İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2266445 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

Martin Luther

Kategori Kategori: Dini | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2332 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 29 Nisan 2007 11:05:13

Protestan Reform hareketine öncülük eden, ortaçağ Hıristiyan düşüncesini derinden etkileyen Alman ilahiyatçı, din bilgini ve dilbilimci olan Martin Luther,

Martin Luther

 
          Protestan Reform hareketine öncülük eden, ortaçağ Hıristiyan düşüncesini derinden etkileyen Alman ilahiyatçı, din bilgini ve dilbilimci olan Martin Luther, Kitabı Mukaddes’e ve özellikle Aziz Augustinus’a dayandırdığı ilahiyat kuramıyla Lutherci kiliselerin temelini atmış, ortaya koymuş olduğu öğretileriyle Protestanlığın ve Püritenliğin genel mirasının bir parçası haline gelmiştir. 1501’de Erfurt Üniversitesi’ne giren Luther, burada “Thomasçılığın nominalist panzehiri” diye nitelenen bir eğitim görür ve hocası Gabriel Biel aracılığıyla Aristoteles’i Ockham’lı William’ın öğretilerine göre inceler. Derslerine, anlattıklarına her zaman büyük bir önem verdiği hocalarından Biel’in öğrettiği en temel şey, Düşüş’e (yani ilk günahın ağırlığına) rağmen insanın kendi özgür iradesi içinde kurtuluşa ulaşabileceği olmuştur. Bu fikir, Luther’in sürekli zihnini kurcalayan ve ruhsal gerilimlerinin kaynağını oluşturan Tanrısal kurtuluşa erişme sorununun çözümü için bir başlangıç olur. Ama bu sadece bir başlangıçtır. Çünkü 1505 yılında, yüksek lisans derecesine aday gösterilen Luther, aynı yıl şiddetli bir fırtınanın yarattığı derin korkular içinde St. Anne’a dua ederek yardım ister ve mutlaka bir manastıra gireceğine söz verir. Sözünü tutarak Augustinusçu tarikata katılır. Ancak, artık bir din adamı olma yoluna giren Luther’in psikolojik gerilimleri sürmektedir. Augustinusçu tarikat manastırında, kendisinin kurtuluş umudu olmayan bir günahkar olduğu kanısının verdiği acılar içerisindedir.

 

          Bu kanısının kaynağı, insanı Tanrı’nın mutlaka cezalandıracağı düşüncesidir. Luther artık terim yerindeyse “bir sabit fikir” haline gelmiş olan bu düşünceden kurtulmak, insanın Tanrı lütfuna, Tanrı’nın inayetine layık olabileceğine inanmak istemektedir. Augustinus’un yorumlarının ışığında Paulus’un yazılarını okuyan Luther, sonuçta Tanrısal kurtuluşun ve Tanrısal adaletin mutlaka günah ve günahkarı cezalandırmak olmadığı görüşüne ulaşır.

 

           Reform döneminin hemen başında yaygınlık kazanmakta olan Hıristiyan gizemciliğine hiç de yabancı olmayan bu düşüncelerin özgün yanı, eylemi değil imanı öne çıkartmasıydı. Wittenberg Üniversitesi’nde teoloji profesörü oluncaya dek geçen süre içerisinde geliştirdiği görüşlerini derslerinde de işleyen Luther, varolan toplumsal, siyasal ve dinsel örgütlenme biçimiyle çelişen bir teoloji geliştirmekteydi. O dönemde yaygınlaşan “para ekonomisi”nin gereklerine uyum sağlama çabaları, Kilise’nin merkeziyetçi bir biçimde örgütlenmesi ve gelirlerini artırma girişimleri içinde, rahiplerin giderek artan bir biçimde dünyevi sorunlara karışmaları sonucunu doğurmuştu (Ağaoğulları ve Köker, 1997). Kilise’ye vergi yoluyla gelir aktarılması, kişilerin günahlarının affedildiğine dair belgelerin (endüljans) para karşılığı satılması gibi, Kilise’nin bir tür din ticareti yapmaya başlaması, Luther’i etkisi altına alan olaylardı. Bu ortam içinde, Hıristiyanlığın asıl köklerine inmek gereğini vurgulayan Luther, İncil’i yeniden yorumlayarak geliştirdiği “95 Tez”ini ilan eder. “95 Tez”in ilanı, Luther’in yaşadığı zaman ve mekan dilimi bakımından olağanüstü bir olay değildir. Tartışılması istenilen görüşlerin kilise kapılarına asılması, o dönemde akademik yaşam içinde başvurulan yollardan biridir. Ancak, Luther’in tezleri, dar bir üniversite çevresinin dışına taşarak büyük bir etki yapmaya başlar. Luther’in tezleri, ilk anda ve öncelikli amaç olarak endüljansa ve Kilise’ye karşı çıkma amacına yönelik değildi. Genellikle yapılan yorum, Luther’in sözü edilen “95 Tez”i ile hem endüljansa hem de kişi ile Tanrı ilişkisine aracılık eden bir kurum olarak Kilise’ye karşı çıktığı yolundadır. Buna karşılık, Luther’in ilk amacının daha çok teolojik bir tartışmaya yönelik olduğu, endüljansa karşı çıkmasının uygulamaya değil aslında dinin “merkezi hakikati” içinde böyle bir şeyin bulunup bulunmadığıyla ilgili olduğu belirtilebilir.

 

 

Luther’in din ve kilise hakkındaki görüşleri:

  

           İnsanın tanrı yasalarını ilahi bir sezgiyle kavrayıp izleyebileceği yolundaki Thomasçı “iyimserlik” yerine, insanın “düşüş”le açıklanan öze ilişkin günahkarlığını ve bir bakıma “düzelmezliği”ni öne çıkaran Augustinusçu “kötümserlik”, Luther’in din hakkındaki görüşlerinin hareket noktası olmuştur. Bu doğrultuda, döneminin reformundan çok rönesansı etkilemiş, hümanist düşünürlerince vurgulanan, insanın yetenekleriyle erdemlerini yücelten görüşler Luther’e ters gelmekteydi (Ağaoğulları, 1997).

         

          Erasmus gibi hümanist Rönesans düşünürlerini Luther’in görüşlerinden uzaklaştıran temel noktalardan biri Luther’in insan iradesine ve bu iradenin ürünü olan eyleme değil, insanın ruhsal yanına ve ruhun düzeltilmesi için vazgeçilmez gördüğü imana ağırlık vermesiydi. Nitekim, Erasmus’tan gelen ve insanların zamanlarını ve yeteneklerini böylesi bir labirentte harcamamalarını tercih edeceğini bildiren görüşlere karşı, 1525 yılında Luther “Köle İrade Üzerine” adlı yapıtını yayınlamıştı. Bu yazısında, anti-hümanist ve aşırı Augustinusçu bir insan anlayışını savunan Luther, Erasmus’un görüşlerine şu noktada kesinlikle karşı çıkıyordu: Erasmus’ta insan, kendi akıl yürütme gücüyle, Tanrı’nın insandan beklediği eylem biçimlerinin ne olduğunu kavrayabilir. Luther’e göre ise, aksine, biz hepimiz, bütün insanlar ilk günah nedeniyle, günahkar yaratıklar olduğumuz için tanrı tarafından terkedilmiş bir durumdayız. Dolayısıyla tüm insanlar, bağımlı, lanetli, tutsak, hasta ve ölüdür. Bu nedenle, Tanrı’yı insan aklı ile ölçülebilir, kavranabilir ve bilinebilir bir varlık diye kabul etmek günahkarca bir anlayıştır. İnsanlar, Tanrı’dan o denli uzaktırlar ki, Tanrı’nın neyi isteyip neyi istemediğini bilme umutları bile yoktur (Batur, 1988).

  

          Bu noktada, eğitiminin başlangıcında öğrendiği Ockhamcı nominalizme başvuran Luther’e göre, Tanrı’nın buyruklarına, bize haklı veya akla uygun göründükleri için değil ama sadece ve sadece Tanrı’nın buyrukları olduğu için itaat etmek gerekmektedir. Ancak şimdi de Tanrı’nın buyruklarının ne olduğunu insanın nasıl bileceği sorunu vardır. Bu bağlamda Luther’in Tanrı’ya iki yönlü bir nitelik atfettiğini görmekteyiz. Luther’e göre Tanrı, bir yönüyle, kendisini “kelam”la açığa vurmayı seçmiş olan bir varlıktır. Tanrı’nın ikinci yönü ise, gizli tanrısal varlık olarak karşımıza çıkmaktadır. Gizli Tanrı’nın iradesi, her alanda vardır, dünya üzerinde olup biten her şeyi düzenlemekte, yönetmekte ve bu anlamda da tüm-erkli bir nitelik taşımaktadır. Bu gizli Tanrı, insanın anlama yetisinin dışında kalmaktadır. Dolayısıyla, Tanrı’nın bu gizli yönünden ancak korkulur ve bu yönüyle Tanrı’ya korkuyla karışık bir saygı içinde tapınılır.

 

          Luther, Tanrı’nın kulları arasında bir ön ayrım yaptığını ve kimi kurtuluşa erdireceğini, kimi ise düzelmez bir biçimde lanetlediğini bildiğini kabul etmektedir. Bir bakıma Tanrı’nın seçilmiş kulları ile Tanrı’nın lanetlenmiş kulları olarak ifade edilebilecek bu ayrım, Luther’i başlangıçta umutsuzluğa ve ruhsal gerilimlere sürüklemiştir. Hangi insanın Tanrı tarafından sonsuza dek lanetlenmiş olduğu, bu önbilginin sadece insanın kavrama yetisini aşan “gizli Tanrı”da bulunması yüzünden belli değildi. Ancak Luther, sonradan korkulu bir saygı ile tapınıldığını belirttiği Tanrı’nın bu ikinci yönüne “iman” etmekle kurtuluşun mümkün olduğunu, çünkü Tanrı’nın iradesinin günahkarı cezalandırmaktan çok kendisine iman edenleri kurtarmak olduğunu fark etmişti. Dolayısıyla, Luther’e göre insanın kurtuluşu, sadece ve sadece imandan geçiyordu. Buna uygun olarak Luther, günahkar bir varlık olarak insanın amacının imana kavuşmak olduğuna inanmaktaydı. (Sabine, 1969).

    

          Bundan sonra varılması beklenen sonuç, artık kolaylıkla tahmin edilebilir. Kilise, Tanrı ile insan arasında aracılık yaparak insanın kurtuluşu için gerekenleri belirleyen bir kurum olarak gereksizdir. Roma Kilisesi ve papa ile olan mücadeleleri sırasında belirginleşen görüşleriyle Luther, yerleşik bir kurum olarak Kilise’nin gereksizliğine inanmış, geliştirdiği teolojik ilkeleriyle de böyle bir aracı kurumun gereksizliğinin temellerini atmıştır. Hatta daha da ileri giderek, en büyük günah kaynaklarından birinin Katolik kilisesi ve papa olduğunu vurgulamıştır. Papa ve Kilise, Luther için, insanın imanla kurtuluşa erişmesinin önünde engeldir. İman, Luther için, sadece İsa aracılığıyla ulaşılabilecek bir şey olduğuna göre, Kilise’nin ve papanın bu imana erişmeyi engellemeleri, papayı İsa aleyhtarı yapmaktadır.

    

          Bu görüşleri esas alındığında, Luther’in sadece Roma Kilisesi’ne değil, inanan insan ile Tanrı arasında aracılık yapmakla yükümlendirilmiş her türlü kuruma karşı çıktığı söylenebilir. Ancak Luther’in Kilise ile ilgili görüşlerinde başvurduğu bir ayrım, bu karşı çıkışı bulanıklaştırmaktadır. Bu da, gerçek kilise ile kurum olan kilise arasında bir ayrım yapmasından kaynaklanmaktadır. Sadece iman edenlerin dinsel birliği anlamında ve görünür bir kurum niteliği taşımayan bir gerçek kiliseden söz etmesi, Luther’in izleyicilerinin Roma Kilisesi’nden ayrı yeni bir örgütlenme kurmalarını engellemiş, belki aksine buna dayanarak yeni bir (Lutherci) kilise örgütlenmesinin temel gerekçesi olmuştur: Gerçek kilise, Katolik Roma Kilisesi değil, Protestan Lutherci Kilise’dir.

    

          Ancak Luther ve izleyicilerinin geliştirmiş oldukları “Lutherci Kilise” bir yana, Roma Kilisesi’ne karşı çıkmış, Luther’in siyasal iktidar sorununa bakışının nasıl olduğu sorusunu da akla getirmektedir. Luther’in Kilise’nin hiçbir biçimde güç sahibi olamayacağını kabul etmesi, mantıksal sonuçları bakımından, Kilise’nin ruhani alanda olduğu kadar, dünyevi alanda da sahip olduğu ya da sahip olduğunu ileri sürdüğü her türlü gücünü yadsımak anlamını taşımaktadır. 

 

 

 

Luther’in siyasal görüşleri:

         

          Luther’in teolojik görüşleri ve bunun insan ile Tanrı arasındaki ilişkilere uzanan boyutları ve nihayet Kilise’nin eleştirisini de içeren yönleri, değişik yorumlara konu olmuştur. Bu yorumlardan ilki, Luther’in, iyi yetişmiş bir din bilgini olarak, başlangıçta akademik dünyayla sınırlı, teolojik bir tartışma açma niyetiyle giriştiği işlerin sonuçta, kurulu düzeni ve toplumsal-siyasal örgütlenmeyi değiştirici etkiler kazanması ve nihayet bir “devrim hareketi”ne dönüşmesidir. Buradan hareketle, Luther’in görüşlerinin devrimci bir nitelik taşıdığı vurgulanabilmektedir (Tunçay, 1985). İkinci yorum tarzı ise, Luther’in teolojik görüşlerinin, Hıristiyanlığın aslına dönmeyi vurguladığını, bu “asla dönme” isteği ile birlikte, Kilise’ye karşı çıkışında da görüldüğü üzere, ilk Hıristiyanlığın eşitlikçi, cemaatçı yapısını canlandırmak istediği, bu anlamda da, kendi çağının değişimlerine tepkici (reaksiyoner-gerici) bir karşı çıkışı ifade ettiği yolundadır. Bu yorumların ikisi birden geçerli kabul edilerek, Luther’in görüşlerinin oluşturduğu madalyonun bir yüzünün devrimci ya da ilerici, diğer yüzünün ise gerici ya da muhafazakar olduğu söylenebilir.

  

          Yorumları daha iyi değerlendirmek bakımından önce, Luther’in din ve Kilise hakkındaki görüşlerinin siyasal uzantılarına eğilmek, sonra da Luther’den yola çıkan ama bir dinsel-siyasal akım haline gelen Lutherciliğin bazı özellikleri üzerinde durmak yerinde olacaktır.

 

           Luther’in Kilise ile ilgili olarak yukarıda belirtilen görüşleri, sonuçta, varolan  Katolik Roma Kilisesi’ne karşı çıkmak anlamına gelmektedir. Daha doğrusu, Luther, inanan Hıristiyanların oluşturduğu kurumlaşmamış bir bütünlük (congregatio fidelium) anlamında gerçek kiliseyi yeğlemekte ve bunu esas alarak, varolan bir kurum olarak Kilise’nin Hıristiyanların yaşamını düzenleyici güç ve yetkilerine karşı çıkmaktadır. Kilise’nin, kurumsal olarak, insan yaşamını düzenleyip onu kurtuluşa yöneltebilmesi, Luther’in sadece imana bağladığı kurtuluş anlayışı açısından, geçersiz ve yanlıştır. Bu yanlışın üstüne, bir de para karşılığı endüljans satmak, Kilise’nin günah işlediğini, papanın da deccal olduğunu kanıtlar. Alman soylularına seslendiği manifestosunda şöyle der: “Para almak için onlar (Kilise adamlar ve papa) adaletsiz olanı adaletli yapmakta ve yeminleri, yakarışları ve anlaşmaları geçersiz kılmaktadırlar, böylelikle de taahhüt edilmiş imanı ve sadakati yıkmakta ve bize de bunları yıkmayı öğretmektedirler. Onlara bu işleri yapmalarını söyleyen Şeytan’dır. Bu derece şeytansı bir öğretiyi bize satmakta ve karşılığında da para almakta, bize günahı öğretmekte ve bizi cehenneme sürüklemektedir.

  

          Luther, buradan hareketle, varolan Kilise’ye, onun sahip olduğu güçlere karşı çıkmakla yetinmez, Kilise’nin Hıristiyan toplumu içinde herhangi bir güç sahibi olamayacağını da belirtir. Gerçek kilise, luther için, manevi bir birliktir ve bu bağlamda, Roma Kilisesi’nin benimsediği ve uyguladığı tabakalar anlayışına da karşı çıkmaktadır. Luther’e göre, Kilise’nin resmen benimsediği toplumsal tabakalar arasında ruhban kesiminin diğerlerine göre üst bir konuma yerleştirilmiş olması, buradan da Kilise’nin diğer otoriteler üzerinde mutlak bir üstünlüğe sahip olduğunun iddia edilmesi tam bir yalandır.

  

          Luther’in Kilise’ye karşı çıkışı ve Kilise’nin toplum içinde, hem ruhani işlerde, hem de dünyevi alanda hiçbir güç sahibi olamayacağını belirtmesi, ortaya bir “iktidar boşluğu” çıkartacak niteliktedir. Çünkü Kilise, sadece ruhani alana ilişkin sorunları çözmek, bir Hıristiyan’ın Tanrı ile ilişkilerini düzenlemekle kalmamakta, aynı zamanda, dünyevi alanda da ağırlıklı bir yere, hatta egemen bir konuma sahip bulunmaktaydı. Kilise’nin güçlerini reddetmek, doğrudan doğruya, Kilise’nin boşalttığı yerin nasıl doldurulacağı sorununu da gündeme getirmektedir.

         

          Luther, “ruhani iktidar”dan, tümüyle ruhsal bir alanın yönetimini anlamaktadır. Kilise, daha doğrusu “gerçek kilise”, İsa’nın egemenliği altında bulunmakta ve İsa’nın güçleri de tümüyle iman alanıyla ilgili, manevi nitelikte güçler olarak kavranmaktadır. Buna karşılık, bir Hıristiyan’ın aynı zamanda ait olduğu dünyevi alandaki iktidar söz konusu olduğunda Luther, dünyevi iktidarın da aynı biçimde Tanrısal kaynaklı olduğunu ileri sürmektedir. Ancak, Tanrısal kaynaklı olan dünyevi iktidar, tam anlamıyla ayrı bir alan üzerinde egemendir. Burada Paulus ve Augustinus’a dayanarak, dünyevi iktidarın sahip olduğu güçlerin (kılıcın) Tanrı tarafından, günahkar insanlar arasında barış ve düzeni sağlasın diye laik yöneticilere verildiğini kabul etmektedir. Luther’in bu bağlamdaki görüşünün en önemli ve hatta özgün yanı, zor kullanma gücüne sahip bütün iktidarların, tanım gereği “dünyevi” olduklarıdır. Dolayısıyla, papa ya da Kilise tarafından, dünyevi ilişkilerin herhangi bir alanında karar verme yetkisine sahip olunduğunun ileri sürülmesi, bu iddianın papalık makamının gerekli olarak temellendirilmesi, dünyevi iktidarın yetkilerini gaspetmek anlamını taşımaktadır (Köker, 1999).

  

          Bu durumda, Luther’in, mantıksal olarak şöyle bir sonuca ulaşmış olduğu söylenebilir: Kilise, güçleri sadece manevi alana ilişkin bir inananlar topluluğu anlamında gerçek kilise olacaksa, o zaman, zora başvurabilme yetkisi anlamında her tür iktidarın da sadece ve sadece “dünyevi” olması gerekir. Bu bağlamda dünyevi iktidar, Luther’in gerçek kiliseden farklı olarak değerlendirip karşı çıktığı papanın ve Roma Kilisesi’nin ruhani ve dünyevi alandaki güç iddialarını da kapsamaktadır. Yani Luther, Roma Kilisesi’ni de dünyevi iktidar bağlamı içine oturmakta ve reddetmektedir. Böylece “İki kılıç benzetmesi”ni yıkan Luther, gücünü Tanrı’dan alan bir prensin iktidarını meşrulaştırmaktadır. Çünkü, mevcut bir kurum olarak Kilise, tamamen manevi alana ait gerçek kiliseden farklı olarak, dünyevi iktidarın alanında yer alıyorsa, dünyevi iktidarın başı, aynı zamanda, kurum olarak Kilise’yi de kendi zor kullanma güçlerine tabi kılabilecektir. İki kılıç kuramını dünyevi kılıcın tekliğini kabul ederek aşmaya yönelen Luther, sistematik bir “devlet kuramı” geliştirmiş değildir. Luther’in vurguladığı temel nokta, dünya üzerinde insanların kötülüğünden kaynaklanan bir zorunluluk olarak zora başvurmadır. “Savaş yapma, Tanrısal bir iştir ve bu dünyaya yemek-içmek kadar gereklidir... Kılıç tutan, öldüren el, insani el değil, Tanrısal eldir; insan değil fakat Tanrı’dır, asan, kesen, boğazlayan, savaş yapan  diyerek, dünya üzerinde düzen sağlamak için çıplak güce başvurmayı Tanrısal bir yükümlülük haline getirmiştir. Bu anlamda Luther, sistemli bir biçimde işlenmiş bir “kurumlar dizgesi” olarak devletten değil, düzeni sağlamak için zor kullanan bir siyasal iktidardan ve onun Tanrısal meşruluğundan söz etmektedir.

 

 

Prens iktidarının nitelikleri:

 

          Herkes üzerindeki yönetimlere tabii olsun.” anlamındaki Paulusçu deyişi kabul eden Luther, prensin iktidarının tanrı tarafından verildiğini, dolayısıyla, prensin bu iktidarını Tanrı’nın istediği yönde kullanmakla yükümlü olduğunu belirtir. Bir başka deyişle, Luther “Herkesin kendi üzerindeki yönetimlere” tabii olması yolunda Paulusçu anlayışı tekrarlarken, Hıristiyan hükümdarın yönetimini sürdürürken, yukarıdaki öğeleri içeren bir tür “kutsal yasa” ile sınırlı olduğunu kabul etmektedir.

Prens üzerindeki bu “tanrısal sınırlama”nın nasıl bilineceği ise bir başka sorundur. Luther, tıpkı sıradan bir Hıristiyan’ın, kişisel imanla kurtuluşa hak kazanmasında olduğu gibi, bu bilginin de prens tarafından, tanrıya olan kişisel imanla edinilebileceğini kabul ederek, aslında gerçekte pek anlamlı olmayan bir sınırlamadan söz etmiş olmaktadır.

 

 

İtaat anlayışı:

 

          Bir kurum olarak Kilise’ye, Kilise’nin toplum içinde güç sahibi olma iddialarının meşruluk temellerine karşı çıkan, bu karşı çıkışının sonucunda dünyevi iktidarı prensin tekeline veren, böylece ortaçağ siyasal düşüncesini uzun süre uğraştırmış bir konuyu, ruhani ve dünyevi iktidarlar arasındaki ilişkileri, ruhani iktidarı dünyevi iktidar içerisinde eriterek çözmüş görünmektedir. Luther’in “İki kılıç” anlayışı yerine tanrısal kaynaklı bir prens iktidarını vurgulayan “Tek kılıç” anlayışını kabul etmesi, dünyevi iktidarı elinde tutan prensin gücünü sınırlayan şeyin de bir tür tanrısal yasa olduğunu düşündürtebilir. Ancak bu, nesnel bir biçimde kendini açığa vuran bir tanrısal yasa tarafından değil, prensin tanrı ile kendi kişisel teması sonucunda kavradığı bir tür “vicdani” sınırlama ile olmaktadır (Batur, 1998).

 

          Luther’in geliştirdiği teolojinin ve Kilise aleyhtarlığının siyasal sonuçları, bütün bu otoriteye itaat vurgusuna rağmen, Luther’in izleyicilerinin baş kaldırı hareketlerine girişmelerini engellememiştir. Luther’den esinlemiş bulunan bazı radikal reformcular, Luther’in Kilise aleyhtarlığını mantıksal sonuçlarına dek götürerek, bir bütün olarak gerçek ve kurumsal ayrımı yapmaksızın, her türlü Kilise düzeninin ortadan kaldırılması gibi bir uygulamaya yöneldiler. Bu bir anlamda düzene ve otoriteye karşı çıkan “anarşizan” hareketler, Almanya’nın o dönemdeki toplumsal yapısında varolan ve köylülerin ağırlıkta olduğu çelişkiler tarafından beslenerek, 16. yüzyılın köylü ayaklanmalarını da tahrik etmekteydi. Bu olaylar karşısında tümüyle düzen yanlısı alan Luther, “İncil’in davasının zora başvurma ve kan dökme yoluyla kazanılmasından yana değilim diyerek tavrını ortaya koymuştur. Dünya üzerinde düzeni bozan, zora başvurarak ayaklanan her türlü hareketin Tanrı’ya başkaldırı anlamını taşıyacağı yolunda bir anlayışın temellerini atmış bulunan Luther, bu görüşleri uyarınca, köylü ayaklanması karşısında da, barışa teşvik edici çabalarının sonuçsuz kalması ile birlikte, ayaklanmanın şiddetle bastırılmasından yana olmuştur


 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA