İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2226476 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

2000 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisinin Durumu

Kategori Kategori: Ekonomik | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2214 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 10 Nisan 2007 16:02:04

1980 li yılların ikinci yarısından itibaren, başta özelleştirme olmak üzere yapısal reformların ihmal edilmesi, kamu açıklarının azaltılması yönünde radikal tedbirlerin alınmaması, bütçe açıklarının ve dolayısıyla Kamu Kesimi Borçlanma Gereği nin hızla artmasına yol açmıştır.

2000 Yılına Girerken Türkiye Ekonomisinin Durumu

1980’li yılların ikinci yarısından itibaren, başta özelleştirme olmak üzere yapısal reformların ihmal edilmesi, kamu açıklarının azaltılması yönünde radikal tedbirlerin alınmaması, bütçe açıklarının ve dolayısıyla “Kamu Kesimi Borçlanma Gereği”nin hızla artmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler neticesinde, 1990 yılında % 29 olan toplam kamu kesimi borç stokunun GSMH’ya oranı 1999 yılında % 61’e ulaşmış, 1994 yılından itibaren kamunun net dış borç ödeyicisi konumuna gelmesi sonucunda kısa vâdeli ve yüksek fâizli iç borçlanma ile sözkonusu finansmanın sağlanması gündeme gelmiş ve bu çerçevede, 1990 yılında % 6 olan iç borç stokunun GSMH’ya oranı, 1999 yılında %40.9’a yükselmiştir. İç borç stokunda gözlenen sözkonusu artış malî piyasaların sığ olduğu ülkemizde reel fâizlerin yüksek seviyelere ulaşmasına ve dolayısıyla enflasyonun kronikleşmesine sebep olmuştur.         

Risksiz yatırım aracı olarak kabul edilen devlet iç borçlanma senetlerinin (DİBS) fâizlerinin reel bazda yüksek seviyelere ulaşması, bir yandan enflasyonun artmasına yol açarken, diğer yandan özel sektör yatırımları üzerinde dışlanma etkisi yaratarak ekonominin üretken yapıdan rantiye ekonomisine dönüşmesine sebep olmuştur. Ekonominin üretken yapıdan uzaklaşmaya başlaması sanayinin rekabet gücünün azalması sürecini hızlandırmakla kalmamış, aynı zamanda şirketlerin faaliyet dışı gelirlerinin hızla artmasına yol açmıştır. Nitekim, 1999 yılında Türkiye’nin ilk beş yüz şirketinin gelirlerinin yaklaşık % 80’lik bölümünün faaliyet dışı gelirlerden oluşması, ekonominin üretken yapıdan uzaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu gelişmenin doğal sonucu olarak ekonominin rekabet gücü azalmış ve Dünya Rekabet Gücü Yıllığı’na göre rekabet gücü sıralamasında ülkemiz 42. sıradan 49. sıraya gerilemiştir. 

1994 yılında 800 trilyon TL olan iç borç stokunun, 1999 yılında 23 katrilyon TL’na, reel fâiz oranlarının ise % 30-35 seviyelerine yükselmesi, iç borçlanmanın sürdürülemez boyutlara ulaştığı gerçeğini açıkça ortaya koymuştur. İç borç stokunun bu denli hızlı artması, özel bankaların reel ekonomiye kaynak sağlamaktan uzaklaşarak kamu açıklarını finanse etmeye yönelmeleri ve dolayısıyla bankacılık sisteminin bilançolarının da hızla bozulması sonuçlarını doğurmuştur. Nitekim, DİBS’lerin mevduat bankalarının toplam aktifleri içindeki payı 1990 yılında % 10 seviyesinde bulunurken, 1999 yılında % 23’e yükselmiş, özel sektöre açılan kredilerin toplam aktifler içindeki payı ise aynı dönemde % 36’dan % 24’e gerilemiştir.

1989 yılında konvertibiliteye geçilmesi ve sermaye hareketlerinin liberalizasyonu ile birlikte bankacılık kesiminde başlayan açık pozisyon taşıma süreci (dış borç alan bankaların açık pozisyon ile devleti finanse etmeye başlamaları) bankacılık sisteminin taşıdığı risklerin hızla artmasına yol açmıştır. Diğer taraftan, bilançonun en önemli pasif kalemi olan mevduatların ortalama vâdesi kısalırken, finanse edilen DİBS’lerin ortalama vâdesinin daha uzun dönemi kapsaması, bankacılık kesiminin kısa vâdeli kaynaklarla daha uzun vâdeli varlıkları finanse etmesini beraberinde getirmiş, bu durum ise bankacılık kesiminin kur riskine ilâveten, fâiz ve vâde riskini de üstlenmesine sebep olmuştur. Merkez Bankası’nın Hazine’nin borçlanmasını sürdürebilmesi amacıyla sözkonusu riskleri gözardı ederek, sistemin gecelik fonlama üzerine kurulmasına müsaade etmesi ve kamu bankalarının bu süreçte artan görev zararları ile önemli bir rol üstlenmesi, malî sistemin kırılgan yapısını daha da arttırmıştır.

Reel fâizlerin yükselmesi ve iç borç stokunun daha yüksek fâizli yeni borçlanmalarla finanse edilmesi neticesinde, fâiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranı 1990 yılında % 31 iken 1997 yılında % 48’e, 1998 yılında % 68’e ve 1999 yılında % 75’e yükselmiştir.        

Enflasyonun kronikleşmesi ve iç borç stokunun sürdürülemez boyutlara ulaşması toplumda Türk Lirası’na olan güveni zedeleyerek para ikamesinin gündeme gelmesine yol açmış ve döviz tevdiat hesaplarının toplam mevduat içindeki payı 1990 yılında % 25 mertebesinde iken, 1999 yılında % 42 seviyesine yükselmiştir. Bu gelişme para politikasının da etkin olarak uygulanmasını engellemiştir.

 Tüm bu gelişmelerin neticesinde Türkiye ekonomisi, 2000 yılına, % 6.1 oranında daralan GSMH, dünya genelinde enflasyon oranının son otuz yılın en düşük seviyelerine gerilediği ve % 4 seviyelerinde gerçekleştiği bir dönemde TEFE baz alındığında  % 62.9, TÜFE baz alındığında % 68.8  enflasyon oranı, 102 milyar dolarlık dış borç stoku ve 23 katrilyonluk iç borç stoku ile girmiştir. 

2000 Yılı Ekonomik Programı

İç borç dinamiğinin ve makroekonomide yaşanan istikrarsızlığın sürdürülemez  boyutlara ulaşması, 2000 yılında başında IMF ve Dünya Bankası’nca desteklenen yeni bir ekonomik programın açıklanmasını zarurî hâle getirmiştir.

Sözkonusu programla, kamu açıklarının azaltılması, başta özelleştirme olmak üzere yapısal reformların gerçekleştirilmesi, sıkı para ve malîye politikası izlenmesi sûretiyle üç yıllık bir program kapsamında enflasyonun tek hâneli rakamlara indirilerek, makroekonomik istikrarın sağlanması ve ülkemizin sürdürülebilir bir büyüme performansına ulaştırılması amaçlanmıştır.

Anılan programda, enflasyonun kronikleşmiş yapısı ve enflasyonist beklentilerin kırılmasının güçlüğü dikkate alınarak, kur nominal çıpa olarak kullanılmış, diğer bir ifadeyle enflasyonist beklentilerin kırılabilmesi amacıyla, “1 Dolar +0.77 Euro”dan oluşan bir sepet ilân edilerek TL’nin sepet karşısındaki  değer kaybı yıl sonu itibariyle TEFE hedefi olan % 20 ile sınırlandırılmıştır.

Ancak, kamu fiyatları ve kamu maaşları enflasyon hedefi ile sınırlandırılmış olmakla birlikte, özel sektör fiyatları ve ücretleri konusunda herhangi bir sınırlandırmaya gidilmemiş, dolayısıyla programın gelirler politikası ayağı eksik olarak uygulanmak zorunda kalınmıştır. Benzer bir politika uygulayarak başarıya ulaşan İsrail ve Meksika örnekleri dikkate alındığında, heterodoks diye tanımlanan ve işçi ücretleri ve özel sektör fiyatlarının da enflasyon hedefine paralel olarak belirlenmesini zarurî hâle getiren politikaların uygulanması durumunda başarı imkânının daha yüksek olduğu gözlenmektedir. 

Programın uygulamaya konulması ile birlikte, iç borcun dış borçla ikame edilmeye başlayacağının sinyalinin verilmesinin de olumlu etkisiyle, fâiz oranlarının hızla düşmesi neticesinde, Hazine’nin ortalama borçlanma fâiz oranı 1999 yılındaki % 110 seviyelerinden % 38 seviyelerine gerilemiş, Hazine itfasından az borçlanır hâle gelmiş, 2000 yılının ilk altı aylık döneminde özelleştirmeden 3.1 milyar dolarlık nakit tahsilatı gerçekleştirilmiş (TÜPRAŞ, POAŞ özelleştirilmiş, üçüncü GSM lisansı satılmış) ve kamu malîyesinde hızlı bir düzelme yaşanmıştır. Aynı zamanda fâiz oranlarının gerilemesi, üretim ve iç talebin hızla artmasına yol açmıştır.

Ancak, 1999 yılının son aylarında kamu zamlarının gerçekleşmesi, anılan zamların, özel sektör fiyatları üzerindeki etkisinin 2000 yılının ilk çeyreğinde gözlenmesi ve tarım ürünlerinde üretim düşüklüğünden dolayı yaşanan fiyat artışları sebebiyle enflasyon oranı 2000 yılının ilk beş aylık döneminde TEFE’de % 18.2, TÜFE’de ise % 17.1 düzeyinde gerçekleşmiş ve bu çerçevede, TEFE’de % 20, TÜFE’de % 25’lik enflasyon hedeflerinin tutturulabilmesi imkânı büyük ölçüde azalmıştır. Bu gelişme bir yandan enflasyon hedefine paralel olarak belirlenen kur sepetine karşı TL’nin reel bazda değer kazanmasına yol açarken, diğer yandan, hedeflerin tutturulması yönünde oluşan kaygılar programa olan güven konusunda tereddütlere sebep olmuştur.  

TL’nin reel bazda değer kazanmasının da etkisiyle döviz kredilerinin elverişli hâle gelmesi, bankacılık kesiminin açık pozisyonlarının artmasına ve şirketlerin dövizle borçlanmaya yönelmelerine sebep olmuş ve dolayısıyla ekonomi genelinde önemli miktarda açık pozisyon riski ortaya çıkmıştır. Nitekim, 2000 yılında bankalarımızın yurtdışı piyasalardan temin ettikleri sendikasyon kredilerinin toplam tutarı 6.5 milyar dolara ulaşmıştır.

Diğer taraftan, TL’nin reel bazda değer kazanması ve fâiz oranlarının düşmesi neticesinde artan üretim ve iç talep; ithal mallara olan talebin de hızla artması sonucunu doğurmuş, uluslararası piyasalarda ham petrol ve doğal gaz fiyatlarında gözlenen yüksek oranlı artışın da olumsuz etkisiyle dış ticaret ve dolayısıyla carî işlemler açığının 2000 yılının ilk altı aylık dönemindeki gerçekleşmeleri ile program hedefini aşacağı, iç ve dış piyasalarda ekonomik programın kur politikası ayağının sürdürülemeyeceği yönünde spekülasyonların yaygınlaşmasına sebep olmuştur. 

Programda likidite yaratım mekanizmasının döviz girişine dayandırılmış olması sebebiyle, dış piyasalardan kaynak girişinin azalması ile birlikte likidite sıkışıklığı yaşanmaya başlamış; bu gelişme ise, dış yatırımcıların programın sürdürülebilirliği konusundaki endişelerinin daha da artması sonucunu doğurarak bir devalüsyon ihtimalîne karşı Türkiye’deki risklerini bertaraf edebilmek için kaynaklarını yurtdışına aktarmalarına ve dolayısıyla likidite sıkışıklığının daha da artmasına yol açmıştır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun açık pozisyon taşıyan bankaların yıl sonuna kadar sözkonusu pozisyonlarını kapatmaları yönünde uyarıda bulunmasıyla birlikte, iç piyasadan da dövize talep gelmeye başlamış ve bu durum da likiditeyi olumsuz yönde etkilemiştir.

Kasım krizi likidite sıkışıklığının yaşandığı bir ortamda ortaya çıkmış, ülkemizin önde gelen bankaları arasında yer alan ve % 10’luk bono portföyü ile piyasa yapıcısı konumunda bulunan bir bankamızın yurtdışından kaynak temin edememesi üzerine portföyünü yurtiçi piyasalardan fonlamak zorunda kalmasıyla başlamıştır. Böylece kısa vâdeli fâiz oranları hızla artmış, yabancı yatırımcılar ülkemizden çekilmiş, 17 Kasım - 1 Aralık döneminde 5.5 milyar dolarlık sermaye çıkışı gerçekleşmiş, kamu iç borçlanma piyasasında işlem hacmi neredeyse durma noktasına gelmiştir. Fâiz oranları çok yüksek seviyeye yükselmesine rağmen IMF’den açıklama gelinceye kadar döviz talebi artmaya devam etmiştir.  

Sonuç olarak, Kasım 2000 krizi çok yüksek fâizler, önemli döviz rezervi kaybı ve 7.5 milyar dolarlık ek IMF kredisi (ek rezerv kolaylığı kısa vâdeli olup, malîyeti yüksektir) ile bertaraf edilebilmiş, diğer bir ifadeyle, krizin Türkiye ekonomisine malîyeti yüksek boyutlara ulaşmıştır. Merkez Bankası Kasım krizinde tüm imkânlarını kullanmış, dolayısıyla daha sonra olabilecek benzer bir krize karşı savunma gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir.

Kriz sonrası IMF ile yeni bir anlaşmaya varılmasına ve dış kaynak sağlanmasına rağmen, hem iç hem de dış piyasalarda programın kredibilitesi önemli ölçüde kayba uğramış, iç borçlanma piyasası yeniden oluşturulamamış, bankacılık kesiminin bilançoları önemli ölçüde zararla karşılaşmış ve tüm bu gelişmeler piyasalarda sürekli olarak yeni bir kriz ve devalüasyon beklentisinin gündeme oturmasına yol açmıştır. Hazine’nin Şubat ayındaki yüklü itfası öncesi, bu kez kamu bankaları kaynaklı ikinci bir likidite krizi ile karşılaşılmasına paralel olarak, devalüasyon beklentisi daha da kuvvetlenmiş, bu gelişme TL’den dövize geçişi hızlandırmış, kamu bankaları kaynaklı fon talebi sebebiyle TL piyasalarında likidite sıkıntısı çekilmeye başlanmış ve fâiz oranları gecelik bazda % 6000’lere yükselmiştir.

Anılan dönemde para politikasından tâviz verilmemekle birlikte, nominal çıpa olarak kullanılan kur politikasının dövize olan iç ve dış talep sebebiyle sürdürülemez bir nitelik kazanması üzerine, 21 Şubat tarihinde kur politikasında revizyona gidilerek “dalgalı kur” sistemine geçilmiştir. 16 Şubat’ta 27.9 milyar dolar olan Merkez Bankası’nın döviz rezervleri, Şubat ayı sonunda 21.4 milyar dolara gerilemiştir. Dalgalı kur sistemine geçilmesi ile birlikte, TL başta dolar olmak üzere, uluslararası para birimlerine karşı önemli oranda değer kaybetmiş, 2000 yılında % 38 fâiz oranı ile borçlanan Hazine % 144 fâiz oranıyla borçlanmak zorunda kalmış, aylık ve yıllık bazda son on dört yılın en düşük seviyelerine gerileyen enflasyon oranı Mart ayından itibaren tekrar artış trendine girmiştir. Para ve döviz piyasalarında belirsizlik ortamı hâkim olmuş, işlem hacmi daralmış ve ekonomiye güven asgarî seviyeye gerilemiştir. Sözkonusu kriz başta kamu bankaları olmak üzere, tüm bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması gereğini açıkça ortaya koymuştur.

Malî piyasaların kilitlenmesi, bir yandan kredi hacminin daralmasına yol açarken, diğer yandan mevcut kredilerin yüksek fâiz oranlarıyla geri çağrılmasına sebep olmuş ve bu gelişmeden reel sektör oldukça olumsuz yönde etkilenerek işletme sermayesini bile sağlamakta zorluk çeker hâle gelmiştir.  

Diğer taraftan, yukarıda da belirtildiği gibi 2000 yılında elverişli şartlarla borçlanma imkânını bulan ve döviz cinsinden borçlanmayı tercih eden kimi özel sektör firmalarımız ise, borçlarını ödeyemez konuma düşmüşlerdir. Böylece kapanan ve batan şirketlerin sayısı hızla artmıştır. 

Kasım ayı krizinde fâiz riski sebebiyle büyük zarara uğrayan bankacılık sektörü, Şubat krizinde hem fâiz hem kur riski sebebiyle büyük zararlarla karşılaşmıştır. Bankacılık sektörünün  açık döviz pozisyonlarının yüksek seviyelerde olması bilançolarının daha da bozulmasına sebebiyet vermiştir.

Malî kesimin içinde bulunduğu durum, dış borçlanma imkânlarındaki daralma, hızla yükselen fâizler; kamunun iç borçlarını çevirebilme kâbiliyetini ortadan kaldırmış ve âcilen dış kaynak destekli yeni bir ekonomik programın açıklanması ihtiyacını gündeme getirmiştir.

2000 Yılı Programının Aksayan Yönleri

2000 yılı programı hedefleri itibariyle tutarlılık arzetmekle birlikte, programın önemli dayanağının kur politikası olması, diğer bir ifadeyle döviz kurunun nominal çıpa olarak kullanılması, programın başarısızlıkla sonuçlanmasındaki en önemli sebeplerden biri olmuştur.

Gerçekleşen enflasyon ile hedeflenen enflasyon arasındaki farklılığın TEFE’de 12.7, TÜFE’de ise 14 puana tekâbül etmesi, TL’nin, ihracatımız açısından en önemli pazarımız konumunda bulunan Euro Bölgesi ülkelerinin para birimi olan Euro başta olmak üzere, diğer para birimlerine karşı önemli oranda reel bazda değer kazanmasına yol açmıştır.

Bu gelişme, ihracata dayalı sanayileşme stratejisi izlediğini iddia eden ülkemizde ihracatı caydırıcı, ithalatı ise özendirici bir etki yaratmış ve ithalat ucuzlarken, ihracat pahalılaşır hâle gelmiş, dış ticaret ve dolayısıyla carî işlemler açığı hızla artmıştır.

Bankacılık sektörünün bozuk malî yapısı krizlerin yaşanmasında önemli bir rol oynamakla birlikte, gerek sistem genelindeki açık pozisyon riskinin artmasında gerekse yurtiçi ve yurtdışı piyasalarda devalüasyon beklentisinin oluşmasında, TL’nin reel bazda değer kazanmış olması ve doayısıyla carî işlemler açığının beklentilerin üzerinde gerçekleşmesi esas belirleyici etken olmuştur.

Bu itibarla, hedeflenen enflasyonun gerçekleştirilemeyeceğinin anlaşıldığı ve carî işlemler açığının artmaya başladığı ilk dönemlerde, IMF ile varılacak bir anlaşma sonucu uluslararası piyasalardaki gelişmeler ileri sürülmek sûretiyle kur politikasında bir revizyona gidilmiş olsaydı (sepetteki ağırlığın değiştirilmesi veya 2001 yılının Temmuz ayında geçilecek bant sisteminin öne çekilmesi gibi), bugünkü ortamla karşılaşılmama ihtimalinin yüksek olduğu düşünülmektedir.  Nitekim, Kasım 2000 krizi sonrası IMF’in kur politikasında revizyon önerisiyle geldiği belirtilmekte, ancak buna o dönemde bürokratlar tarafından kredibiliteyi zedeleyeceği endişesi ile karşı çıkıldığı ifade edilmektedir.

Diğer taraftan, dövizi nominal çıpa olarak kullanan benzer programların Brezilya, Rusya ve Tayland’da olduğu gibi başarısızlıkla ve finansal krizlerle sonuçlanması, sözkonusu politikanın uygulanmasının ne denli zor olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Özellikle kamu açıklarının yüksek olduğu, bankacılık kesiminin yapısal problemlerinin bulunduğu ülkemizde dış sermaye girişi ile doğru orantılı bir politika izlemenin yanlış ve böyle bir politika sonucunda krizle karşılaşılma ihtimalinin yüksek olduğu düşünülmektedir.  

İkinci eleştiri konusu ise, para arzının doğrudan döviz girişine bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Programın  başarısının önemli ölçüde sermaye girişi esasına dayanması, programın yumuşak karnını oluşturmuştur. Beklenen sermaye girişinin gerçekleşmemesi ve özelleştirme gelirlerinin hedeflenen seviyenin altında oluşması, net dış varlıklara göre belirlenen parasal tabanın artışının sınırlı kalmasına ve bu gelişme de piyasaya yeterince likidite verilememesine yol açmıştır.

DİBS’lerin bileşik fâizlerinin beklenen ve gerçekleşen enflasyona göre hızla düşmesi reel fâiz oranlarının negatif seviyelere gerilemesine sebep olmuş ve bu durum başta dayanıklı tüketim mallarında olmak üzere ithal talebinin hızla artması sonucunu doğurmuştur. Kamuoyunun enflasyon beklentisi hiçbir zaman TEFE’de % 37’nin altına düşmemiş iken, bileşik fâiz oranının % 33’lere kadar gerilemesi çelişkili bir durum yaratmış ve özellikle kredi kaynaklı tüketim talebinin daha da artmasına yol açmıştır.

Daha önce de belirtildiği gibi, enflasyon oranının ilk aylarda yüksek çıkması, Ocak ayında artan ve 18,548 düzeyine ulaşan borsa endeksinin Şubat ayında yabancı yatrımcıların çekilmeye başlamasıyla birlikte hızla azalma trendine girmesi, programın kredibilitesini önemli ölçüde zaafa uğratmıştır. Nitekim, 2000 yılında döviz tevdiat hesaplarının gelişimi incelendiğinde, programın başından itibaren azalması gereken DTH’ların azalmadığı, hatta arttığı gözlenmektedir. Dövizin getirisinin bilinmesine rağmen toplam mevduatların yaklaşık yarsının döviz tevdiat hesaplarından oluşması ve anılan dönemde DTH’lerde herhangi bir çözülme olmaması, programa olan güvenin yeterince tesis edilemediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Kira artışlarının enflasyon hedefi ile sınırlandırılmasına yönelik yasal düzenleme çıkarılmasına rağmen 2000 yılında kiraların ortalama % 50 düzeyinde artması, ücretlerde ise kamu kesiminde daha önceki yıllarda yapılan toplu iş sözleşmeleri sebebiyle 2000 yılında % 60’lar düzeyinde artış gerçekleşmesi ve aynı şekilde özel sektörde gelecekteki enflasyona göre değil geçmiş enflasyona göre ücret uygulamasına devam edilmesi, programın başarı imkânını zayıflatmıştır. Diğer bir ifadeyle, program tam anlamıyla bir toplumsal uzlaşmayı sağlayamamış ve bu durum programın başarılı olma şansını önemli ölçüde sekteye uğratmıştır.

Fâiz oranlarının hızla düşmesi ve Hazine’nin itfasından az borçlanır hâle gelmesi ise, başta fâiz ve döviz kuru olmak üzere alternatif yatırım araçlarının câzibesini kaybettiği bir ortamda, bankacılık kesiminin de tüketici kredilerine ağırlık vermesinin olumlu etkisiyle tüketim talebinin beklentilerin üzerinde artması sonucunu doğurmuştur. Nitekim, tüketici kredilerinin 2000 yılında % 300 oranında artarak 4.5 katrilyon seviyesine ulaşması tüketim talebinin ne denli arttığını açıkça ortaya koymaktadır. 1999 yılında 5 milyar dolar düzeyinde bulunan tüketim malları ithalatı 2000 yılında % 42 oranında artarak, 7.2 milyar dolara yükselmiştir. Binek otomobil ithalatı ise artan tüketici kredileriyle birlikte % 95.9 oranında artarak 2.6 milyar dolara ulaşmıştır. Bu çerçevede, 2000 yılında yaklaşık 470 bin adet otomobil satışı gerçekleştirlmiş ve ithal otomobillerin 1999 yılında % 45.4 olan pazar payı  2000 yılında % 55.1’e yükselmiştir.

İthal talebinin hızla artmasıyla birlikte programda 33.5 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmesi öngörülen carî işlemler açığı 2000 yılı sonu itibariyle GSMH’nın yaklaşık %5’i düzeyine tekâbül eden 9.8 milyar dolar düzeyine ulaşmış ve bu durum da programın kredibilitesini olumsuz yönde etkilemiştir. Anılan artışın gerçekleşmesinde yaklaşık 4 milyar dolarlık ilâve fatura getiren petrol ve doğal gaz fiyatlarında gözlenen % 100’lük artışın önemli rolü bulunmakla birlikte, dayanıklı tüketim malları ithalatında gözlenen yüksek oranlı artışın da en az petrol ve doğal gaz kadar önemli bir rol oynadığı ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi programın dış sermaye girişi üzerine inşâ edilmesi ve beklenen yabancı sermaye yatırımlarının gerçekleştirilememiş olması, dış borçlanmanın ön plana geçmesi zaruretini doğurmuş ve yaşanan krizlerle birlikte dış sermayenin Türkiye’ye çekilmesi ihtimali de ortadan kalkmıştır.

2000 yılında Türkiye bir anlamda borçlanan, borçlandığı parayla tüketimini ve ithalatını arttıran bir ülke görüntüsünü vermeye başlamış ve carî işlemler açığının GSMH’nın % 5’i düzeyine ulaşması ile birlikte borç kanalları da kesilmiştir.  

Sonuç olarak, 2000 yılında izlenen programın yumuşak karnını kur politikası oluşturmuş ve anılan politikada gerekli revizyona zamanında gidilemediği için program başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu durum 2001 yılı programının kredibilitesini de ister istemez olumsuz yönde etkilemiştir. Bu itibarla, 2001 yılı programının başarısı ancak ve ancak toplumsal uzlaşmanın sağlanması, diğer bir ifadeyle programa ve Hükümete olan güvenin devamı ile mümkün olabilecektir. Bu sebeple, ilk  programda yapılan hatalar tekrarlanmamalı ve programın poitika araçları belirlenirken Türkiye gerçekleri kesinlikle dikkate alınmalıdır. 

Kasım 2000 krizi ile ilk sinyallerin verildiği; Şubat 2001 krizi ile Türkiye ekonomisinin iflas noktasına geldiği ekonomik krizler sonrası Türkiye çok zor ama aynı zamanda gözünü açması ve yeni reformları yapması gerektiğini anladığı bir döneme girdi.

 

Finansal sistemdeki bozukluklar ve sorunlar ile başlayan kriz döneminin yansımaları ve etkileri tüm alanlarda derinden hissedilmeye başlandı. İçinde bulunduğumuz döneme bakıldığında Türkiye'deki işsizlik sorunu kriz sonrası yıkımın en ağır hissedildiği ve ülkenin en büyük sorunlarından biri halini almış durumda. Kriz tüm kesimden insanı derinden etkiledi ve kriz sonrası insanların hayalleri, hedefleri çok büyük bir darbe aldı.                                                   

Yıkımın boyutlarını ortaya koymaya yönelik yapılan araştırmaların sonuçları çok çarpıcı sonuçlar içermekte.İnsan Kaynakları Yönetimi Derneği (İNKADE) tarafından yapılan araştırmaya göre işsiz kalan nitelikli personelin yüzde 60'ı, yıl sonuna kadar iş bulacağını sanmıyor. Başka bir anketin sonucuna göre başta gençlik olmak üzere işsiz kalan bireylerin yaklaşık % 70 gibi ezici bir çoğunluğu ülkeyi terk etmeyi düşünüyor.

Bu tip araştırmaların ortaya koyduğu somut bir gerçek var. O da :

Kriz sonrası insanların gelecekle ilgili pek fazla beklentilerinin olmadığı, hedefsiz kaldıkları ve sadece kısa vadede kendilerini kurtarmaya çalıştıkları yönünde. Bu da ekonomi düzlüğe çıktıktan sonraki dönemde oluşmuş yıkımların tedavisinde büyük sorunların yaşanacağını göstermekte.

Peki çıkış noktası ne ? Gelinen bu noktada bireyler neler yapıyorlar ?

Bireyler kriz dönemine hayatlarının farklı zaman dilimlerinde yakalandılar. Krizle ilgili ilk şoku atlattıktan sonra da içinde bulundukları dönemin etkileri ile farklı alternatif arayışları içine girdiler. Ben kendimce insanları şu üç ana başlık altında gruplayıp onların kişisel çabalarını kısaca özetlemek istiyorum :

  • Birinci Grup - Yeni Mezunlar : Akademik hayata devam etmek (master, doktora), askere gitmek veya yurt dışına kaçmak bu grubun kriz döneminde öncelikli olarak uygulamaya koydukları alternatifler olarak gözükmekte
  • İkinci Grup - İş Tecrübesi Olanlar : Kariyerlerine yurt dışında devam etmek, kriz dönemini kendine vakit ayırıp iş hayatları süresinde zaman bulamadıkları alanlarda kişisel ve mesleki gelişimlerini sağlayıcı kurslara katılmak alternatifler arasında.
  • Üçüncü Grup - Ara Dönem : Bu dönemi üniversiteden mezun olmuş, ciddi anlamda iş tecrübesi olmayan, erkekler açısından askerlik görevini tamamladıktan sonra iş hayatına adım atma sürecinde olan 24-28 yaş aralığındaki bireyler olarak tanımlayabiliriz. Kendimin de içinde bulunduğu bu döneme mensup insanlarda ilk iki gruba benzer alternatifler üreterek ya yurt dışına gitmeyi ya da kişisel gelişimlerine yönelik yatırımlar yapma yolunu seçmekteler.

Bu alternatifler kriz döneminde öncelikli olarak uygulamaya konulan ve belli oranlarda akıllıca sayılabilecek çözümler gibi gözükmekte.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA