İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2202611 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

ABDde SERVET YOĞUNLAŞMASININ 1929 BÜYÜK BUNALIMI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Kategori Kategori: Ekonomik | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 1453 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 13 Nisan 2007 09:02:46

ABD de 24 Ekim 1929 da borsadaki çöküş (crash) ile başlayan ve etkilerini 1939 yılına kadar sürdüren Büyük Bunalımı ortaya çıkaran asıl faktörün, servet yoğunlaşmasının yüksekliği olmasıdır

ABD’de SERVET YOĞUNLAŞMASININ

1929 BÜYÜK BUNALIMI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

ABD’de 24 Ekim 1929’da borsadaki çöküş (crash) ile başlayan ve etkilerini 1939 yılına kadar sürdüren Büyük Bunalımı ortaya çıkaran asıl faktörün, servet yoğunlaşmasının yüksekliği olmasıdır.Bu çerçevede, ABD’deki yüksek servet yoğunlaşması bankacılık sisteminde riskli kredilerin ve özellikle borsada spekülatif yatırımların artmasına yol açtığından, ekonomideki durgunluğu finansal çöküşle birlikte bunalıma dönüştürmüştür.

Ancak Büyük Bunalımın nedenleri konusunda öncelikle Monetaristlerin ve Keynescilerin görüşlerine, genel çizgileriyle değinilebilir.Her iki kuramsal çerçeve de Büyük Bunalımı, temelde toplam talebin azalmasının bir sonucu olarak yorumlar.Ne var ki Monetaristler ve Keynesciler bu dalgalanmanın ana kaynağının ne olduğuna ilişkin farklı görüşlere sahiptir.

Para Arzı Düşüşünün Büyük Bunalımdaki Rolü:Monetaristlerin Görüşü M.Friedman ve A.Schwartz 1963 yılında yayımlanan A Monetary History of the United States 1867-1960 adlı kitaplarında 1929 Büyük Bunalımının ortaya çıkmasını izlenen para politikasındaki yetersizliğe bağlamışlardır. Onlara göre, bu bunalım para arzındaki mutlak düşüşle yakından ilişkilidir.Amerikan Federal Rezerv Bankası’nın (FED’in), 1932 yılı sonuna kadar süren yaygın banka iflaslarını ve buna bağlı olarak para

stokundaki azalmayı önleyememesi bunalımın büyümesinde büyük bir rol

oynamıştır.

Gerçekten de 1929-1932 döneminde para arzı üçte bir oranından daha fazla geriledi (Parasız : 248). Bu gerileme, büyük ölçüde banka iflaslarının birsonucu olarak ortaya çıkmıştır.1929 Ekiminde borsanın çöküşü halkta büyük bir belirsizlik doğurunca, bankalardaki mevduatların çekilmesi yoğunlaştı.Bankalar mevduat sahiplerinin nakit çekişlerini karşılamaya

yeterli rezervlere sahip olmadıklarından iflas ettiler.Söz konusu iflaslarbankaların mevduatlarını yok ederek, para stokunun düşmesine yol açtı.Nevar ki banka iflasları, mevduat sahiplerinin güveninin ortadan kalkmasına ve bunun sonucu daha yüksek bir nakit-mevduat oranına neden olduğundan, para stokunun düşme üzerinde daha büyük etkisi oldu (Dornbusch-Fischer: 442). Ayrıca, iflas durumuna gelmemiş bankalar da mevduat sahiplerinin

olası taleplerine yönelik olarak mevduatlara göre ellerindeki rezervleri yükselttiler.Böylece nakit-mevduat oranı ve rezerv-mevduat oranındaki yükselmeler para çoğaltanının düşmesi sonucunu doğurdu.Friedman ve Schwartz (1963:407-419), FED’in mevduat sahiplerinin ani nakit talebini karşılayamayan bankaların kurtarılmasına ve dolayısıyla para arzındaki azalmayı gidermeye yönelik olarak bir politika uygulamadığını

belirtmektedirler.

Ayrıca, Eylül 1931’de İngiltere’nin altın standartlarından ayrılması kararına karşı FED, ABD’den altın çıkışını durdurmaya yönelik olarak reeskont oranını arttırdı.Bu uygulama da para arzında ek bir azalmaya neden oldu. Friedman ve Schwartz, sözkonusu azalmanın da banka iflaslarında yeni bir dalgaya yol açtığını vurgulamaktadırlar.Nitekim

Ağustos 1931 ile Ocak 1932 arasında 1860 banka daha iflas etti.

Dolayısıyla onlara göre, FED finansal sistemin çöküşünde önleyici bir rol üstlenebileceğini göremediği gibi, bu çöküşün boyut kazanmasına katkıda da bulunmuştur.Kendi ifadeleriyle, “ABD’deki Büyük Bunalım, özel girişime dayanan iktisadi sistemin istikrarsız bir sistem olduğunun değil, bir ülkenin parasal sistemi üzerinde büyük yetkilere sahip bir kısım insanın yanlış politikalar uyguladığında ne denli büyük bir yıkıma neden olabileceğinin bir örneğidir” (Friedman-Schwartz:300)

Yatırımların Düşüşünün Büyük Bunalımdaki Rolü:Keynescilerin Görüşü Keynesci yaklaşım monetarist görüşün tersine, ABD’de 1929-1932 döneminde para arzındaki azalmanın ekonomide bunalıma ve GSMH’nin düşmesine yol açtığını kabul etmemektedir.Bu yaklaşıma göre, GSMH’daki düşüş para arzında gerileme doğurmuştur.O yüzden para arzındaki azalma Büyük

Bunalımda önemli bir rol oynamamıştır.Nitekim Büyük Bunalım döneminde İngiltere ve Kanada’daki merkez bankaları,FED’nin tersine bankacılık sistemini desteklemişler ve bunun sonucu olarak,söz konusu ülkelerde çok az banka iflas etmiştir(Batra,1988:149)İngiltere ve Kanada merkez bankalarının bu önlemlerine karşın Büyük Bunalım döneminde her iki ekonomi de en az ABD ekonomisi kadar ağır zarara uğramış,üretim düzeyleri gerilemiş ve işsizlik oranları büyümüştür.

Öte yandan P.Temin,ABD’de Ekim 1929-Eylül 1931 döneminde deflasyonist bir parasal basınç olsaydı finansal piyasalarda bunun etkilerinin görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır (Temin, 1976). Ona göre, parasal basınç ekonomiyi derin bir deflasyona itecek kadar güçlü olsaydı,en azından kısa vadeli faiz oranlarında önemi oranda bir yükseliş görülmesi gerekirdi.Oysa bu dönemde ABD ekonomisinde kısa vadeli faiz oranlarında hiçbir yükselme gerçekleşmediği gibi,tersine İngiltere’nin eylül 1931’de altın standartından ayrılmasına kadar düzenli bir düşüş izlenmiştir.

Ayrıca P.Temin,1930 ve 1931’de nominal para stokunun yanında ekonomide fiyatların da düştüğünü,ancak reel fiyatlardaki düşme hızınınrn reel para stokundaki düşmeden daha çok olduğunu, dolayısıyla para arzının reel anlamda 1931 yılında 1929’dan daha fazla olduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Keynescilere göre ABD’de Büyük Bunalım’ın nedeni yatırımlardaki büyük düşüştür.Yatırımlardaki düşüş geliri azaltmıştır.Gelirdeki azalmaya bağlı olarak harcamalar gerilemiştir. Gelir ve harcamalardaki düşüş ekonomiyi büyük çaplı bir eksik istihdama sokmuştur. Yatırım yapmak çekici olmaktan çıkınca,firmaların ödünç alımları,dolayısıyla faiz oranları da düşmüştür.Faiz oranlarındaki düşüş hanehalkının daha az tasarruf yapmasına,buna karşılık daha fazla tüketmesine neden olmuştur.Faiz oranlarındaki düşme elde para tutmanın fırsat maliyetini azaltarak hanehalkının elinde tuttuğu para ankeslerinin artmasına neden olmuştur.Toplam harcamalardaki düşüş,yatırımlardaki azalma ile tüketimdeki artış arasındaki pozitif farka eşittir.Oysa toplam harcamalardaki düşüş gelecek dönemde daha az gelir düzeyi anlamına gelmektedir.Böylece hanehalkının gelirinin düşmesi daha az tüketmesine,dolayısıyla toplam harcamaların daha da azalmasına yol açacaktır (Parasız,1996: 250).

Keynescilere göre,ekonomide bu şekilde aşağı doğru gelişen sarmalı önlemek için hükümetler kendi harcamalarıyla yatırımlardaki azalmayı dengelemelidirler. Bu amaçla kamu harcamalarındaki artış,özel fon talebindeki azalışı gidermelidir. Oysa 1929-1932 döneminde ekonomideki bunalım nedeniyle vergi gelirlerinin de düşmesinin etkisiyle federal hükümet bütçesi açık vermekteydi (Dornbusch-Fischer,1998: 443). Bütçenin denleştirilmesinin gerekliliği düşüncesiyle bu dönemde vergi oranlarının arttırılması yoluna gidilmiştir. Keynesciler,hükümetin izlediği daraltıcı maliye politikasının 1929’daki Amerikan ekonomisindeki durgunluğun bunalıma dönüşmesinde çok önemi bir payı olduğunu düşünmektedirler.Çünkü onlara göre bu hatalı politikayla hanehalkının tüketiminin daha da kısılması durumu ortaya çıkmış, dolayısıyla GSMH daha da düşmüştür.

Keynesciler,ABD ekonomisinde 1929 sonrasında faiz oranlarının olabilecek en düşük düzeyde bulunmasının bir sonucu olarak,FED’in para politikası açısından önemli bir rol üstlenemeyeceğini belirtmektedirler(Dornbusch-Fischer,1998: 446). Yatırım talebinin faiz oranlarına tümüyle duyarsız olduğu böyle bir durumda,parasal genişleme toplam talebi ve üretimi uyarmada etkisiz kalacak,böylece Keynescilere göre bunalımın önlenmesinde en uygun politika genişleyici maliye politikası olacaktır.

Büyük Bunalımın Nedeni Olarak Servet Yoğunlaşması Görüş ABD’de 1929 sonrasında izlenen para ve maliye politikalarının ekonomideki durgunluğu bunalıma dönüştüren faktörler olup olmadığı, üzerinde çok tartışılan bir konudur.Çünkü XIX.yüzyılda ve XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde ABD ekonomisinde ortaya çıkan tüm önemli durgunluklarda da bu tür para ve maliye politikaları uygulanmıştır.Örneğin para politikası açısından bakıldığında,belirtilen dönemdeki her durgunlukta para arzı artışında bir gerileme gözlenmektedir (Friedman-Schwartz,1963). Öte yandan,hükümetler daha önceki her durgunlukta daraltıcı maliye politikası izleyerek, bütçeleri denkleştirmeye yönelik olarak vergileri arttırmaktaydılar.Ancak hükümetlerin bu yanlış politikaları daha önce önemi bir bunalım yaratmamasına karşın 1929’larda neden büyük bir bunalıma yol açtı?

Hint kökenli Amerikan iktisatçısı Ravi Batra,1929 Büyük Bunalımına yol açan asıl etkenin,ABD ekonomisinde 1920’lerden başlayarak giderek artan servet dağılımındaki büyük eşitsizlik olduğu düşüncesindedir (Batra,1988:152).

Batra’dan önce J.K. Galbraith da ABD’de 1929’daki gelir dağılımı eşitsizliğini,Büyük Bunalımı yaratan beş önemli etkenden biri olarak değerlendirdi.(Galbraith,1977:159-160).Öyleki Galbraith, gelir dağılımındaki bozukluk etkenini, diğer dört etken olan ;büyük şirket yapılarının kötü oluşunun, bankacılık sistemindeki zayıflığın,ABD’nin dış ticaret fazlası vermesinin ve ekonomi yönetiminin daraltıcı maliye politikalarına yönelmesinin getirdiği olumsuzlukların önünde ilk sırada ele almıştır.

Galbraith’e göre,1929’a gelindiğinde ABD’de nüfusun en zengin %5’i toplam gelirin yaklaşık üçte birini ele geçirmekteydi.Üstelik faizler,şirket karları ve rantlardan elde edilen kişisel gelirler, II.Dünya Savaşı’ndan sonra elde edilecek olan gelirin en az iki katına ulaşmıştı.Ona göre, sözkonusu bozuk gelir dağılımı, ekonomideki yüksek gelirli kesimin lüks tüketim gibi kısılması kolay harcamalara ve spekülatif yatırımlar yoluyla sermaye piyasasına yönelmesine, dolayısıyla ekonominin oynak etkilere açık olmasına yolaçmıştır. Galbraith, giderek artan spekülasyonun borsanın çöküşüne neden olduğu ve bu spekülasyonun başlamasında gelir dağılımı bozukluğunun yarattığı zengin bir grubun önemli bir rolü bulunduğu düşüncesindedir.

Ancak Batra, servet yoğunlaşması faktörüyle karşılaştırıldığında, gelir yoğunlaşmasının böylesine ağır bir bunalımda önemli bir etken olamayacağı düşüncesindedir.Çünkü ona göre, toplam servet düzeyi ulusal gelir büyüklüğünün her zaman çok üstünde olduğundan, bunalım yaratan asıl etken servet yoğunlaşmasıdır(Batra,1988:152).

ABD’de Servet Dağılımı Eşitsizliği

ABD’de 1920’lerde servet yoğunlaşması olağanüstü boyutlara ulaşmıştı.1900 yılında Amerikan ailelerinin %1’i ulusal servetin %26’sına sahipken, 1922’de bu oran %31.6’ya ulaşmıştı. Büyük Bunalımın başladığı yıl olan 1929’da ise sözkonusu oran %36.3’e yükselmişti. 1929 yılında gerçekleşen bu olağanüstü servet eşitsizliği oranına ABD tarihinde başka hiçbir yıl ulaşılamamıştır.1933 yılında ise servetlerin ortadan kalkmasına yol açan Büyük Bunalımın doğal bir sonucu olarak, bu oran %28.3’e inmiştir (Batra,1988:153)

1920’lere girilirken zaten yüksek düzeyde olan servet yoğunlaşması oranının çok kısa bir sürede olağanüstü bir düzeye çıkmasının arkasındaki en temel faktör, 1920’lerde izlenen vergi indirimlerine yönelik yanlış maliye politikalarıdır.Gerçekten de 1921, 1924, 1926 ve 1928 yıllarında hükümetin vergileri düşürmesi büyük şirketlerin ve yüksek gelirli kesimlerin lehine büyük bir servet eşitsizliğine neden olmuştur.Batra, Keynescilerin de belirttiği gibi 1930’ların başında izlenen vergileri arttırmaya yönelik maliye politikalarının yanlış olduğunu, ama asıl yanlışın 1920’lerde uygulanan vergileri düşürmeye yönelik maliye politikaları olduğunu vurgulamaktadır (Batra,1988:162).Bu vergi politikaları ona göre, servet yoğunlaşması yaratarak Büyük Bunalımın tohumlarını ekmiştir.

Toplam talebin bir şekilde azalmasıyla GSMH’nin düşmesi ya da GSMH artışının işgücündeki artışın altında kalmasıyla işsizlik oranının yükselmesi, ekonomide bir durgunluk yaratır.Batra, ekonomideki bu durgunluğa ancak bir finansal çöküşün eşlik etmesi halinde bunalımın ortaya çıkabileceği düşüncesindedir.

Nüfusun en zengin %1 grubu içinde yer alan Amerikan ailesinin ulusal servetteki payının 1929’da %36.3 ‘e yükselmesi, bir finansal çöküşü kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü servet yoğunlaşmasında ortaya çıkan olağanüstü artış, ekonomide iki olumsuz etki yaratır.Bunlardan ilki, riskli krediler veren bankaların sayısının artışıdır.Diğeri ise spekülatif yatırımların çoğalmasıdır.

Bankaların Riskli Kredilerinde Artış

ABD’de 1920’letrde Bankacılık Sisteminde büyük sermayenin ekonomiyi kendi denetimine almasının önüne geçilmesi amacıyla, farklı ölçeklerde çok sayıda banka bulunmaktaydı Örneğin, 1920 yılında ABD’de şube ve ajanslar dışında, 30 189 banka bulunmaktaydı(Ulutan , 19557:135).Dolayısıyla bu çok sayıdaki banka arasında mevduat ve kredi açısından büyük bir rekabet yaşanmaktaydı.

Batra’ya göre, servet yoğunlaşmasının artmasıyla ekonomide çok az özkaynağı olan ya da hiç olmayan kişilerin sayısı yükselir.Bu tür kişilerin borç alma gereksinimi zenginlerinkinden çok daha fazla olduğundan, genel olarak kredi talebi de yükselecektir (Batra,1988:155).Öte yandan çoğunluğu oluşturan düşük gelirli grupların özkaynakları bu durumda daha da azaldığından, bankalardan kredi alanların güvenilirliği de düşmüştür. Bankaların finansal yapılarının sağlam kalması için riskli kişilerin kredi taleplerini kabul etmemeleri gerekir..Ancak kredi saygınlığının genel olarak ortadan kalktığı bir ortamda bankalar titiz davranamazlar.Sonu belirsiz, riski yüksek kredilerin artışı Batra’ya göre, sermaye yoğunlaşmasının doğal bir sonucudur (Batra,1988:156)

Gerçekten de1920’lerde ABD’de bankalar üretim kesiminin yanısıra, tüketici kredilerini de arttırmaktaydılar.Bundan daha da önemlisi, önce arsa sonra da borsa spekülasyonuna yönelik olarak bankaların verdikleri kredilerdeçok büyük oranlı bir artış olmuştur.ABD’de ticari bankaların toplam kredileri, 1921 ortasında 23 milyon dolarken 1929 ortasında 30 milyardolara çıkmıştır.Ancak bu toplamın içinde yer alan borsada hisse senetlerini marjlı satan aracılara (brokerlara) verilen, başka deyişle spekülasyona giden krediler çok daha büyük oranda artarak 1921 sonunda 810 milyon dolarken, 1929 başında 2.5 milyar dolara yükselmişti (Galbraith,1977:72).Böylece 1929, hem servet yoğunlaşmasının hem de riskli banka kredilerinin en yüksek olduğu yıl olmuştur.

Bankacılık sistemi ve dışından gelen kredilerle beslenen borsada alıcı, hisse senedini genellikle %10 marjlı olarak alıyor ve bu senedin tümhaklarını elde ediyordu.Ancak hisse senedinin toplam tutarını ödememekamacıyla bunu borsadaki aracıya güvence olarak bırakıyordu.Başka bir deyişle alıcı, vermiş olduğu marjın üstündeki kısmı aracıdan borç almış oluyordu.Hisse senetlerinin fiyatları yükseldiğinde alınan kredi sabit kaldığından, alıcılar hisse senetlerinin değerlerinde bu artıştan da yararlanmaktaydılar.Aracıların finansman kaynağı ise büyük ölçüde bankacılık sistemi ve dışından aldıkları kredilere dayanmaktaydı.

Marjlı hisse senedi alımına yönelik kredilere %12 düzeyinde faiz oranı uygulanması, ABD’deki ticari bankalar için bu alanı olağanüstü çekici kılmaktaydı.Çünkü ticari bankalar FED’den %5 ile borç alma olanağına sahiptiler ve bu olanağı da sonuna kadar kullandılar.Bu çerçevede

Galbraith, o dönemde ticari bankaların borsa spekülasyonuna yönelik riskli

kredilerinin FED tarafından finanse edilmesini büyük bir yanlış olarak

değerlendirmektedir (Galbraith,1990:217).

Batra, servet dağılımındaki eşitsizliğin büyümesi ile birlikte bankaların

verdiği riskli kredilerin de arttığını, bununsa banka iflasları

olasılığını yükselttiğini belirtmektedir (Batra, 1988:156). Gerçekten de

riskli banka kredilerinin şişirdiği borsa spekülasyonu balonunun

patlamasıyla ABD’de çok sayıda banka iflas etmiştir. 1929 yılında 659

banka, 1930 yılında 1352 banka 1931’de ise 2294 banka faaliyetlerini

durdurdu (Galbraith,1990:238).Bu iflasların büyük çoğunluğu küçük ölçekli

bankaları kapsamakla birlikte, 200 milyon dolarlık mevduat hacmi olan Bank

of United States gibi büyük bankalardan da batanlar olmuşur.

ABD’de banka iflasları artınca, banka parasının azalmasına bağlı olarak

ekonomide para arzı düşmüştür.Para arzındaki bu düşüşle birlikte, batan

bankalardaki mevduatlarını yitirenlerin harcamalarının ve genelde sermaye

kazançlarının da azalmasıyla toplam talep ve üretimde büyük düşüşler

ortaya çıkmıştır.Nitekim 1929 yılında 87.4 milyar dolar olan ulusal gelir,

1932’ye gelindiğinde 41.7 milyar dolara düşmüştü

(Galbraith,1977:227).Ancak bu mekanizma tersine doğru da çalışmıştır.İflas

eden bankalar ekonomiyi geriletirken, diğer yandan GSMH’nin ve fiyatların

düşmesi de kredi taleplerini azaltarak ve alınan kredilerin geri

ödenmesini olanaksız kılarak yeni banka iflaslarına yolaçmıştır.

Borsadaki Spekülatif Yatırımlarda Artış

Servet yoğunlaşmasının riskli krediler veren bankaların sayısını

çoğaltmasının dışında ekonomideki diğer olumsuz etkisi, spekülatif

yatırımlarda yarattığı artıştır..Servet eşitsizliği büyüdükçe, zenginlerin

giriştiği riskli yatırımlarda yükselme ortaya çıkar.Çünkü Arrow-Pratt

varsayımının da gösterdiği gibi, insanlar zenginleştikçe riskli

yatırımlardan kaçınmamaya başlarlar.Zenginlerin spekülatif yatırımlarla

kolay kazançlar elde ettiğini gören toplumun diğer kesimleri de ekonomide

doğan güven ve iyimserlik havası içinde onları izlemeye çabalarlar.Bu

göreli olarak düşük gelirli kesimler yaptıkları spekülatif amaçlı

yatırımları için doğal olarak, yoğun biçimde kredi talebinde

bulunacaklardır. Dolayısıyla spekülatif yatırımların kredi desteğiyle

birlikte nüfusun normalde bu tür risklerden kaçınan kesimlerine de

yayılmasıyla, kazanç spekülasyonu “çılgınlık” ya da “balon” denebilecek

bir içerik kazanır.Buradaki “çılgınlık” kavramı sözkonusu yatırımlardaki

bir mantık yoksunluğunu, “balon” ise bir patlama olasılığını, yani

spekülatif kazançların bir sonunun olabileceğini

vurgulamaktadır.Galbraith’ın da belirttiği gibi, borsada spekülasyon

kazançların sürebilmesi, marjlı hisse senetlerine olan talebin

kesilmemesine bağlıdır (Galbraith,1977:38).Aksi durumda, hisse

senetlerinin alıcıları tükendiğinde ve fiyatların yükselmesi durduğunda

ise onlara marjlı olarak sahip olmanın herhangi bir avantajı kalmayacak ve

toplu satımlar başlayacaktır.Bu da kaçınılmaz olarak bir finansal çöküş

yaratacaktır.

Buna karşılık, Batra’nın da belirttiği gibi, servet eşitsizliğinin

olmadığı bir ekonomide spekülasyon çılgınlığı başlayamaz

(Batra,1988:158).Bunun nedeni, yüksek ancak riskli bir getiri beklentisine

yatırım yapmayı başlatabilmenin , yitirmekten çekinmediği parası olan

büyük servet sahibi bir kesimi gerektirmesidir.

ABD’de 1920’lerin ortasında ilk büyük spekülasyon dalgası Kaliforniya ve

özellikle Florida’daki arsa spekülasyonu üzerinde olmuştur.Giderek şişen

arsa spekülasyonu balonu 1926 sonbaharındaki Florida’yı vuran iki kasırga

ile patlamış ve 1925’te Miami’de bir milyar 66 milyon dolara ulaşan arsa

spekülasyonu ile ilgili banka işlemleri tutarı 1928 yılında 143 milyon

dolara inmiştir (Galbraith,1977).Florida’daki arsa spekülasyonu, daha

sonra ABD’ni sarsacak olan borsa spekülasyonuna göre daha küçük çaplı

olmasına karşın Amerikan insanının o dönemdeki kısa zamanda zengin

olabileceğine ilişkin iyimser inancı nı yansıtması açısından ilginç bir

deneyimdir.

Yine 1920’lerin ortasında başlayan borsadaki spekülatif yatırımlar ise

arsa spekülasyonuna göre çok daha büyük boyutlu olmasının bir sonucu

olarak, ABD ekonomisinde bunalım yaratan bir finansal çöküşe neden

olmuştur.

ABD ekonomisinde 1921-1925 arasında üretim %26 artarken ücret gelirleri

yalnızca %14 oranında artmıştı.Diğer yandan üretkenlik ve satın alma gücü

endekslerinde de benzer karşıtlık görülmekteydi.1913:100 iken;1921’de 113

olan üretkenlik endeksi 1925’de 130’a çıkarken,buna karşılık satın alma

gücü endeksi 1921’de 108 iken 1925’de ancak 120’ye

çıkabilmişti(Langlois,2000:129-130).Rakamlardan da görüldüğü gibi,bu

dönemde üretim ve verimlilikteki artışlarla ücret gelirleri artışı

arasında ortaya çıkan uçurum,ücret gelirleri dışındaki faktör gelirlerinde

büyük bir artış olduğu anlamına gelmekteydi.Ellerinde büyük gelirler ve

servetler toplanan ABD ekonomisindeki zengin kesim,bunları toplam talebi

aşmaya başlayan üretim yerine,borsaya yönelterek bir spekülatif

hareketlenmenin başlatıcısı oldu.

Borsadaki hisse senetleri fiyatları 1921 yılından başlayarak çok hızlı bir

yükselme gösterdi. Örneğin, (1935:100 iken) 1921’de 58 olan global

gösterge Eylül 1929’da 238’e çıkmıştı.Aynı şekilde, endüstri senetleri ise

1921’de 47 iken Eylül 1929’da 195’e yükselmişti (Galbraith,1977:125).

Ancak hisse senetlerine yönelimin temelde spekülatif karakterli olduğu,

bu fiyat artışlarından daha çok demiryolu ve kamu hizmeti senetleri

fiyatlarındaki artış göstergeleri incelendiğinde daha iyi

görülecektir.1921 durgunluğunda en çok değer yitiren hisse senetlerinden

olan demiryolu senetleri fiyatları göstergesi 1921’de 164 iken 1929

Eylül’ünde 446’ya çıkmıştı.1921’de bir başka çok değer yitiren kamu

hizmeti senetleri de benzer dönemde beş kattan fazla değerlenmişti.Bu

örneklerin de gösterdiği gibi hisse senetlerine yatırım yapanlar

kararlarını, ekonominin geleceğine yönelik olarak değil, kısa vadeli

sermaye kazançlarını ençoklaştırmaya yönelik almaktaydılar.Aynı şekilde,

otomobil üretiminin ve talebinin olağanüstü boyutlara çıktığı bir

ekonomide, onun demode bir alternatifi durumuna düşen demiryollarına

ilişkin hisse senetleri fiyatlarındaki yüksek artış hızı da borsaya

yönelik yatırımın spekülatif karakterini açık biçimde göstermektedir.

Hisse senetlerindeki hızlı fiyat artışlarındaki spekülatif yönün bir başka

görünümü de hisse senetlerinin büyük bölümünün aracılar tarafından

sağlanan yüksek faizli vadesiz kredilerle %10’luk marjlı biçimde satın

alınmasıdır.Bu yöntemle alıcı, aracıya sadece marj kadar ödemede bulunuyor

ve senedi güvence olarak bırakarak geri kalan kısmı için ondan kredi

edinmiş oluyordu.Bu senet alışlarının spekülatif özelliğinin bir sonucu

olarak, alıcılar sadece senetlerin fiyat artışlarından yararlanmayı

amaçladıklarından yüksek kredi faizlerini dikkate almıyorlardı.

Borsadaki yatırımlarını spekülatif yönsemeli olduğunun bir başka kanıtıysa

borsadaki hisse senetleri fiyatlarına ilişkin global gösterge dört kat

artarken, aynı dönemde ABD ulusal gelirinin ancak üçte bir oranında

artabilmiş olmasıdır (Langlois,2000:130).

Aynı şekilde ,1925’de sanayi üretimi endeksi ile hisse senedi değer

endeksi hemen hemen aynı düzeydeyken,daha sonraki yıllarda bu iki endeks

birbirinden tamamen kopmuştur.İki endeks arasındaki hisse senedi değer

endeksi lehine olan fark giderek açılarak,1921 yılına gelindiğinde

spekülasyon çılgınlığının boyutunu yansıtırcasına en yüksek düzeye

çıkmıştır. Nitekim 1925:100 iken, 1929 yılında hisse senedi değer endeksi

220’yi aşarken,sanayi üretimi endeksi ise ancak 117’ye

ulaşabilmişti(Langlois,2000:130).

Hisse senedi fiyatlarının yanısıra, alınıp satılan senet miktarı da

zamanla çok fazlalaştı.Borsada günlük alış satış miktarının bir milyona

ulaşması şaşırtıcı bulunurken, 1928 yılına gelindiğinde alış satış artış

hızı olağanüstü bir düzeye çıktı.12 Mart 1928’de New York Borsasında

alınıp satılan hisse senedi miktarı 3 875 910’a yükseldi.Bu miktar 12

Haziran 1928’de 5 053 000’e, 20 Ekim 1928’de ise 6 503 000’e çıkmıştı

(Galbraith,1977:84).Alım satım miktarlarındaki sözkonusu dikkate değer

artış hızı, hisse senedi alanların tek amaçlarının bu senetlere sahip

olmak değil, kısa sürede büyük kazançlar elde edebilmek olduğunun bir

göstergesi biçiminde yorumlanmalıdır.Hisse senedi alım satım miktarlarında

aydan aya ortaya çıkan büyük artış, aynı zamanda 1928 yılında spekülasyon

balonunun patlama sürecine girdiğini de göstermektedir.

Borsa Spekülasyonunda Federal Rezerv Bankasının Konumu

Borsadaki özellikle marjlı hisse senetlerine yapılan spekülatif yatırımlar

ticari banka kredileriyle destekleniyordu.Özellikle New York bankaları bu

kredilerin finansmanı için New York Federal Rezerv Bank’tan kredi

almaktaydılar.Ancak FED’in 1927 sonrasındaki kimi uygulamaları borsadaki

spekülasyonu körükleyici olmuştur.Örneğin,1927 baharında İngiliz,Alman ve

Fransız Merkez Bankalarının ülkelerinden sermaye çıkışını önlemek amacıyla

FED’den reeskont oranını indirme talebinde bulundular.FED bu talebi

benimseyerek reeskont oranını %4’den %3.5’a indirdi.Ardından da açık

piyasa işlemleriyle ticari bankalardan 340 milyon dolarlık devlet tahvili

satın aldı (Kindleberger,1986 : 66). FED’in, ticari bankaların kredi

verebilecek düşük maliyetli kaynak bulmasına ve rezervlerini

arttırmalarına olanak sağlayan bu iki kararının borsadaki spekülasyona

ivme kazandırdığı söylenebilir.

Marjlı hisse senetlerine uygulanan borç faiz oranlarının yüksekliği,sadece

ticari bankaları değil,başta ticaret ve sanayi şirketleri olmak üzere

çeşitli kuruluşları borsadaki aracılara (brokerlara) kredi vermeye

yöneltti. Şirketlerin bu kredilerinin kaynağı geniş ölçüde,döner

sermayeleriydi. Öyle ki bankalardan alınan ticari kredilerin de borsadaki

aracılara borç olarak verilmesi görülebilmekteydi. 1929’a gelindiğinde

banka dışı kişi ve kuruluşların hisse senedi piyasasındaki aracılara

verdikleri borç miktarı tüm bankaların verdiği borç miktarına

ulaşmıştı.Banka dışı kişi ve kuruluşların da borç verme sürecine

katılmasıyla borsadaki aracıların spekülatörlere verdiği borçlar giderek

yükseldi. Bu borç tutarı 1926’da 2.5 milyar dolarken,1928 yılı sonunda 6

milyar doları bulmuştu (Galbraith, 1977:93).

Borsadaki spekülasyon balonunu giderek şişiren bu borç akımına karşı FED

etkili önlemler getiremedi.Örneğin,elindeki temel denetim araçlarından

biri olan açık piyasa işlemlerinden yeterince yararlandığı söylenemez.Bu

çerçevede FED elindeki devlet tahvillerinin satışı yoluyla piyasadaki

paranın steril hale getirilmesi olanağını kullanamadı.FED’in bu çekimser

tavrının altında büyük ölçüde,spekülatif hareketlerin dışındaki

piyasaların olumsuz yönde etkilenebilecekleri kaygısı yatmaktaydı.

FED’in açık piyasa işlemleri dışındaki ikinci önemli kontrol aracı olan

reeskont oranlarının yükseltilmesi politikası da etkisiz kaldı.1928

yılından başlanarak borsadaki hisse senedi değerlerinde çok yüksek oranlı

artışlar ortaya çıktığı için,ancak reeskont oranlarında aşırı bir yükselme

gerçekleşirse spekülasyona giden krediler azalabilir,dolayısıyla

spekülasyonun hızı kesilebilirdi.Ne varki FED,ekonominin diğer

sektörlerinin bu yüksek faiz oranından olumsuz etkileneceği gerekçesiyle

reeskont politikasını uygulamaya sokamadı.FED,%5 olan reeskont oranını

%6’ya çıkarabilmeyi bile ancak 1929 yılının yaz sonunda gerçekleştirebildi

ve nitekim bu kararın hisse senetlerine yönelik spekülatif kredilerin

azalmasında hiçbir etkisi olmadı(Galbraith,1977::95)

Galbraith’a göre üzerinde asıl durulması gereken,borsadaki hisse

senetlerine yönelik spekülasyonu önlemede FED’in elindeki politika

araçlarının yetersizliğinden daha çok,onun bu konudaki istekliliğinin olup

olmadığıdır.Galbraith,FED’,in borsadaki spekülasyonu önlemede istekli

olmadığı görüşündedir.1929 yılına girildiğinde en önemli federal rezerv

bankası konumundaki New York Federal Rezerv Bankası’nın iki tepe

yöneticisinin(George L. Harrison ve Charles E. Mitchell)borsadaki

spekülasyondan yararlananlardan olmaları, Galbraith’e göre FED’in bu

isteksiz tavrının önemli bir nedenidir(Galbraith,1990:223)

Nitekim Galbraith,1929 başında borsadaki hisse senedi satışlarındaki marj

oranını belirleme yetkisini FEDin üstüne alarak bu oranı %10lardan %75

civarına çıkartması halinde, çoğu spekülatörün elindeki hisse senetlerini

satmasını gerektireceğinden ya da yeni alışlarını

azaltacağından,spekülasyon balonunun patlamasının önlenebileceği

düşüncesindedir (Galbraith, 1977:97). Oysa FED, hisse senedi satışındaki

marj oranının kendisi tarafından belirlenmesi yönünde bir yasa çıkarılması

için Kongrede herhangi bir girişimde bulunmadı. Bu konudaki yetkiye

FED,ancak New Deal döneminde 1934’de kavuşmuştur.

Ancak bir başka açıdan bakıldığında,Galbraith’ın FED tarafından marj

oranlarının %75’e çıkarılmasıyla spekülasyon balonunun inebileceği görüşü

tartışmalıdır.Çünkü böyle bir kararın yarattığı likidite sıkıntısıyla

birlikte sat emirlerinin artışının, spekülasyon balonunun 24 Ekim

öncesinde patlamasına yol açabileceği düşünülebilir.Dolayısıyla FED’in

marj oranlarını arttırma yetkisini kullanmasının hisse senedi piyasasında

etki yaratabilmesi ,ancak spekülasyon balonunun daha şişmeden devreye

girmesiyle mümkün olacaktır.

1929 Ekim sonundan daha önce ABD ekonomisinde durgunluk belirtilerinin

ortaya çıktığı görülmektedir.Haziran 1929’da 126 olan sanayi endeksi, ekim

ayına gelindiğinde 117’ye düşmüştü(Galbraith;1977:132).1929 Ekim sonunda ise spekülasyon balonunun patlamasıyla ABD’de sermaye piyasası çöktü.Spekülasyon balonunun patlamasının en önemli nedeni bazı spekülatörlerin ekonomideki durgunluk işaretlerini izleyerek satışa geçmeleridir.Bu davranış bir zincirleme tepkime doğurarak, öteki hisse senedi sahiplerini de satmaya yöneltmiş ve senet değerlerinin düşmesine yolaçmıştır.Bunun sonucu ise borsadaki aracıların hisse senetlerindeki marj oranlarını yükselterek, spekülatörlere verdikleri kredileri

azaltmalarıdır.Hisse senedi değerindeki düşmenin sürmesinin yanısıra, marj oranlarındaki bu artma ise nakit ihtiyacı doğurduğundan, spekülatörlerin elllerindeki hisse senetlerinin daha büyük bir kısmını satmasına yol açmıştır.Gerçekten de New York borsasında 1929 Eylülünde 5 milyon civarında olan hisse senedi satış miktarı, 21 Ekim’de 6 milyonu geçti.24 Ekim perşembe günü satış miktarı yaklaşık 13 milyona, 29 Ekim salı günü ise üstelik satılamayan çok sayıda senede ve % 90’ lara varan değer kayıplarına rağmen 16.5 milyona ulaştı.Bu sonuçlar, hisse senedi değerlerinin dibe indiğini, başka deyişle borsanın çöktüğünü göstermekteydi (Kindleberger,1986:127).

Sonuç ve Türkiye Ekonomisi İçin Çıkarsamalar

ABD’de 1920’lerde gerçekleştirilen vergi indirimleriyle artan yüksek servet yoğunlaşması, finansal çöküş yaratan borsadaki spekülasyon çılgınlığının ve batışıyla ekonomide para arzının, dolayısıyla üretimin olağanüstü düşmesine yol açan bankacılık sistemindeki güçsüzlüğün önemli bir nedenidir.ABD ekonomisinde en yüksek servet yoğunlaşmasının gerçekleştiği 1929 yılında, aynı zamanda bankacılık sistemindeki riskli

krediler de en yüksek düzeydeydi.Bu iki faktörün şişmesine ivme kazandırdığı borsadaki spekülasyon balonunun 24 Ekim 1929’da patlamasıyla ortaya çıkan finansal çöküş, ekonomideki durgunluğu bunalıma dönüştürmüştür.Çünkü borsadaki çöküşle birlikte, Bankacılık Sistemi de bir yandan verdiği spekülatif kredilerin geri ödenememesi, diğer yandan doğan güvensizlik ortamında yoğun mevduat

çekişleri nedeniyle krize girince, ABD ekonomisinde önemli bir para stoğu

açığı ortaya çıkmıştı.Bankacılık krizi ve hisse senedi değerlerinin dibe

vuruşu, hem şirketlerin yatırım fonu kaynaklarında hem de yüksek gelirli

kesimin sermaye kazançlarının ortadan kalkmasıyla tüketim düzeyinde büyük

düşüşlere neden olmuş, dolayısıyla ekonomideki durgunluk yerini bunalıma

bırakmıştır.

ABD’deki servet yoğunlaşmasının neden olduğu 1929 finansal çöküşünün

durgunluğu bunalıma dönüştürmesine ilişkin çözümleme ister istemez Türkiye

deneyimi üzerinde düşünmek gerekliliğini gösteriyor.Gerçekten de sağlıklı

istatistikler olmamakla birlikte, Türkiye’de 1980 sonrasında izlenen (ya

da izlenemeyen) vergi politikalarıyla ivme kazanan servet yoğunlaşmasının

hem döner sermayeleriyle ve hatta yatırım sermayeleriyle reel sektörü de

içine çeken spekülatif plasmanlardaki artışla hem de Kasım 2000’de patlak

veren bankacılık sistemindeki krizle Türkiye ekonomisindeki durgunluğun

bunalıma dönüşmesindeki payı araştırılmaya değer gözükmektedir.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA