İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2226511 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

ENDÜSTRİ DEVRİMİ

Kategori Kategori: Ekonomik | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 1423 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 17 Nisan 2007 18:31:00

Endüstri Devrimi ile, yani İngiltere ile başlayalım. İlk bakışta bu, kaprisli bir hareket noktası gibi görünmektedir;

ENDÜSTRİ DEVRİMİ

 

Endüstri Devrimi ile, yani İngiltere ile başlayalım. İlk bakışta bu, kaprisli bir hareket noktası gibi görünmektedir; çünkü bu devrimin yansımaları, ele aldığımız dönemin sonlarına dek (İngiltere dışında) kendini açık ve yanılmaz bir biçimde hissettirmedi. Devrimin yansımaları, 1830-1840 civarlarında duyulmaya başlandi. Ancak 1830’larda yazin ve sanatlar, kapitalist toplumun yükselişiyle, (Carlyle’nin deyişiyle) para baginin, amansiz bir altin ve degerli kagit baginin dişinda bütün toplumsal baglarin ufalandigi bir dünyayla açikça meşgul olmaya başlamişlardir. Bu yükselişin en olaganüstü yazinsal aniti olan Balzac’in İnsanlık Komedisi, bu on yıllara aittir. Endüstri Devrimi’nin toplumsal etkileri üzerine resmi ve gayri resmi büyük bir yazın selinin ortaya çıkışı (İngiltere’de Bluebooklar ve istatistik araştırmaları, Villermé’nin Tableau de l’état physique et moral des ouvriers’i, Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu, Belçika’da Ducpetiaux’un yapıtı, Almanya’dan İspanya’ya ve ABD’ye kadar [Endüstri Devrimi karşısında dehşete kapılan ya da kederlenen yığınla gözlemcinin çalışması), 1840’lara kadar gerçekleşmedi. Yine, Endüstri Devrimi’nin çocuğu olan proletaryanın ve artık kendi toplumsal hareketleriyle birleşmiş Komünizm in -Komünist Manifesto’nun hayaletinin- kıtanın her yanını arşınlaması, 1840’lara kadar gerçekleşmedi. Endüstri Devrimi adı bile, Avrupa üzerindeki görece gecikmiş etkisini yansıtmaktadır. Bu şey, İngiltere’de adından önce de vardı. İngiliz ve Fransız sosyalistlerinin -bunlar daha önce benzerleri olmayan gruplardı-, muhtemelen Fransa’nın siyasal devrimiyle benzeşim kurarak onu icat etmeleri 1820’leri buldu.         

Buna karşin, Endüstri Devrimi iki nedenden dolayi öncelikle ele alinacaktir. Birincisi; o, Bastille’e saldirilmadan önce patlak vermişti; ve ikincisi, o olmadan, ele aldığımız dönemin tanıdık simalarını ve olaylarını üzerinde taşıyan tarihin gayri şahsi kabarışını, ritminin karmaşık düzenini anlamamız olanaksızdır.

‘Endüstri Devrimi patlak verdi’ ifadesi; 1780’ler gibi bir tarihte ve insanlık tarihinde ilk kez, toplumların kendi üretici güçlerinin yarattığı zincirlerden kurtulması anlamına gelmektedir. Bundan böyle üretici güçler, durmadan, hızla ve bugüne dek sınırsız bir biçimde insan, mal ve hizmet artışı gerçekleştirmeye muktedir olacaktı. İktisatçılar, buna teknik olarak ‘kendini besleyen bir büyümenin kalkış noktası’ adını vermektedir. Şimdiye dek hiçbir toplum, endüstri öncesi bir toplumsal yapının, noksan bir bilim ve teknolojinin, bunun sonucunda da kıtlığın ve ölümün üretime dayattığı çerçeveyi kıramamıştı. Bu görüngüyü daha önce değilse bile İ.S. 1000 yıllarına kadar geri götürmek mümkündür. Ve önceki -on üçüncü, on altıncı yüzyılda ve on yedinci yüzyılın son on yıllarında-, ördek yavrularının beceriksizce kanat çırpışlarına benzer biçimde sıçrama çabaları, ‘endüstri devrimi’ adıyla yüceltilmiştir. On sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kalkış için hız toplama süreci öylesine açıkça görülebilmektedir ki eski tarihçilerde Endüstri Devrimi’ni 1760’a kadar geri götürmek gibi bir eğilim gözlenmekteydi. Fakat özenli bir araştırma, pek çok uzmanı, belirleyici on yıl olarak 1760’lan değil, 1780’leri seçmek durumunda bırakmıştır; çünkü bilebildiğimiz kadarıyla, ilgili bütün istatistik kanıtlar, ‘kalkış’ a damgasını vuran ani, keskin, neredeyse dikine bir yükselişin ancak o tarihlerde ortaya çıktığını göstermekteydi. Deyim yerindeyse ekonomi, uçuşa geçmişti.

 

Endüstri Devrimi, aslında bir başlangıcı ve bir sonu olan bir olay değildi. Ne zaman tamamlandığını sormak saçmadır; çünkü onun özü, o tarihlerden sonra devrimci değişimin bir kural halini almasıydı. Hala da sürmektedir; çok çok, bu ekonomik dönüşümlerin, varolan teknikler içersinde istediği her şeyi üretmeye yetenekli esastan endüstrileşmiş bir ekonomiyi, teknik dille ‘olgun bir endüstri ekonomisi’ ni  yerleştirecek kadar ileri gidip gitmediklerini sorabiliriz. Fakat Devrimin kendisine, ‘kalkış’ dönemine, bu gibi konularda olabileceği kadar bir kesinlikle, 1780’den 1800’e kadar ki yirmi yıl içersinde bir tarih vermek mümkündür; yani, biraz daha önce olmakla birlikte Fransız Devrimi’ yle çağdaştır.

Nereden bakılırsa bakılsın, bu, en azından tarımın ve kentlerin icadından bu yana dünya tarihinde gerçekleşmiş en önemli olaydı ve başım İngiltere çekmekteydi.

    İngiltere’nin ilerlemesi nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, bilimsel ve teknolojik olmadığı kesindir. Fransa, doğa bilimleri açısından hemen hemen kesin biçimde İngiltere’nin önündeydi; İngiltere’de reaksiyon bilime kuşkuyla bakarken, Fransa’da Fransız Devrimi bilimi teşvik ettiğinden, her halükarda matematik ve fizikte Fransız Devrimi’nin çok keskin biçimde vurguladığı bir üstünlüktü bu. Hatta İngiltere toplum bilimleri bakımından da, iktisadi esas olarak Anglo-Sakson bir konu haline sokan -ve büyük ölçüde de öyle kalmasını sağlayan- o üstünlükten henüz çok uzaktı; fakat burada Endüstri Devrimi İngilizleri tartışmasız biçimde ilk sıraya yerleştirdi. 1780’lerin iktisatçıları, Adam Smith’i, ama aynı zamanda da belki de daha çok yararlandıkları Fransız fizyokratlarını ve milli gelir hesapçılarını, Quesnay’i, Turgot’u, Dupont de Nemours’u ve belki de bir iki İtalyan’ı da okurlardı. Fransızlar, -İngiltere’de tasarlananlarından çok daha karmaşık bir yapıya sahip- Jacquard dokuma tezgâhı (1804) gibi daha özgün yenilikler ve daha iyi gemiler yapmışlardı. Almanlar, İngiltere’de benzeri bulunmayan Prusyalı Bergakaclemie gibi teknik eğitim kurumlarına sahipti ve Fransız Devrimi de benzersiz ve etkileyici bir kurum olan Ecole Polytechnique’i oltaya çıkarmıştı. Eksiklikleri ve kusurları, asık yüzlü köy okulları ve parlak, çalışkan, yükselmek isteyen, usçu (James Watt, Thomas Telford, Loudon McAdam, James Mill gibi) gençleri ülkenin güneyine gönderen Kalvinci İskoçya’nın sofu, çalkantılı, demokratik üniversiteleriyle bir ölçüde dengelense de, İngiliz eğitim sistemi tatsız bir şaka gibiydi. Anglikan eğitim sisteminden dışlanmış muhalif mezheplerin kurdukları Akademiler hariç, tıpkı miskin devlet ya da gramer okulları gibi, yegane İngiliz üniversiteleri olan Oxford ile Cambridge’in de düşünsel bakımdan hiçbir değeri yoktu. Ayrıca İngiliz eğitim sistemi mezhep çekişmelerinden hiçbir zaman başını alamamıştır. Toplumsal korkular yüzünden, yoksulların eğitim görmesi de desteklenmiyordu.

 

Şansa bakin ki, Endüstri Devrimi’ni yapmak için fazla bir düşünsel incelik gerekmiyordu. Devrimin teknik yenilikleri (uçan mekik, iplik, büküm aleti, masura makinesi) son derece gösterişsizdi ve kendi atölyelerinde deney yapan zeki zanaatkarlarin ya da dogramacilarin, fabrika işçilerinin ve çilingirlerin faaliyet alanini hiçbir biçimde aşmiyordu. Hatta James Watt’in buhar makinesi (1784) gibi Devrimin bilimsel bakimdan en karmaşik aygiti bile, bu yüzyilda bilinmekte olan fizikten daha fazlasini gerektirmiyordu -buharli makineler kurami, ancak 1820’lerde Fransiz Carnot tarafindan expostfact [iş olup bittikten sonra, geriye dönük olarak] geliştirilmişti- ve çogunlukla madencilikte olmak üzere buharli makinelerin kullanilmaya başlanmasi için bu kurama dayanilmişti. Gerekli koşullar varoldugunda, Endüstri Devrimi’nin teknik yenilikleri de, (belki kimya endüstrisi dişinda) kendi kendilerine ortaya çiktilar. Ancak bu, ilk endüstricilerin bilimle ve onun pratik yararlarini araştirmakla hiç ilgilenmedikleri anlamina gelmez.

 

Ancak bu gerekli ve uygun koşullar [bir tek], bir kralın ilk kez halkı tarafından resmen yargılanması ve idam edilmesinin, özel kar ile ekonomik gelişmenin devlet politikasının yüce amaçları olarak kabul görmesinin üzerinden yüzyıldan fazla bir zamanın geçtiği İngiltere’de gözle görülür şekilde vardı. İngiltere’nin tarım sorununun çözümüne getirdiği benzersiz devrimci çözüm çoktan uygulanmaya başlanmıştı.  Topraksız ya da küçük toprak sahibi köylüyü çalıştıran kiracı çiftçiler tarafından ekilen topraklar, çoktan ticaret kafasına sahip görece az sayıda toprak lordunun elinde toplanmıştı. Tarım, uzun süredir esas olarak pazar için yapılmaktaydı; imalat, uzun süre önce feodal özelliklerini yitirmiş olan kırsal alanın her yanına yayılmıştı. Tarım, endüstrileşme çağında üç temel işlevini yerine getirmeye çoktan hazırdı: Hızla büyüyen tarım dışı nüfusu beslemek için üretimi ve üretkenliği arttırmak; kentlerin ve endüstrilerin durmadan artan potansiyel fazla emek ihtiyacını karşılaşmak; ve ekonominin daha modem sektörlerinde kullanılacak sermaye birikimi için bir aygıt sağlamak. Özellikle gemi taşimaciligi, liman tesisleri, kara ve su yollarinin iyileştirilmesi konularinda hatirı sayılır bir altyapı yatırımı yapılmıştı. İngiltere’de muhtemelen şu iki işlevin çok fazla bir önemi olmamıştı: Olağan şartlarda halkın büyük çoğunluğunun oluşturduğu tarımsal nüfus arasında yeterince büyük bir pazarın yaratılması ve sermaye ithalinin garanti altına alınmasına yardımcı olacak bir ihracat fazlasının sağlanması.

 

 

Siyasi yaşam çoktandir kara endekslenmişti. Elbette işadamlarinin özel talepleri, öteki yerleşik çikarlarin direnciyle karşilaşabiliyordu; ve görecegimiz gibi,   1795-1846 arasında tarımcılar, sanayicilerin ilerleyişini durdurmak için son engeli de dikeceklerdi. Ne var ki, bütün olarak bakıldığında, paranın sadece konuşmadığı, aynı zamanda yönettiği de kabul edilmişti. Toplumun yöneticileri arasında sayılmak için bütün sanayicilerin yapması gereken şey, yeterince para sahibi olmaktı.

İşadamının, daha fazla para kazanma sürecinde olduğuna kuşku yoktu; çünkü onsekizinci yüzyılın büyük bölümü, Avrupa’nın çoğu yerinde, rahat bir ekonomik genişleme ve refah demekti; bu genişlemenin ölçülü bir enflasyonun da yardimiyla er ya da geç bir ülkeyi, endüstri öncesi ekonomiyi endüstri ekonomisinden ayiran eşikten atlatacagi rahatlikla ileri sürülebilir. Fakat sorun bu kadar basit degildir. On sekizinci yüzyilin büyük bölümünde endüstriyel genişleme, derhal ya da öngörülebilir bir gelecekte endüstri devrimine, yani, artık mevcut talebe bağlı olmayıp kendi pazarını yarattığı için büyük miktarlarda ve giderek azalan   maliyetlerle üretim yapacak makineleşmiş bir ‘fabrika sistemi’ nin yaratılmasına yol açmadı.

0 zamanlar kimsenin bilmediği bir şeyi: Endüstri devriminin kendi pazarlannı yaratarak eşi görülmedik bir hız kazanacağını nereden ve nasıl öğreneceklerdi? Tıpkı on sekizinci yüzyıl İngiltere’sinde olduğu gibi, bir endüstri toplumunun ana toplumsal temellerinin çoktan atıldığı ortadayken, iki şey gerekiyordu: Birincisi, makul ucuzlukta ve basit yeniliklerle üretimini hızla artırabilen imalâtçılar ödüllendiren bir endüstri ve ikincisi, büyük oranda tek bir üretici ülkenin tekelinde bulunan bir dünya pazarı.

Bu düşünceler, ele aldigimiz dönemde belli açilardan bütün ülkeler için geçerlidir. Örnegin her ülkede endüstriyel büyümenin önderligini tüketim mallari -tek olmamakla birlikte esas olarak tekstil ürünleri imalatçıları yapmaktaydı, çünkü bu tür mallar için zaten kitlesel bir pazar mevcuttu ve işadamları onun genişlemesinin getireceği olanakları açıkça görebilmekteydiler. Ne var ki, bu düşünceler diger bakimlardan sadece Ingiltere için geçerliydi. Çünkü öncü sanayicilerin karşisinda çözümü çok güç sorunlar vardi. Diger ülkeler, ancak Ingiltere endüstrileşmeye başladiginda, öncü endüstri devriminin uyardigi hizli ekonomik genişlemenin nimetlerinden yararlanabilirlerdi. Bunun yaninda Ingiltere’nin başarisi, onunla nelerin elde edilebilecegini göstermiş oldu: Ingiliz teknigi taklit edilebilir; Ingilizlerin becerisi ve sermayesi ithal edilebilirdi. Kendi buluşlarini gerçekleştiremeyen Sakson tekstil endüstrisi, zaman zaman İngiliz teknisyenlerinin gözetimi altında İngilizlerin buluşlarını taklit etti; Cockerills gibi kıta Avrupası’na ilgi duyan İngilizler, Belçika’ya ve Almanya’nın çeşitli bölgelerine yerleştiler. 1789 ile 1848 arasında Avrupa ve Amerika, İngiliz uzmanlar, buharlı makineler, pamuk makineleri ve yatırımlarla doldu taştı.

İngiltere’nin, bu tür avantajları yoktu. Ama öte yandan İngiltere, yeterince güçlü bir ekonomiye ve rakiplerinin pazarını ele geçirecek kadar saldırgan bir devlete sahipti. Yüzyıllık İngiliz-Fransız düellosunun son ve belirleyici evresi olan 1793-1815 savaşları, belli ölçülerde ABD dışında, Avrupalı olmayan dünyadan [İngiltere’nin] bütün rakiplerin tasfiyesiyle sonuçlandı. Üstelik İngiltere, kapitalist koşullar altında endüstri devrimine öncülük etmeye hayranlık duyulacak kadar uygun bir endüstriye ve buna olanak veren bir ekonomik konjonktüre sahipti:

Pamuk endüstrisi ve sömürgeci yayılma.

 

 

 

Diğer bütün pamuk endüstrileri gibi, İngiliz pamuk endüstrisi de başlangıçta, endüstrinin hammaddesini sağlayan deniz aşırı ticaretin bir yan ürünü olarak gelişti. Avrupalı imalatçılar, Hint pamuklu mallarının ya da calicoesun [patiska] elindeki pazarı, onları taklit ederek ele geçirmeye çalıştılar. Başlarda, iyi ve özenli mallarla rekabet edecek ucuz ve adi taklitlerini üretmekle birlikte, çok başarılı olamadılar. Ancak, yünlü ticaretinin yerleşik ve güçlü çikarlari dönemsel olarak (Dogu Hint Şirketi’nin tamamen ticari çikarlarla Hindistan’dan büyük miktarlarda ihraca çaliştigi) Hint patiskalarinin ithalatının yasaklanmasını sağladı, yerli pamuk endüstrisinin bu patiskaların yerini tutabilecek mallar üretmesine olanak verdi. Yün, pamuk ve pamuk karışımı mallardan daha ucuz olan bu mallar, içerde mütevazı olmakla birlikte yararlı bir pazar yarattı. Fakat onların hızla genişlemesini sağlayan en büyük şans, denizaşırı ticarette yatıyordu.

 

Sömürge ticareti, pamuk endüstrisini yarattı ve besledi. On sekizinci yüzyılda pamuk endüstrisi, Bristol, Glasgow ve özellikle köle ticaretinin de merkezi olan Liverpool gibi büyük sömürge limanlarının hinterlandında gelişti. Gayri insani olmakla birlikte hızla genişleyen köle ticareti, her adımda pamuk endüstrisini daha da uyardı. Afrikalı köleler, kısmen de olsa Hindistan’ın pamuklu mallarıyla satın alındı; Hindistan’daki ve yöresindeki savaş ya da isyanlar bu malların arzını kesintiye uğrattığında da, ortaya çıkan boşluğu Lancashire doldurdu. Kölelerin götürüldüğü Antiller’deki plantasyonlar, İngiliz endüstrisine pamuk ham-maddesi sağlıyor, buna karşılık çiftlik sahipleri de Manchester’ın damalı pamuklularını alıyorlardı. ‘Kalkış’ın kısa bir süre öncesine kadar Lancashire pamuklu ihracatının ezici çoğunluğu, Afrika ve Amerikan pazarlarına gidiyordu. Lancashire, sonraları kölelere olan borcunu, bu ticareti koruyarak geri ödedi; çünkü 1790’lardan sonra Birleşik Devletler’in güneyindeki köle plantasyonları, ham pamuğun büyük kısmını sağladıkları Lancashire fabrikalarının doymak bilmez ve füze hızıyla yükselen talepleri yüzünden çalışmaya devam etmiş ve genişlemişti.

Dolayısıyla pamuk endüstrisi, bir planör gibi, arkasına bağlandığı sömürge ticaretinin çekmesiyle havalandı. Bu ticaret, yalnızca büyük olmakla kalmayıp, aynı zamanda hızlı ve her şeyden önce görülmemiş bir genişleme vaat eden; girişimciyi, bunu karşılayacak devrimci teknikler benimsemeye teşvik eden bir ticaretti.

1750-1769 arasında İngiliz pamuklu ihracatı, on kattan fazla arttı. Böyle bir durumda bu pazara damalı pamuklularıyla ilk giren birinin kazandığı ödül, astronomik boyutlardaydı ve teknolojik maceralara atılma riskine değerdi. Fakat denizaşırı pazar, özellikle de bu pazar içindeki yoksul ve geri ‘azgelişmiş bölgeler’, zaman içersinde sadece çarpıcı bir biçimde genişlemekte kalmadılar, aynı zamanda sınırsız ve durmaksızın genişlediler. Kuşkusuz, tek başlarına düşünüldüklerinde bu pazarın her verili kısmı, endüstrinin ölçütlerine göre küçüktü ve farklı ‘gelişmişlikteki ekonomiler’ in rekabeti, bu pazarı her biri için daha da küçük hale getirmekteydi.

Fakat, bu gelişmiş ekonomilerin herhangi birinin yeterince uzun bir süre pazarin hepsini ya da yaklaşik olarak hepsini tekeline aldigi düşünülürse, bu durumda o ekonomi gerçekten sinirsiz genişleme olanagina sahip olabilirdi. Ingiliz pamuklu endüstrisinin, Ingiliz devletinin saldirgan destegini de arkasina alarak başardigi tam da buydu. Satiş rakamlari açisindan Endüstri Devrimi, 1780’lerin ilk birkaç yili dişinda, ihracat pazarinin iç pazar karşisindaki zaferi olarak tanimlanabilir: 1814’te Ingiltere, içeride kullanilan her üç yarda pamuklu kumaşa karşilik dört yarda, 1850’deyse her sekiz yardaya karşilik on üç yarda pamuklu ihraç etti. Buna karşilik, genişlemekte olan bu ihracat pazarinda, Ingiliz mallarinin yurtdişindaki ana çikiş noktalari olan yari sömürge ve sömürge pazarlari da bu işten zaferle çikmişlardi. Avrupa pazarlarinin, savaşlar ve ablukalar yüzünden büyük oranda kesintiye ugradigi Napoleon Savaşlari sirasinda bu oldukça dogaldi. Fakat savaşlardan sonra bile agirliklarini duyurmayi sürdürdüler. 1820’de, bir kez daha Ingiliz mallarina serbest hale gelen Avrupa, 128 milyon yarda Ingiliz pamuklusu aldi; ABD dişinda kalan Amerika, Afrika ve Asya, 80 milyon yarda aldi; fakat 1840’ta, ‘azgelişmiş’ bölgeler 529 milyon yarda alırken, Avrupa 200 milyon yarda İngiliz pamuklusu satın aldı.

Avrupa, tarihin başindan beri her zaman Dogu’ ya sattığından daha fazlasını Doğu’ dan ithal etmişti, çünkü Doğu, Batı’ ya sattığı baharat, ipek, patiska, mücevher vs. karşılığında Batı’ nın  hemen hiçbir şeyine ihtiyaç duymuyordu.

 

 

İlk kez Endüstri Devrimi’nin pamuklu kumaşları, o zamana dek külçe altın ve gümüş ihracatıyla soygunculuk karışımı bir yöntemle dengede tutulmuş bu ilişkiyi tersine çevirdi.

Sadece Çinliler, hala Batı’ nın ya da batının denetimindeki ekonomilerin sunduklarını satın almayı reddediyorlardı, ta ki 1815-1842 arasında batılı savaş gemilerinin de yardımıyla batılı tüccarlar, Hindistan’dan Doğu’ ya ihraç edilebilir ideal bir meta buluncaya kadar: Afyon.

 

0 nedenle pamuk, özel girişimcilere, endüstri devrimi macerasina

kalkışmalarına yetecek kadar astronomik bir kazanç ve bunu sağlayacak kadar ani bir genişleme olanağı verdi. Bir talih eseri olarak, aynı zamanda onu mümkün kılacak başka koşullar da sağladı. Bu alanda devrim yaratan yeni buluşlar -uçan mekik, su dolabı, masura makinesi, daha sonra da motorlu dokuma tezgahı- yeterince basit, ucuz şeylerdi ve hemen sağladıkları yüksek üretim sayesinde kendilerini amorti edebiliyorlardı.

  Pamuklu imalatının başka avantajları da vardı. Bütün hammaddeleri dışardan geliyordu; o yüzden, Avrupa tarımının yavaş giden işlemlerinden çok, sömürgeleri beyaz adama açan zora dayanan işlemlerle bu malların arzını genişletmek mümkündü; üstelik Avrupalı tarımcıların yerleşik çıkarları da önünde bir engel yaratmıyordu. 1790’lardan itibaren İngiliz pamuklusu hammadde kaynağını bulmuştu ve 1860’lara kadar zenginligi ve talihi ABD’nin [yerleşime] yeni açilan Güney Eyaletleri’ne bagli kaldi. Yine, imalatin en yaşamsal noktalarinda (özellikle iplik bükümünde) pamuk endüstrisi ucuz ve verimli emek arzinda yetersizlikle karşilaşti, o yüzden makineleşmeye yöneldi.

  Başlangiçta pamuk karşisinda daha fazla sömürgesel yayilma şansina sahip olan keten gibi bir endüstri, ucuz, makineleşmemiş üretimin tutundugu (esas olarak Orta Avrupa, ama ayni zamanda Irlanda gibi) yoksul köylük bölgelerde kolaylikla yayilabilmiş olmasinin uzun vadede acisini çekti. Çünkü on sekizinci yüzyilda, Ingiltere’nin yani sira Saksonya’da ve Normandiya’da endüstriyel genişlemenin bu bilinen yolu, fabrikaların kurulmasına yol açmayacak, tersine işçilerin -bazen eski bağımsız zanaatkarların, bazen ölü mevsimde boş zamanlan olan eski köylülerin- işveren olma yolundaki tüccardan aldıkları hammaddeleri, sahip oldukları ya da kiraladıkları aletlerle evlerinde işledikleri ve işlenmiş ürünü tüccara geri verdikleri ‘eve iş verme’ ya da ‘evde üretim’ denen sistemi genişletecekti. Gerçekten de, gerek İngiltere’de gerekse ekonomik bakımdan ileri dünyanın geri kalanında, endüstrileşmenin başlangıç dönemindeki genişleme büyük oranda bu tarz olmuştu. Hatta pamuk endüstrisinde, (ilkel el tezgahı, çıkrıktan daha verimli olduğundan) dokumacılık gibi işlemler, makineleşmiş bükümhanelerin çekirdeğini oluşturmaya hizmet edecek biçimde, evlerdeki el tezgahlarında çalışan bir dokumacılar ordusu yaratılarak genişletilmişti. Dokumacılık, her yerde iplik bükme işinden bir kuşak sonra  makineleşmekteydi ve el tezgahlarında çalışan dokumacılar, endüstrinin artık onlara ihtiyacı kalmadığında, bazen bu kötü kaderlerine isyan ederek tezgahlarının başında öldüler.

 

Pamuk, devrimcileşmiş ilk endüstriydi ve başka bir endüstrinin, bir özel girişimciler ordusunu devrime sürükleyebilecegini düşünmek kolay degildir. 1830’lar kadar geç bir tarihte bile, pamuk, fabrikanin ya da mill’in (bu ad, ağır güç makineleri kullanan endüstri öncesi en yaygın tesis olan değirmenlerden [milli gelmektedir) egemen olduğu yegane İngiliz endüstrisiydi; ilk başta (1780- 1815) esas olarak iplik bükmede, yün ve pamuk taramada, birkaç yardımcı işlemde, 1815’ten sonra da giderek daha fazla dokumada. Yeni Fabrika Yasası’nın ele aldığı ‘fabrikalar’ dan, 1860’lara kadar sadece tekstil fabrikaları ve elbette pamuk fabrikaları [mill] anlaşıldı. Öteki tekstil kollarında fabrika üretimi, 1840’lardan önce yavaş bir gelişme seyri izliyordu; diğer manifaktürlerse, dikkate alınmayacak boyutlardaydı. 1815’te pek çok başka endüstriye uygulanmakla birlikte, buharlı makine bile, bu konuda öncü olan madencilik dışında fazla kullanılmamıştır. 1830’da modern anlamıyla ‘endüstri’ ve ‘fabrika’, hala neredeyse sadece Birleşik Krallık’ın pamuk alanları anlamına gelmekteydi.

Bu, diğer tüketim mallarında, özellikle büyük ölçüde hızlı kentsel gelişmenin uyardığı diğer tekstil ürünlerinde, gıdada, içkide, çömlekçilikte ve başka ev ürünlerinde endüstriyel yenilenmeyi gerçekleştiren güçleri azımsamak anlamına gelmez. Fakat öncelikle, bu işlerde çok az insan çalışmaktaydı: l833’te pamuk işinde doğrudan ya da dolaylı olarak çalışan bir buçuk milyon insanın yanına bile yaklaşacak bir endüstri yoktu. İkincisi, bu endüstrilerin dönüşüm gücü çok azdı: Pek çok bakımdan, teknik ve bilimsel olarak çok daha makineleşmiş ve ileri bir iş dalı olan, pamuktan önce devrim geçirmiş içki üretimi bile, Dublin’in tamamını, İrlanda ekonomisininse büyük bölümünü başlangıçtaki haline döndüren Dublin’deki büyük Guinness içki yapımevinin de kanıtlayacağı gibi, (yerel zevkler bir yana) çevresindeki ekonomiyi bu denli etkilemiş degildi. Pamuğun yeni endüstri alanlarındaki inşaat ve diğer bütün etkinlikler, makineler, kimyasal iyileştirmeler, endüstriyel aydınlanma, gemi taşımacılığı için  yarattığı talep, tek başına 1830’lara kadar İngiltere’nin ekonomik büyümesinin büyük bir bölümünden sorumluydu. Üçüncüsü; pamuk endüstrisinin genişlemesinin, ekonominin bütün hareketlerine yön verecek kadar İngiltere’nin dış ticaretinde büyük bir yeri ve ağırlığı olmuştur. İngiltere’ye giren ham pamuk miktarı l785’te 11 milyon libreden 1850’de 588 milyon libreye çıktı; pamuklu giysi üretimi, 40 milyon yardadan 2.025 milyon yardaya yükseldi. Pamuk imalatçıları, 1816-48 arasında her yıl ilan edilen İngiltere’nin bütün ihracatının toplam değerinin yüzde 40 ile 50’sini yaratmışlardı. Eğer pamuk gelişirse, ekonomi de gelişiyor; gerilerse, ekonomi de geriliyordu. Pamuktaki fiyat hareketleri, ülkenin ticaret dengesini belirliyordu. Bir tek tarımda böyle bir güç vardı; ancak o da gözle görülür biçimde gerilemekteydi.

 

Bu bunalımın en ciddi sonuçlan, toplumsal nitelikteydi: Yeni ekonomiye geçiş, toplumsal devrimin maddi koşullarını oluşturan sefaleti ve hoşnutsuzluğu yarattı. Gerçekten de, kentteki ve endüstrideki yoksulların kendiliğinden ayaklanması biçimini alan toplumsal devrim, kıta Avrupası’nda 1848 devrimlerine yol açtı ve İngiltere’de büyük Chartist hareketi ortaya çıkardı. Kafaları basit ve düz işleyen işçiler, yeni sisteme tepkilerini, sıkıntılarının sorumlusu olarak gördükleri makineleri parçalayarak ortaya koydular; fakat, şaşılacak miktarda bir yerel işadamı ve çiftçi kitlesi de kendilerini bencil yenilikçilerden oluşma şeytani azınlığın kurbanı olarak gördüklerinden, kendi çalışanlarının bu Luddite (makine kırma) eylemine yakınlık duydu.

Napoleon Savaşlari’ndan sonra ekonominin üzerindeki deflasyonun ve parasal ortodoksinin daha da sertleşmesi, ihtiyaç duyduklari her krediyi alabilen zenginler için hiç sorun değildi; mülksüzler uçurumuna yuvarlanmanın eşiğine gelmiş küçük burjuvaziyle emekçiler, o yüzden ortak bir hoşnutsuzluğu paylaşmaktaydılar.

Bu ortak hoşnutsuzluk onlari, ‘radikalizm’ in kitle hareketlerinde, ‘demokrasi’ de ya da ‘cumhuriyetçilik’ de birleştirdi; aralarinda en korkutucu olanlari,

1815-1848 arasında İngiliz Radikalleri, Fransız Cumhuriyetçileri ve Amerika’daki Jacksonct Demokratlardı.

Ne var ki, kapitalistlerin bakış açısından bu toplumsal sorunlar, ekonominin ilerlemesiyle ilgili sorunlardı. Öte yandan, onun temel harekete geçirici gücünü tehdit eden, ekonomik sürecin kendi içinde belli bir takım eksiklikler bulunduğu görülmekteydi. Çünkü sermayenin geri dönüş oranı sıfıra inerse, insanların yalnızca kar için üretim yaptığı bir ekonomi, iktisatçıların düşünmekten bile korktukları ‘durgunluk durumu’ na yuvarlanılabilirdi.

Bu eksikliklerin en belirgin üçü: Ticaretteki yükselme ve düşüş döngüsü, kar oranlarinin düşme egilimi ve karlı yatırım olanaklarının azalması.

Bunlardan ilkini, kapitalizmin eleştirmenleri dışında ciddiye alan olmadı. Ekonominin işsizlige yol açan dönemsel bunalimlarinin, üretimi azalttigi, iflaslara yol açtigi iyi bilinmekteydi.

Ekonominin küçük imalat ve mali sektörlerindeki dönemsel bunalımlar da, en azından İngiltere’de 1793’ten itibaren yakından bilinmekteydi. Napoleon Savaşları’ndan sonra dönemsel yükseliş ve çöküş dramasi, bariş döneminde bir ulusun ekonomik yaşamina egemendi. 1830’larda, yani tarihin bizim ele aldığımız döneminin bu en yaşamsal on yılında, bunların, en azından ticarette ve bankacılıkta düzenli dönemsel görüngüler oldukları bulanık da olsa kabul edilmekteydi. Ne var ki, işadamları tarafından hala ya özel hatalardan -örneğin Amerikan hisseleri üzerinde yapılan aşırı spekülasyondan-ya da kapitalist ekonominin pürüzsüz işleyişine dişardan müdahalede bulunulmasindan kaynaklandigi düşünülüyordu. Bunlarin, sistemin temelindeki zorluklari yansittigina inanilmiyordu.

Pamuk endüstrisinin çok açık bir şekilde gösterdiği gibi, kar marjında ortaya çıkan düşme ise böyle değildi. Başlangıçta bu endüstri muazzam avantajlardan yararlandı. Makineleşme, büyük ölçüde kadın ve çocuklardan oluştuğu için son derece az ücret ödenen emeğin üretkenliğini büyük oranda artırdı. 1833’te Glasgow’un pamuk fabrikalarında çalışan 12.000 işçiden sadece 2000’ i, haftada ortalama 11 şilinin üzerinde kazaniyordu. Manchester’ daki  131 fabrikada ortalama ücretler, 12 şilinden daha azdi ve sadece yirmibirinde 12 şilinden fazlaydi.  Bunun yanında fabrika kurmak görece ucuz bir işti: 1846’da arsa maliyeti ve inşaat malzemeleri dahil 410 makinelik tam bir dokuma fabrikası, 11.000 sterline kurulabiliyordu. Fakat her şeyden önce, 1793’te Eli Whitney’in çirçir makinesini bulmasindan sonra Güney ABD’de pamuk ekiminin hizla genişlemesiyle en büyük maliyet unsurunda, yani hammaddede ciddi bir azalma yaşandi. Buna, girişimcilerin kar enflasyonundan da  yararlandıklarını eklersek, imalatçı sınıfların neden keyifli olduklarını anlayabiliriz.

1815’ten sonra, bu avantajların giderek kar payının daralmasıyla dengelendiği görülmeye başlandı. Öncelikle endüstri devrimi ve rekabet, üretim maliyetlerinde olmasa da bitmiş ürünün fiyatında sürekli ve çarpıcı bir düşüş yarattı. İkincisi, 1815’ten sonra genel fiyat iklimi, enflasyon değil, deflasyon iklimiydi.

 Örneğin, 1784’te bir libre bükülmüş ipligin satiş fiyati 10 şilin 11 peni iken, hammaddesinin maliyeti 2 şilindi. 1812’de aynı ürünün fiyatı 2 şilin 6 peni, hammaddesinin maliyetiyse 1 şilin 6 peni ve 1832’de fiyatı 11.25 peni, hammaddesinin maliyeti 7.50 peni olmuştu ve bu nedenle diğer maliyetlerle karlar arasında, sadece 4 penilik bir pay kalmıştı.

Elbette İngiliz endüstrisinin her alanında söz konusu olan bu genel durum çok da trajik değildi. Toplam satışlar yukarı doğru yükselirken, (kar oranları azalırken bile) toplam karlar da yükseliyordu. Bütün gereken, astronomik genişlemeyi sürdürmekti. Buna karşın kar paylarındaki daralmanın durdurulmasının, en azından yavaşlatılmasının gerektiği görülüyordu. Bu da ancak maliyetleri azaltarak yapılabilirdi. Elbette bütün maliyetler arasında en fazla kısılabilecek olanı-McCulloch’un bir yılda hammaddelerin üç katına vardığını hesapladığı- ücretlerdi.

Ücretler, ya doğrudan yapılan kesintilerle ya pahalı vasıflı işçilerin yerine ucuz makine bakıcılarının konmasıyla ya da makinenin yarattığı rekabetle kısılabilirdi.

Demek ki endüstri muazzam bir makineleşmenin ussallaşmanin, üretimi ve satişlari artirmanin, dolayisiyla kar paylarindaki düşüşü, küçük küçük karları bir araya gelmesiyle telafi etmenin baskısı altındaydı. Başarısı, değişkenlik gösteriyordu. Gördüğümüz gibi, üretimde ve ihracatta fiili artış devasa boyutlardaydı; aynı şey, 1815’ten sonra, o zamana dek elle yapılan ya da kısmen makineleşmiş işlerin, özellikle dokumanın makineleşmesi için de geçerliydi. Bu büyüme, ayrıca bir teknolojik devrim yapmak yerine, esas olarak varolan ya da bir parça iyileştirilmiş makinelerin genel uyarlaması biçimini aldı. Teknolojik yenilenme yönündeki baskılarda önemli oranlarda bir yükselme gözlenmekle birlikte (1800-20 arasında pamuk eğirme vs. alanında otuz dokuz, 1820’lerde elli bir, 1830’larda seksen altı ve 1840’larda yüz elli altı yeni patent alınmıştı25), İngiliz pamuklu endüstrisi 1830’larda teknolojik bakımdan bir istikrara kavuştu. Öte yandan, işçi başına üretim, Napoleon sonrası dönemde artarken, bu da devrim yaratacak bir ölçüye varmadı. Üretim işlemlerinde gerçek bir hızlanma, yüzyılın ikinci yansında ortaya çıkacaktı.

Çağdaş iktisat kuramının kara dahil etmeye çalıştığı sermayeden sağlanan faiz oranı üzerinde de buna benzer bir baskı vardı. Fakat bu konu bizi endüstriyel gelişmenin bir sonraki evresine, temel sermaye malları endüstrisinin kurulmasına götürmektedir.

 

 

 

 

 

 

Sermaye malı kapasitesi yeterli olmayan bir endüstriyel ekonominin, belli bir noktanın ötesine geçemeyeceği açıktır. Bunun içindir ki, bugün bile bir ülkenin endüstriyel potansiyelinin tek başına en güvenilir göstergesi, demir ve çelik üretiminin miktarıdır. Fakat, bu gelişmenin büyük bölümü için gereken maliyeti son derece yüksek sermaye yatırımının, özel girişim koşullan altında üstlenilmesi, pamuğun veya diğer tüketim mallarının endüstrileşmesindeki aynı nedenlerle olası değildir. Bunlar için, en azından potansiyel bir pazar zaten mevcuttur: Ne kadar ilkel de olsa bir insan gömlek giyecek ya da evinde araç gereç kullanacak, beslenecektir. Sorun, yalnızca yeterince geniş bir pazarın yeterince hızlı bir biçimde işadamlarının görüş alanına nasıl gireceği sorunudur. Ama, örneğin kiriş gibi ağır demir aletler için böyle pazarlar mevcut değildir. Bu, ancak bir endüstri devrimi sırasında ortaya çıkar ve hatta oldukça mütevazı boyutları olan demir atölyelerinin dahi, daha göz önünde bir şey yokken gerektirdiği son derece ağır yatırımlara para bağlayanların sağlam işadamlarından çok spekülatörler, maceracılar ve hayalciler olması çok daha beklenir bir şeydir. Gerçekten de, Fransa’da bu türden bir spekülatif teknolojik maceracılar hizbi oluşturan Saint Simoncular (194. ve 262. sayfalarla karşılaştırın), ağır ve uzun erimli yatırımlara gereksinim duyan endüstrileşme türünün önde gelen propagandacıları olarak hareket etmişlerdir.

Bu olumsuzluklar, özellikle metalürjide, daha özelde de demir metalürjisinde geçerliydi. 1780’lerdeki ham demiri ocakta döverek tavlamak ve haddeden çekmek gibi birkaç basit yenilik sayesinde demir metalürjisinin kapasitesi artmış olmalda birlikte, bu alana yönelik askeri olmayan talepler oldukça mütevazı boyudarda kalmıştı ve 1756-1815 arasında art arda gelen savaşlar, sektör açısından son derece doyurucu gelişmeler olmakla birlikte, Waterloo’dan sonra ordunun talebinde de keskin bir azalma gözlenmiştir. Bu talep, İngiltere’yi önde gelen bir demir üreticisi haline getirmeye yetecek kadar büyük değildi. 1790’da İngiltere, demir üretiminde Fransa’yı ancak yüzde kırk kadar geçiyordu; hatta 1800’de İngiltere’nin demir üretimi, kıtadaki toplam üretimin yarısından çok daha azdı ve sonraki ölçütlere göre, çeyrek milyon ton gibi çok küçük bir rakama düştü. Ingiltere’nin dünya demir üretimindeki payı, sonraki on yıllarda da azalma eğilimi gösterdi.

Bereket versin, bu olumsuzluklar madencilik alanında, esasen kömür madenciliğinde bu ölçüde geçerli değildi. Çünkü kömürün, ondokuzuncu yüzyılda sadece başica güç kaynagi olmak degil, ayni  zamanda büyük ölçüde İngiltere’deki ormanların görece yetersiz olması yüzünden meskenlerde başlıca yakıt olarak kullanılmak gibi de bir üstünlüğü vardı. Kentlerin, özellikle de Londra’nın büyümesi, on altıncı yüzyılın sonlarından itibaren kömür madenciliğinin hızla genişlemesine neden olmuştu. On sekizinci yüzyıl başlarına gelindiğinde, hatta galerilerdeki suyu tulumba ile çekmek için (esas olarak Comwall’da, demir dışındaki madenlerin çıkartılması gibi benzer amaçlarla tasarlanmış) ilk buharlı makineleri kullanan, ilkel bir modern endüstri haline gelmişti. Bu anlamda kömür madenciligi, ele aldigimiz dönemde büyük bir teknolojik devrime pek gereksinim duymadigi gibi, böyle bir devrim de geçirmemişti. Bu alandaki yenilikler, üretimi dönüştürücü nitelikte olmaktan çok, üretimi iyileştirici özellikler taşimaktaydi. Fakat üretim kapasitesi çoktan muazzam boyutlara varmişti ve dünya standartlarina göre astronomik ölçülerdeydi. İngiltere, 1800’de, on milyon ton kömür, ya da dünya kömür üretiminin yaklaşik yüzde 90’mi üretebilmekteydi. En yakın rakibi Fransa’nın üretimiyse bir milyon tondan daha azdı.

Modern ölçülere göre, gerçek anlamda kitlesel bir endüstrileşme için yeterince hizli genişlememekle birlikte, bu muazzam endüstri, sermaye mallari endüstrilerini dönüştürecek temel bir yeniliği (demiryolunu) uyaracak kadar büyüktü. Çünkü bu maden, yalnızca büyük miktarda ve büyük güce sahip buharlı makineler istemekle kalmıyor, aynı zamanda büyük miktarlarda kömürün damardan kuyunun ağzına, özellikle de gemilere yükleme noktasına götürülmesi için yeterli ulaşım araçlarına ihtiyaç duyuyordu. Yük vagonlarını taşıyan ‘tramvay’ ya da ‘demiryolu’, bu ihtiyaca kesin bir yanıt oldu. Yük vagonlarının hareketli makinelerle çekilmesi pratik görünmediğinden, önce bu vagonların sabit makinelerle çekilmesi düşünüldü. Fakat büyük miktarda yükün karayolundan taşınma maliyeti öylesine yüksekti ki, sonunda iç bölgelerdeki kömür madeni sahiplerinin, bu kısa mesafeli ulaşım araçlarını uzun mesafeli taşıma için kullanılmasının karlı olabileceğini düşünmeye başlamaları doğaldı. Denizden içeride, Durham’daki kömür havzasından sahile uzanan hat (1825’te yapılan Stockton-Darlington hattı), modem demiryollarının  ilkiydi. Teknolojik bakımdan demiryolu, madenciliğin, özellikle İngiltere’nin kuzeyindeki kömür madenlerinin çocuğuydu. George Stephenson, yaşamına Tynesideli bir ‘mühendis’ olarak başladı ve yıllar boyu neredeyse bütün lokomotif sürücüleri, onun kömür madenlerinde yetişti.

Endüstri Devrimi’nin başka hiçbir yeniligi, hayal dünyasini demiryolu kadar ateşlememiştir. Bati dünyasinin büyük bölümünde demiryolu yapimiyla ilgili planların hazırlanmasından önce, İngiltere’de demiryollarının teknik açıdan uygulanabilir ve karlı olduğu açıkça görülmüştü. Hatta ilk demiryollarının sahip olduğu dikkat çekici teknik olgunluk da, bu izlenimi çok daha çarpıcı kılmaktadır. Piramitleri, Roma’nın su kemerlerini, hatta Çin Seddi’ni birer taşracilik örneği olarak yanında sönük bırakan, toprak setleri ve olukları, köprüleri ve istasyonlarıyla bir kamu yapıları külliyesi oluşturan, rüzgar hızıyla ülkeleri ve kıtaları aşan duman soluyan dev yılanları iten bu demiryolu, tam da insanın teknoloji yoluyla elde ettiği zaferin bir simgesiydi.

 

    Demiryollarının ilk yirmi yılında, İngiltere’deki demir üretimi 680.000 tondan 2.250.000 tona çıktı, başka bir deyişle üç katı arttı. 1830 ile 1850 arasındaki kömür üretimi de üç kat artarak 15 milyon tondan 49 milyon tona çıktı. Bu büyük artış, esas olarak demiryollarından ileri geliyordu; çünkü ortalama her mil hat, salt ray için 300 ton demir gerekiyordu. İlk kez kitlesel çelik üretimini mümkün kılan endüstriyel ilerlemeler, doğal olarak sonraki on yıllarda ortaya çıktı.

Bu ani, muazzam ve son derece köklü genişlemenin nedeni, işadamlarinin ve yatırımcıları demiryolu yapım işine iten usdışı gibi görünen tutku-da yatmaktadır. 1830’da bütün dünyada sadece otuz, kırk mil demiryolu hattı bulunmaktaydı ve bu hattın en uzunu Liverpool ile Manchester arasındaydı. 1840’a gelindiğinde, bu mesafe 4500 milin, 1850’deyse 23.500 milin üzerine çıktı. Bu hatların çoğu, 1835-7’de, özellikle de

1844-7’de ‘demiryolu manyaklığı’ olarak bilinen spekülatif çılgınlık patla-. ması sırasında ve yine Çoğu İngiliz sermayesi, İngiliz demiri, makinesi ve know-how’ı ile yapıldı. Gerçekten de demiryollarının pek azı diğer girişim biçimlerine göre yatırımcı için daha karlı olduğundan (çoğu, son derece mütevazı karlar getirirken, bir bölümü de hiç kar getirmemişti), bu yatirim patlamaları usdışı gibi görünüyordu: 1855’te İngiliz demiryollarına bağlanan sermayenin ortalama getireceği faiz, yalnızca yüzde 3.7 idi. Kuşkusuz hisse sahipleri, spekülatörler ve diğerleri, demiryollarından aşiri ölçüde yararlandılar; ama sıradan yatırımcının durumunun böyle olmadığı açıktı. Yine de demiryollarına büyük ümitlerle 1840’ta 28 milyon sterlin, 1850’dey-se 240 milyon sterlin yatırıldı.

   İngiltere söz konusu olduğunda, Endüstri Devrımi’nin ilk iki kuşağının temel gerçeği şuydu: Rahatı yerinde ve zengin sınıfların elinde, mevcut bütün para harcama ve yatırımda bulunma olanaklarını aşan bir hızla ve ölçüde gelir birikmişti. Kuşkusuz feodal ve aristokratik toplumlar bunun büyük bir kismini debdebeli yaşam, lüks yapi ve diger ekonomik, olmayan işlere harcarlardi. Ingiltere’de bile, Devonshire’ın altıncı Dükünün, ondokuzuncu yüzyılın ortasında varisine 1.000.000 sterlin borç bırakmayı başaracak kadar krallara layık bir geliri vardı; varisi de bu borcu 1.500.000 sterlin borç alarak kapamış ve gayrı menkullerin değerlerini yükseltme işine girmişti.  Fakat, ana yatırımcılar olan orta sınıfın büyük bölümü henüz harcayıcı olmaktan çok tasarrufçuydu. Hanımları, bu dönemde sayıları artan görgü kuralları kitapları okuyarak birer ‘hanımefendi’ olmaya, kiliseleri geniş ve pahalı üsluplarla yeniden yapılmaya başlamış, hatta kendi kent tarihçilerinin kaç Napoleon altınına çıktıklarını ve ayrıntılarıyla bütün özelliklerini gururla anlattıkları Gotik ve Rönesans taklidi iğrenç belediye binaları ve başka ucube kamu binaları yaparak kolektif ihtişamlarını kutlamaya başlamışlardı.

Yine, modem bir refah toplumu ya da sosyalist bir toplum, kuşku yok ki bu büyük birikimi toplumsal amaçlarla dagitirdi. Bizim dönemimizdeyse hiçbir şey bundan daha az mümkün degildir. Neredeyse hiç vergi ödemeyen orta siniflar, tam da bu nedenle, açlıkları kendi birikimlerinin tamamlayıcısı olan perişan durumdaki halkin ortasinda para biriktirmeye devam ettiler. Örneğin mevcut endüstriler öylesine ucuzlamıştı ki varolan fazlanın yatırıma ayrılan bölümünü bile emebilecek durumda değildi: Hatta pamuklu endüstrisinin hacminin ikiye katlandığını varsaysak bile, sermaye maliyeti, yatırıma ayrılmış bu fazlanın ancak bir bölümünü emebilirdi. Hepsini emecek sünger gibi bir şey gerekiyordu.

 

 

Ülke dışına yatırım yapmak, besbelli bir olasılıktı. Dünyanın geri kalanı, yani Napoleon Savaşları’ndan sonra belini doğrultmaya çalışan eski hükümetlerle, amaçlarının belirsizliğine aldırmadan her zamanki enerjileriyle borçlanan yenilerinin oluşturduğu dünya, sınırsız kredi almaya adeta can atıyordu. İngiliz yatırımcılar da borç vermeye hazırdı. Fakat ne yazık ki, 1820’lerde bu bakımdan son derece vaat edici olan Güney Amerika ikraz tahvilleriyle, 1830’larda oldukça cazip fırsatlar sunan Kuzey Amerika tahvilleri, çoğu zaman değersiz kağıt parçalarına dönüşmekteydi:

1818-1831 arasında satılan yirmi beş yabanci devlete ait ikraz tahvilinden (çikartildiklarındaki fiyatlaa 42 milyon sterlinin yaklaşik yarısını teşkil eden) on altısı, 183l’de ödenmedi. Teorik olarak, bu tahvillerin yatırımcıya yüzde 7-9 getiri sağlaması gerekiyordu; gerçekteyse 183 ’de yatırımcı ortalama yüzde 3.1 kazandı. 1824 ve 1825 tarihli Yunan devletine ait yüzde 5 getirili tahvillerin 1870’lere dek hiçbir faiz kazandırmamış olması karşısında kim ikraz tahvili almaya cesaret edebilirdi ki? Dolayısıyla 1825’te ve 1835-7’de yurtdışına sermaye akışında yaşanan spekülatif patlamaların, kendilerine daha az hayal kırıcı alanlar araması son derece doğaldı.

185l’de geriye dönerek bu çılgınlığa bakan John Francis, “çalışkan insanların elindeki servet birikiminin, yasal ve adil biçimde yapılan sıradan yatırım biçimlerini daima gerisinde bıraktığını gören” zengin adamı anlatmıştır. “0, parasının, gençliğinde savaş tahvillerine gittiğini, yetişkinliğinde Güney Amerika’nın madenlerinde, yol yapmak, istihdam ve iş yaratmak uğruna çarçur olduğunu görmüştü. Demiryoluna giden sermaye, yararsız bile olsa, en azından onu üreten ülkeye gitmekteydi. Yabancı madenlerden ve yabancı borç tahvillerinden farklı olarak, tüketilip bitirilmez ya da tamamen değersizleşmezdi.

 

Ülke içinde (örneğin inşaat gibi) başka yatırım biçimlerinin bulunup bulunamayacağı, kesin bir yanıtı hala olmayan akademik bir tartışma konusudur. Gerçekte bu olanak demiryollarında bulunmuştu; özellikle 1840’lann ortalarında, bu hız ve ölçekte sel gibi sermaye akıtılmasaydı, bu demiryollarını kurmak da mümkün olamazdı. Bu, şanslı bir konjonktürdü; çünkü demiryolları bir anda ekonomik büyümenin neredeyse bütün dertlerine deva olmuştu.

 

V

 

Endüstrileşmenin ardindaki etkiyi izlemek, tarihçinin görevinin yalnızca bir parçasıdır. Diğeri, ekonomik kaynakların seferber edilmesi ve yeniden dağıtılmasını, ekonominin ve toplumun uyumlanmasını izlemektir; bütün bunlar, yeni ve devrimci bir akışın sürdürülmesi için gerekliydi.

Seferber edilmesi ve yeniden dağıtılması gereken ilk, belki de en yaşamsal etken emekti; çünkü bir endüstri ekonomisi, tarımsal olmayan (yani giderek kentlileşen) nüfusta keskin bir yükseliş, buna karşın tarımsal (yani kırsal) nüfusta keskin bir düşüş ve (ele aldığımız dönemde) neredeyse kesin biçimde nüfusta hızlı genel bir artış anlamına gelmektedir. O nedenle bir endüstri ekonomisi, ilk etapta, esas olarak ülke içindeki tarımdan sağlanan gıda arzında keskin bir yükselişi -yani bir ‘tarım devrimi’ni- gerektirir.

İngiltere’de kentlerde ve tarımsal olmayan yerleşim alanlarında gözlenen hızlı büyüme, endüstri öncesi biçimler içinde varolan ve bir talih eseri olarak en küçük yenileştirme girişimlerinin -hayvancılığa, nadasa, gübrelemeye ve çiftliklere çekidüzen verilmesine ya da yeni ürünlerin benimsenmesine gösterilen bir parça ussal dikkatin- bile orantısız büyüklükte sonuçlar vermesine yol açacak kadar verimsiz olan tarım için uzun zaman bir uyarıcı görevi görmüşlerdi. Tarımda ortaya çıkan bu değişiklik, endüstri devrimini öncelemiş ve hızlı nüfus artışının ilk evrelerini olanaklı kılmıştı; İngiliz tarımının, Napoleon Savaşları’nın yol açtığı anormal yüksek fiyatların ardından ağır bir ekonomik bunalım geçirmesine karşın, bu itki doğal olarak etkisini sürdürdü. Ele aldığımız dönemde, teknolojide ve sermaye yatırımlarında yaşanan değişiklikler, zirai bilimin ve mühendisliğin olgunluğa eriştigi 1840’lara kadar hayli mütevazi boyutlardaydi. 1830’larda Ingiliz tariminin, on sekizinci yüzyıl ortalarında iki üç kat büyümüş bir nüfusun tahıl ihtiyacının yüzde 98’ini karşılamasını mümkün kılan muazzam üretim artışına, on sekizinci yüzyıl başlarında öncü niteliğindeki yöntemlerin benimsenmesiyle, ekili alanların genişletilmesi ve ussallaştırılmasıyla ulaşıldı.

Bütün bunlar da, ortak tarla ve otlaklarıyla ortaçağ komünal toprak kullanım biçimine, kendine yeterli köylü tarımına ve toprak konusundaki modası geçmiş ticari olmayan tutumlara (Çitleme Hareketi’yle) son verilmesi gibi, teknolojik olmaktan çok toplumsal dönüşümlerle sağlandı. On altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar hazırlık niteliğindeki bu evrim sayesinde, İngiltere’yi birkaç büyük toprak sahibinin, makul miktarda kiracı çiftçinin ve çok sayıda kiralık işçinin ülkesi durumuna getiren tarım sorununa ilişkin bu benzersiz radikallikteki çözüme, her ne kadar arada sırada yalnızca mutsuz kır yoksullarının değil geleneksel taşra soylularının da direnişiyle karşılaşılmış olsa da, pek fazla sıkıntı yaşanmadan varıldı. 1795’teki açlık sırasında ve sonrasında pek çok ülkede centilmen yargıçlarca [gentlemen-justice] kendiliğinden benimsenen ‘Speenhamland System’ adında yoksullara yardım düzeni, eski kır toplumunu, para bağının aşındırmalarına karşi korumaya yönelik son sistemli girişimdi. Tarımsal çıkar gruplarının, 1815 sonrası yaşanan bunalıma karşı çiftçiliği korumak için medet umdukları Tahıl Yasası, bütün ortodoks iktisada karşın, tarıma tıpkı diğerleri gibi salt karlılık ölçütüne göre değerlendirilecek bir endüstri muamelesi yapma eğilimine karşı bir manifesto idi. Fakat bu yasanın, kapitalizmin tarıma nihai girişine karşi durmaya çalişan artçi eylemler olmak gibi bir kötü yazgisi vardi; sonunda, 1830’dan sonra orta sinifın radikal ilerleyiş dalgasi ve 1834 tarihli yeni Yoksullar Yasasi karşisinda yenilgiye ugradi ve 1846’da yürürlükten kaldirildi.

Bu toplumsal dönüşüm, ekonomik üretkenlik açisindan muazzam bir başarıydı; insani acılar bakımındansa, 1815’ten sonra tarımda ortaya çıkan ve kır yoksullarını moralsiz ve muhtaç duruma düşüren ekonomik çöküntünün derinleştirdiği bir trajedi. 1800’den sonra çitlemenin ve tarımsal ilerlemenin en coşkulu savunucusu olan Arthur Young bile, toplumsal sonuçları karşisinda sarsilmişti Fakat endüstrileşme açisindan, bunlar ayni zamanda arzulanan sonuçlardi da; çünkü bir endüstri ekonomisinin emege gereksinimi vardir ve bunu da eski endüstri-dişi sektörden degil de nereden bulacakti? Ülke içindeki ya da (esas olarak İrlanda’dan) göç eden kırsal nüfus, başlıca emek kaynağıydı; çeşitli küçük üreticiler ve çalışan yoksullar da onları tamamlıyordu. İnsanları yeni işlere çekmek, ya da -ki en muhtemel olanı buydu- eğer başlarda bu çekiciliklere karşi ilgisiz ve geleneksel yaşam tarzlarini terketmeye istekli degilseler, mecbur edilmeleri gerekiyordu. En etkili kamçı, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ve zorluklardı; yüksek parasal ücretler ve kentin sağladığı özgürlükler de havuç işlevi görüyordu. Çeşitli nedenlerden dolayı, insanları tarihsel, toplumsal olarak demirledikleri yerlerden kaldırmada etkili olacak güçler, on dokuzuncu yüzyılın ilkinci yarısıyla karşılaştırıldığında, hala görece olarak zayıftı. 1850’den sonra sıradanlaşacak olan bir kitlesel göç türünü ortaya çıkarmak, (1835-50 arasında sekiz buçuk milyon olan toplam nüfusun bir buçuk milyonunun öldüğü) İrlanda Açlığı gibi gerçek anlamda bir doğal felakete kalmıştı. Yine de bu etkenler, başka her yerden çok İngiltere’de çok daha güçlüydü. Eğer öyle olmasaydı, endüstriyi emeğin içeri girmesini sağlayacak delikten yoksun bırakan köylülerin ve küçük burjuvazinin içinde bulunduğu istikrarın ve görece rahatlığın Fransa’nın başına açtığı gibi, İngiltere’nin endüstriyel gelişmesinin engellenmesi işten bile olmazdı.

Yeterli sayıda emekçiye kavuşmak bir şey; doğru niteliklere ve becerilere sahip yeterince emekçiye sahip olmaksa başka bir şeydir. Yirminci yüzyılın tecrübeleri, bu sorunun yaşamsal olduğu kadar çözümü güç bir sorun olduğunu göstermiştir. İlkin, bütün işçilerin, endüstriye uygun bir tarzda, yani tarım hayatının mevsimlik İniş çikişlarından ya da bağımsız zanaatkarın iş keyfiyetinden tamamen farklı, düzenli, kesintisiz bir günlük çalışma ritmine uyarak çalışmayı öğrenmeleri gerekiyordu. Ayrıca parasal özendirmelere de karşılık vermeyi öğrenmek gerekiyordu. Bugün Güney Afrikalıların yaptığı gibi, o dönemde de İngiliz işverenler, durmadan işçilerin ‘tembelliğinden’ ya da eskiden geçimlerine yeten parayı kazanıncaya kadar çalışıp sonra yattıklarından yakınırlardı. Yanıt, (para cezalan, hukuku işverenin yanında harekete geçiren ‘Efendi Köle’ yasası vs. ile sağlanan) sert bir iş disiplininde, ama hepsinden önce, mümkün olan her yerde işçiyi, asgari bir gelir elde edebilmesi için bütün hafta durmadan çalışmak zorunda bırakacak kadar az bir paranın ödenme uygulamasında bulundu. Çalışma disiplininin çok vahim boyutlarda bir sorun teşkil ettiği fabrikalarda, çoğunlukla, yönetilmeleri kolay (ve daha ucuz) kadın ve çocuk işçilerin çalıştırılması yoluna gidildi. 1834- 47 arasında İngiliz pamuk fabrikalarında çalışan bütün işçilerin yaklaşık dörtte biri yetişkin erkek, yaridan fazlası kadın ve kız, geri kalanı da on sekiz yaşinin altinda çocuklardi İfadesini, bu ilk evredeki küçük ölçekli, dağınık endüstrileşme sürecinde bulan çalışma disiplinini sağlamanın bir başka yaygın yolu da, taşeronluk uygulaması ya da vasıflı işçileri vasıfsız yardımcılarının fiilen işvereni durumuna getirmekti. Örneğin pamuk endüstrisinde erkek çocukların yaklaşık üçte ikisi, kız çocukların da üçte biri ‘doğrudan ustaların emrinde’ydiler; böylelikle daha yakından izlenebiliyorlardı. Fabrikaların dışındaysa, bu tür düzenlemeler daha da yaygındı. Elbette taşeronun, bu kiralık emeğin işini sermesini önlemekte doğrudan maddi çıkan vardı.

Yeterli sayıda vasıflı ya da teknik eğitimli işçi bulmak ya da eğitmek çok daha zor bir işti; çünkü, inşaat gibi pek çok iş pratikte pek değişmeden yapılsa da, modem endüstride, endüstri öncesine ait becerilerden yok denecek kadar az yararlanilmaktaydı. Bereket versin, 1789’dan önceki yüzyıllarda İngiltere’nin yavaş seyreden yan-endüstrileşme süreci, gerek dokuma tekniğinde gerekse metal işleme alanında gerekli becerilere sahip işçilerden oldukça geniş bir havuz yaratmıştı. Orneğin kıta Avrupası’nda, ince metal işleri yapan birkaç zanaatkardan biri olan çilingir, makine yapımcılarının babası haline gelmiş ve zaman zaman ona adını vermiştir; Ingiltere’de de değirmen ustası ile, (madenlerde ve maden çevrelerinde çoktandır bilinen) ‘mühendis’ ya da ‘makineci’nin durumu buydu. Ingilizce ‘mühendis’ [engineerl sözcüğünün, hem vasıflı metal işçisini hem de tasarımcıyı ve planlamacıyı anlatması raslantı değildir; çünkü yüksek teknisyenlerin büyük bir bölümü, bu makineden anlayan ve kendine güvenen insanların arasından bulunabiliyordu. Gerçekten de Ingiltere’nin endüstrileşme süreci, bu planlanmamış yüksek beceriye sahip arza dayanmıştı; kıta Avrupası ise bunu başaramamıştıt Bu olgu, bu ülkede (ileride bedeli ödenecek olan) genel ve teknik eğitime gösterilen şaşırtıcı ilgisizliği açıklamaktadır.

Emek arzıyla ilgili yaşanan bu sorunların yanında, sermaye arzıyla ilgili sorunların fazla bir önemi yoktu. Diğer pek çok Avrupa ülkesinden farklı olarak, İngiltere’de~doğrudan yatırıma dönüştürülebilecek sermaye konusunda bir sıkıntı söz konusu değildi. En büyük güçlük, onsekizinci yüzyılda bu sermayeyi kontrol edenlerin-toprak lordları, tüccarlar, denizciler, bankerler vs.-, onu yeni endüstrilere yatırmakta gönülsüz davranmalarıydı. Dolayısıyla bu yeni endüstriler faaliyetlerine çoğu zaman küçük tasarruflarla ya da borçlarla başlamış ve karı yeniden üretime yatırarak gelişmişlerdi. Yerel düzeyde duyulan sermaye sıkıntısıysa, ilk endüstricileri

-özellikle de kendilerini yetiştirmiş olanlari- daha sert, daha tutumlu ve daha haris yapmişti. 0 yüzden işçileri de buna uygun olarak daha fazla sömürüye ugradilar. Ancak bu, ulusal yatirima ayrilan fazlanin yetersizligi-ni degil, akişindaki düzensizligi göstermekteydi. Ote yandan, onsekizinci yüzyilin zenginleri paralarini endüstrileşmeden nasibini alan belli girişimlere, bilhassa ulaşima (kanal, liman, yoi ve ileride demiryolu) ve toprak sahiplerinin kendileri yönetmediklerinde bile paylarini aldiklari madenlere gömmeye hazirdilar.

Özel olsun kamusal olsun, ticaret ve maliye teknikleri konusunda da bir güçlük söz konusu değildi. Bankalar, kağıt paralar, hisse senetleri, tahviler, bonolar, denizaşırı ve toptan ticaret teknikleri, pazarlama vs. yeterince bilinen şeylerdi ve bunlarla haşır neşir olanların ya da olmayı kolayca öğrenebilenlerin sayısı hayli kabarıktı. Ayrıca, onsekizinci yüzyılın sonunda devlet politikası, kapitalist iş yaşamının üstünlüğüne sıkı sıkıya bağlanmıştı. Bu gelişmeyi engelleyici nitelikteki (örneğin Tudorlann çıkardığı toplumsal yarara dönük) eski yasalar, uzun zamandır uygulanmıyordu ve sonunda 18 13-35 arasında -tarımla ilgili olanlar dışında- tamamen kaldırıldı. Teorik olarak Ingiltere’nin yasaları, mali ya da ticari kurumları hantaldı ve ekonomik gelişmeye yardımcı olmaktan çok köstek olacak tarzda hazırlanmıştı; örneğin, bir anonim şirket kurulması isteği karşısında Parlamento her defasında pahaltya patlayacak ‘özel yasalar’ çıkarmak zorundaydı. Fransız Devrimi, Fransızlara -ve oradan da kıtanın geri kalanına- bu tür amaçlar için son derece ussal ve etkili bir aygıt sunmuştu. Uygulamadaysa Ingiltere, işlerini mükemmel yürütüyordu ve aslına bakılırsa rakiplerinden çok daha iyi durumdaydı.

İlk büyük endüstri devrimi, işte bu riskli, plansız ve empirik yolda yapıldı. Modem ölçütlerle bakıldığında, bu devrim küçük ve arkaikti; İngiltere, bugün bile bu arkaikliğin izlerini taşımaktadır. 1848’in ölçütlerine göreyse, yine kentleri her yerden daha çirkin, proletaryası her yerden daha sefil durumda olduğundan*; sisli, dumanlı bir havada, ziyaretçileri tedirgin eden öteye beriye koşuşturan solgun yüzlü kalabalığından ötürü hayli ürkünç olmakla birlikte, anıtsaldı. Milyonlarca beygir gücünü buharlı makinelerine koşmuş, yılda iki milyon yarda pamuklu kumaşı on yedi binin üzerinde mekanik iğden geçirmiş, yaklaşık elli milyon ton kömür çıkarmış, tek bir yılda 170 milyon sterlin değerinde mal ithal ve ihraç etmişti. Ticaret hacmi, en yakın rakibi olan Fransa’nın iki katıydı: Fransa, onu ancak 1 780’de biraz geçebildi. Pamuklu tüketimi, ABD’nin iki, Fransa’nınsa dört katıydı. Ekonomik bakımdan gelişmiş dünyanın bütün pik demirini üretmekteydi ve kendisinden sonra gelişmiş ikinci büyük ülkenin (Belçika) kişi başına kullandığı demirin iki, ABD’nin üç, Fransa’nınsa dört katından fazlasını kullanıyordu. Ingiliz yatınm sermayesinin 200 ile 300 milyon sterlin arası bir miktarı (bunların dörtte biri ABD’de, yaklaşık beşte biri de Latin Amerika’daydı), dünyanın her yanından kar payları ve siparişler getirmekteydi.39 Ingiltere, gerçekten de ‘dünyanm atölyesi’ idi.

Gerek Ingiltere gerekse dünya, bu adalarda, tek yasaları ucuza alıp sınır tanımaksızın pahalıya satmak olan tüccarlar ve girişimciler tarafindan gerçekleştirilen Endüstri Devrimi’nin dünyayı dönüştürdüğünü biliyordu. Yoluna hiçbir şey çıkamazdı. Geçmişin tanrıları ve kralları, bugünün işadamlan ve buharlı makineleri karşısında güçsüz kalıyordu.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA