Mecazü’l-Kur’an’ın İslami ilimlerdeki işgal etmiş olduğu mühim mevkiin ve belkide eşsiz bir tefsir şeklinde tanınışının bir delili olarak görünmektedir. Büyük diye tavsif ettiğimiz bu tesir Mecazü’l-Kur’an’ın, Buhari’nin İslam’da Kur’an’dan sonra en sahih kitap olarak tanınan meşhur Sahih’inin tefsir kısmının en çok güvenilen kaynağı olmasından ibarettir. Fakat bu tesir bir eserin diğerine pek tabii olarak kaynak teşkil edişinde değil belki de Buhari’nin meşhur hadis kitabının babları arasında bir de “Kitabü’t-Tefsir” adlı babın bulunuşunun sebebi olmasında ve onun esasını meydana getirişindedir.

Buhari’nin ibadat, muamelat, siyer, meğâzi, mu’cizat ve tefsiru’l-Kur’an gibi kısımlara ayrılan hadis kitabının saymış olduğumuz bu sonuncu kısmının ne senedleri bakımından ve ne de rivayetindeki üslup bakımından bir hadis kitabı manzarası arzetmediği ilk nazarda göze çarpmaktadır. Aynı devirde ve aynı derecede kıymet kazanan ve şöhret yapan Müslim (ö. 261)’in Sahih’inde Kur’an tefsirine ayrılan kısım, bir kaç sayfadan ibaret olduğu ve rivayet zinciri ile Peygamber zamanına gidilerek neredeyse sadece sebeb-i nüzullerden bahsedildiği halde Buhari’nin Sahih’indeki tefsir kısmı, senedlere ve rivayetlere fazlaca yer vermeden hatta bazen beyitlerden şahitler getirerek Garibü’l-Kur’an ve Meani’l-Kur’an gibi eserlerin mevzu ve üslubuna benzemektedir.

Buhari, Sahih’indeki tefsir babının büyük bir kısmını Mecazü’l-Kur’an’dan almıştır.Bunu ilk sezen, Mecazü’l-Kur’an ile Buhari’nin bu kısmını ciddi bir şekilde birbiriyle mukabele eden kimse İbn Hacer (ö.852) olmuştur. Hatta onun ifadesinden anlaşıldığına göre Buhari’nin birkaç yerde Ma’mer diye zikrettiği kimsenin de Ebu Ubeyde Ma’mer b.el-Müsenna’dan ibaret olduğu neticesine varan ilk kimse de yine kendisidir.

Buhari, Ebu Ubeyde’nin ismini ilk olarak Nisa Suresi 33. Ayetteki موالي ” kelimesinin tefsirinde zikreder ve bu tefsiri “Ma’mer”e nisbet eder. Şarihleri bu Ma’mer’in tayininde güçlük çekerler, Ma’mer b.Raşid (ö.153) olduğunu zannederler. İbn Hacer “Ben de bunu, ayetin tefsirini Ebu Ubeyde Ma’mer b.el-Müsenna’nın Kitâbü’l-Mecaz’ında görünceye kadar, Ma’mer b.Raşid zannederdim” demektedir. Anlaşılan İbn Hacer her hangi bir tesadüfle her iki eser arasındaki garib bir benzerliği gördükten sonra kelime kelime mukabeleye başlamıştır. Bu mukabelenin neticesi şudur:

Buhari Sahih’inin tefsir kısmının ilk cümlesini bile Mecazü’l-Kur’an’dan Ebu Ubeyde’nin ismini zikretmeden almış doğrudan kendi tefsiri gibi göstermiştir.

Bu mukabeleye bir örnek olarak Buhari’nin (En’am, 6/73) يوم ينفخ فى الصور ayetindeki ‘Sur’un ‘suret’in cem’i olduğunu iddia edip birçok müfessir ve filoloğun tenkidine uğrayan ve bu yüzden techil edilen Ebu Ubeyde’ye uyarak onun tefsirini olduğu gibi benimsemesini gösterebiliriz. Bununla beraber Ebu Ubeyde bu tefsirinden dolayı yapılan hücumların hedefi olduğu halde Buhari tamamıyle azade kalır. Hatta İbn Hacer’e göre Buhari bazen Ebu Ubeyde’nin hatalarını da alır. İbn Hacer eserinde çoğu zaman Buhari’nin Ebu Ubeyde’den birkaç kelime kısaltarak aldığını gösterebilmek için Mecazü’l-Kur’an’dan uzun bir ibareyi olduğu gibi nakleder ve karşılaştırır. İşte Buhari’nin Mecazü’l-Kur’an karşısında umumi olarak bahsettiğimiz durumu budur.

· Ebu Ubeyde’ye Mecazü’l-Kur’an’dan Dolayı Yapılan Tenkitler

Mecazü’l-Kur’an’a yapılan itirazlar daha Ebu Ubeyde’nin hayatında muasırları zamanından başlar. Ferrâ: “Ebu Ubeyde şayet bana getirilirse, Kitabü’l-Mecaz’ından dolayı yirmi değnekle döverim” demiş; Asma’î, onun Kitabü’l-Mecaz’ında ilk ayetlerin tefsirine itiraz etmişti; tilmizi Ebu Hatim es-Sicistani (ö. 256) ise onun muarızlarının en başında gelir. Aynı zamanda Mecazü’l-Kur’an’ın ravilerinden biri olan Ebu Hatim, galiba hocası öldükten sonra Mecazü’l-Kur’an’ı şiddetle tenkide tabii tutmuş ve hocasını bu tefsirinden dolayı techil etmeye başlamıştı.

Kaynaklarda bize kadar gelmiş olan tenkitlerin bir kısmını zikredelim:

Ebu Hatim onun için “…Kur’an’ı biçimsiz bir şekilde tefsir etti…hiç kimsenin onu okuması caiz değildir, ancak bir hataya rastlayınca belirtip değiştirmek şartıyla.” demiştir.

Bir başka itiraz da Taberi’den (ö. 323) gelmiştir. Tefsirinin telifinde baştan sona kadar müracaat etmiş olduğu ve çok zaman hayranlığını izhar ettiği Mecazü’l-Kur’an müellifine bahusus tefsirlerinde münferit kaldığı sıralarda şiddetle hücum eder. Daha tefsirinin başlangıcında الرحمن الرحيم kelimelerinin izahında Onu te’vil ehlinin te’viline karşı olan bilgi zayıflığı ile ve kendisinden önceki müfessirlerin tefsirini az rivayet etmekle hatırlar. Her seferinde Ebu Ubeyde’yi tenkit eder. Bazen Onu Allah’ın kelamına karşı cürüm işlemekle suçlar.

Ebu Ubeyde’yi cürüm ile itham edenlerden biri ez-Zeccac (ö. 310), diğeri de en-Nahhas’(ö. 337)dır. En şiddetli tearuzlara uğrayan tefsirlerinden biri de yukarıda değindiğimiz ‘sur’ kelimesini ‘suret’in cem’i şeklinde almış, kıyamette “Sur’a üflenmeyip, insanların suretlerine ruh gönderileği” manasını vermiş olmasıdır. Ebu Ubeyde, bu tefsirinden dolayı nahivciler tarafından bilgisizlikle ve Allah’ın kitabını değiştirmekle itham olunmuştur.

· Mecazü’l-Kur’an’ın Mevzuu ve Tahlili

Ebu Ubeyde bu eserini Mecazü’l-Kur’an diye adlandırmakla isim bakımından tamamen yeni bir şeye temas etmişse de mevzu bakımından başlı başına bir yenilik gösterememiş belki yapılabilenlerin en mükemmelini ortaya kuymuştur.

“Artık o günden sonra Kur’an’da bu gibi meselelere ve bilinmesine ihtiyaç duyulan şeylere ait bir kitap yazayım” diyen Ebu Ubeyde’nin ifadesinden anlaşıldığına göre eserini telife başlarken adeta bir Kur’an tefsiri meydana getirmeye teşebbüs etmiş, sonradan bunu el-Mecaz diye adlandırmıştır. Ebu Ubeyde’de pek geniş bir anlam ifade eden mecaz kelimesi daha sonraki asırlarda bir kelimenin istimalinin gayrı bir mana göstermesi diye tanınan anlamda kullanılmadığı gibi, Mecazü’l-Kur’an da daha sonra aynı isimle yazılacak olan eserlerin konusunu gaye edinmemiştir.

Mecazü’l-Kur’an’ın bize kadar gelmiş olan birkaç nüshası birbiri ile karşılaştırılınca bu nüshalardan birindeki mecaz kelimesi yerine ‘آي ,معنى تفسير kelimelerinin sıksık geçtiği görülür: مجازه = تفسيره = معناه = آي kelimeleri daima müsavi manalarla farklı nüshalarda sürekli olarak değişirler.

· Mecazü’l-Kur’an’ın Muhtevası

Mecazü’l-Kur’an, ayetleri mushaftaki tertiplerine göre tefsir eden bir metinden ibarettir. Mukaddimede ilk önce Kur’an’ın, sure ve ayetin manasından daha sonra uzunluk ve kısalıklarına göre isimler alan sure isimlerinden bahsedilmektedir. Müteakiben Ebu Ubeyde arapça olarak indirilmiş bulunan Kur’an’ın, peygamberi idrak edenler tarafından kolaylıkla anlaşıldığını hatta peygambere sormak ihtiyacında bulunmadıklarını söylemekte ve Kur’an’da ne kadar garip kelimeler ve i’rablar bulunduğunu misalleriyle bir bir ele almaktadır. Kur’andaki takdim ve tehirlere, haziflere, ihtisarlara, müfred yerine cem‘, cem‘ yerine müfred kullanılan lafızlara, muhatabın bilgisi nazar-ı itibara alınarak terk olunan haber veya mübtedalara, cansıza canlı üslubu ile yapılan hitaplara, te’kidlere, tekrarlara, zaid harflere, mef’ul kastolunarak faile bağlanan fiillere, isim ve sıfat yerine kaim masdarlara temas edilmekte bunların hepsi birer mecaz olarak tanınmaktadır. Ebu Ubeyde’nin tefsirinin mukaddimesinde mecazın muhtelif nevileri olarak tanınıp izah olunan söz şekillerinin, daha sonraki asırda ve muakkiblerinde bir ilim halinde ortaya çıkan Bedi’ ve Meâni’nin daha umumi ismiyle Belağat ilminin mevzuunu ne kadar umumi ve biraz da ibtidai şekilde hülasa ettiğini görmek kabildir.

Ebu Ubeyde yine mukaddimede umumi olarak bir takım kıraat farklarından ve bu farklardan meydana gelen muhtelif manalardan bahsedip bu konuda misaller vermektedir.

Daha sonra bütün surelerin tefsirine bir bir başlanmakta ve ayetler mushaftaki sıralarına göre tefsir edilmektedir. Ayetlerin tefsirinde daimi esas, lüğavi ve nahvi meselelerin izahıdır. Garib görülen her kelime kısaca tefsir edilmekte ekseriyetle eski şiirden birer beyt misal getirilmektedir. Bazen kelimeler şahidsiz bırakıldığı gibi bir kelimeye birkaç şahid getirildiği de vakidir. Misaller çok zaman arapça darb-ı mesellerden veya bir garib kelimenin tefsirini kendinde bulunduran küçük hikayelerden ibaret olur.

Ebu Ubeyde ayetlerin sebeb-i nüzulüne, ahkam ve kıssalarına, nasih ve mensuhlarına, ibadetlerle ilgili olan münasebetlerine bu eserinde yer vermemektedir.

Ebu Ubeyde’nin bu eserinde bir takım yanlışlıklara da rastlanmaktadır. Tabiatıyla hepsini Ebu Ubeyde’ye mi, ravilerine mi yoksa müstensihlere mi ait olduğu tesbit edilemeyen bu hataların bir kısmını misal olmak üzere zikredelim:

Bazen zamirlerin ve fiillerin müenneslik ve müzekkerliğinde kaidelere riayet edilmediği görülür. Bazen Ebu Ubeyde’nin rivayet ettiği bir vakanın diğer kaynaklarda yeralan rivayetlere uymadığı görülür. Mesela şair el-Ubayrid ile el-Ahvas’a ait bir vak’adan bahsederken bunları baba oğul gibi gösterir. Diğer kaynaklardaki rivayetler bunların amca oğulları olduklarını gösterir. Bazen de bir şairin adı ile babasının adını birbirine karıştırır. Mesela Anz b.Deccaca Mecazü’l-Kur’an’da Deccaca b.Anz şeklinde yeralmıştır.

İçerisinde bazı hatalar da yer almasına rağmen Ebu Ubeyde’nin Mecazü’l-Kur’an’ı bin beyte yakın şevâhidi ile, hiçbir tefsir kitabında rastlanılmayan nahvi hikayeleriyle, her hangi bir büyük lügatte bulunamayan lügatleriyle, hiçbir yerde rastlanılmayan beytleriyle, her hangi bir şaire izafe edildiği halde o şairin divanında bulunmayan ancak ondan nakleden Taberi ve Kurtubi’de bazen rastlanabilen recezleriyle mükemmel bir Kur’an tefsiri olduğu kadar, Arab Edebiyatının zengin bir kaynağıdır.



 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA