İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2202590 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

II. OSMANLI DEVLETİNDE TARIM SEKTÖRÜNÜN DURUMU

Kategori Kategori: Genel | Yorumlar 3 Yorum | Okunma 2016 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 13 Mart 2007 21:07:58

Osmanlı Devleti, 19 ncu yüzyılda Batı da meydana gelen sanayileşme devriminin dışında kalmış ve bu sebeple ekonomisi tarıma dayalı bir özellik taşı­mıştır.

II. OSMANLI DEVLETİNDE TARIM SEKTÖRÜNÜN DURUMU

Osmanlı Devleti, 19 ncu yüzyılda Batı'da meydana gelen sanayileşme devriminin dışında kalmış ve bu sebeple ekonomisi tarıma dayalı bir özellik taşı­mıştır. Bu özellik yüzyıllar boyunca değişmemiştir. Tarımsal üretim, devletin son döneminde milli gelirin % 65'ni oluşturmaktaydı. I.nci Dünya Savaşı önce­sinde tarımsal üretimin ortalama %80'i bitkisel, %20'si ise hayvansal üretim olup tahıl, bitkisel üretimde %75'lik bir paya sahipti. Zaman içinde tarımsal üretimde sanayi bitkileri lehine bir gelişme olmuş, koza, pamuk, fındık ve tü­tün üretimi artmıştır. Bu tip üretim, devletin son döneminde, özellikle dış borçları ödeyebilmek amacıyla ihracata konu teşkil ettiği için, Duyunu Umumi­ye idaresi tarafından teşvik edilmişti. Bunun sonucunda tarımsal maddeler ih­raç gelirlerinin toplam tarımsal gelire oranı 1899 yılında %12'den 1914'de %14'e yükselmiştir. Osmanlı Devleti'nin son yıllarında toplam nüfusun % 80'i tarım kesiminde çalışmakta idi.

Osmanlı Devleti, 20.nci yüzyıla, tarım sektörünü geliştirmek amacıyla bir reform programı uygulayarak girmiş, örnek çiftlikler kurulmuş, tarım okulla­rı açılmış ve sulu tarım teknikleri uygulamaya konulmuştur. Yüzyılın başın­da, tarımsal makineler ülkeye girmeye başlamış, fakat sayı yeterli seviyeye ulaşamamıştır. 19 ncu yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya başlanan pul­luklar, hiçbir zaman karasabanın yerini alamamıştır. Karasaban, döğen ve kağnıdan oluşan bir tarımsal altyapıda, tarımsal üretimi arttırmak mümkün olamamıştır. Pamuk ekim ve üretiminde prodüktiviteyi yükseltmek için İngil­tere ve Almanya, sömürge tipi çiftçilik kurma yoluna çok az gitmişler ve işin ti­caretine daha çok önem vermişlerdir. Bununla beraber, 1878 yılında İzmir böl­gesinde tarıma elverişli toprakların tamamı İngilizlerin eline geçmiştir. 1880 yılında Aydın ve yöresinde toplam 2.2 milyon dönüm toprak sulamaya açılmış, 1883'de bu alan 4.1 milyon dönüme çıkmıştır. Yabancı çiftçiliklerde özel sula­ma yöntemlerine başvurulmuş, Aydın-İzmir demiryolu, yörede üretilen ürün­lerin taşınmasına katkıda bulunmuştur. Tarımda ilk makineleşme hareketi de bu yörelerde başlamıştır.

Bu özel durum dışında genelde Osmanlı Devleti'nde ulaşım ve haberleşme yetersizliği, çiftçiyi pazara değil, kendi tüketimine yönelik üretime yöneltmiş­tir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da çiftlikler 50 dönüm ve daha büyük iken, Ba­tı Anadolu'da işletme büyüklükleri küçülmüştür. Bunun başlıca sebebi, miras yoluyla toprağın paylaşılmasıdır. Osmanlı Devleti'nde genelde tarım sektörün­de, küçük üreticilik ve aile işletmelerinde iç tüketim için üretim yapısı egemen olmuştur. 1838 Ticaret Anlaşması sonucunda ülke liberalizme açıldığı için, ta­rım sektörü korunamamıştır. Yabancılara sağlanan ticari ayrıcalıklar ve kapi­tülasyonlar sonucunda, 1878-1913 döneminde her yıl ülkeye ortalama 75.000 ton un, 65.000 ton pirinç ve 10.000 ton buğday ithal edilmiştir.

Osmanlılarda ekonomi aslında tarıma dayanmasına rağmen, tarımsal üretimin temelini oluşturan toprak mülkiyeti, 19.ncu yüzyılda temelden değiş­tirilmiş ve bu durum üretimin düşmesine yol açmıştır. Osmanlı'da toprak reji­mi dirlik sistemine dayanmakta ve bu sistem aracılığıyla devlet, ekonomik, mali, askeri ve sosyal hayatı kontrol etmekte idi. Dirlik sisteminde tımar: 3.000 - 20.000 akçe, zeamet: 20.000-100.000 akçe, has: 100.000 akçeden da­ha fazla ödenti anlamına geliyordu. Savaşlardan ganimet olarak alınan toprak­lar, verimlerine göre tımarlara ayrılarak askeri görev karşılığı sipahilere veriliyordu. Arazi rejimi, toprak ürünlerinin almış biçimi açısından "öşriye", "haraciyye" ve "arzı miri" olarak üçe ayrılmıştı. Arazi rejimi, arzı miri denilen top­raklarda uygulanıyordu. Devlete ait olan bu topraklarda köylü, kiracı niteliğin­de idi. Devlet giderlerinin zamanla artmasına paralel olarak tarımda miri sis­temden iltizam usulüne geçilmiş ve devlet, tarım gelirlerini askerin elinden ala­rak belli bir kira karşılığında ihale yöntemiyle mültezimlere bırakmıştır. Fakat mültezimlerin aşırı kâr hırsı, sistemi zayıflatmıştır.

19.ncu yüzyılın ikinci yarısında bu düzen değiştirilince toplumdaki tüm dengeler yerinden oynamıştır. Bu boşluktan yararlanan ağalar, beyler, ayan­lar ve güçlü devlet memurları Doğu ve Güney Doğu'da köylüyü üzerinde ekip biçtiği arazi ile birlikte sahiplenmişlerdir. Bunun sonucunda köylü, "maraba" durumuna düşmüştür. Diğer bir deyişle, yetiştirdiği ürünün toplamı üzerin­den pay alan üretici olmuştur. Ayrıca bu kesim, toprak mülkiyetine el koymuş ve 1808 Senedi İttifak kararıyla bu durumu devlete kabul ettirmişlerdir. Fa­kat arazinin hukuki mülkiyetine sahip olamamışlardır.

Osmanlılarda toprakların büyük bir kısmı, miri arazi olup sonuçta mülki­yeti devletindir. Çıplak mülkiyeti (rakabesi) devlete ait olan arazi, işletilmek üzere bir bedel (tapu) karşılığında köylüye verilmekte idi. Köylü kendi ihtiyacı kadar toprağı, devlet görevlisi olan sipahiden tapu resmi olarak bilinen peşin kira ödeyerek kiralardı. Eğer kiralama şartlarına uymayacak olur ise, kirala­dığı toprağın elinden alınmasına ve ödediği resmin yanmasına razı olurdu. Köylü, işlediği toprak karşılığında onda bir ile onda beş oranındaki bir payı (çift akçesi), devlete verirdi. Köylü, toprağı üç yıl boş bıraktığı takdirde, toprak elin­den alınır ve bir başkasına verilirdi. Toprak, babadan oğula mülk şeklinde ge­çer, erkek çocuk olmaması durumunda erkek kardeşe veya yakın akrabalara yeniden kiralanırdı. Devlet, araziyi çıplak mülkiyet (rekabe) hakkına dayanarak her zaman geri alabilirdi. Bu sistem 16.ncı yüzyılın sonlarına doğru bozul­maya başlamış, miri toprak düzeni orijinalliğini kaybetmiş, tımar sahipleri arazinin sahibi gibi hareket etmeye başlamışlardır.

Batılılardan gelen baskılarında etkisiyle Osmanlılarda geçerli olan tarım­da devlet mülkiyeti (miri arazi) sistemi yerine, tarımı özel mülkiyete açmayı, toprağı fiilen işleyenin mülkiyetine bırakmayı amaçlayan ve 1858 Arazi Yasa­sı ile miri arazinin hukuki rejimi yeniden belirlenmiştir. Yasada küçük çiftçi­leri koruyucu, toprakların belli ellerde toplanmasını önleyici, toprağın alım sa­tımını yasaklayıcı, yabancıların tarım arazisi almasına engelleyici hükümler bulunmasına rağmen, daha sonra tüm kısıtlayıcı hükümler ortadan kaldırıl­mıştır. 1866 yılında çıkarılan bir Yasa ile yabancılara toprak alma hakkı ta­nınmış ve izleyen yıllarda Batı Anadolu'da yabancıların eline geçen topraklar, 56 milyon dönüme ulaşmıştır.

Arazi Yasası, köylülerin işledikleri topraklar üzerinde fiili denetim kuran toprak ağalarının gücünü meşrulaştırmıştır. Ayrıca Yasa, miri arazilerin mül­tezimler, esnaf, nüfuzlu kamu görevlileri ve paşalar tarafından paylaşılması­na yol açmıştır. Bu dönem, 4.10.1926 tarihinde kabul edilen Medeni Kanun'a kadar devam etmiş ve bu Yasa ile mutlak mülkiyet esası getirilmiştir. Devlet böylece, rakabe hakkına dayanarak araziyi geri alma hakkını kaybetmiştir. Sonuçta, miri arazi değil, mülk arazisi toprak mülkiyetinin esasını oluştur­muştur. Medeni Kanun, on yıl nizasız ve fasılasız hüsnüniyetle ve malik sıfa­tıyla tasarruf edilen arazinin tapu dairesine zilyetleri namına tescil edilmesi­ni kabul ederek, arazi üzerinde özel mülkiyet hakkını tesis etmiştir.

 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar

hazal { 14 Şubat 2011 03:43:16 }
idare eder
asya { 01 Aralık 2010 00:12:02 }
uzun ama çok güzel bir hikaye
asya { 01 Aralık 2010 00:09:33 }
[:p)]
Di?er Sayfalar: 1. 

 

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA