İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 721 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2414690 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU’NUN YAŞAMI

Kategori Kategori: Sanatçılar | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 3022 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 23 Kasım 2009 13:36:25

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLUNUN YAŞAMI

Yakup Kadri, 27 Mart 1889 da Kahire de doğmuştur.

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU’NUN YAŞAMI

Yakup Kadri, 27 Mart 1889’da Kahire’de doğmuştur. İlk öğrenimini Manisa’da Fevziye Mekteb-i İptidaisi’nde tamamlamış, rüştiyeye ikinci sınıfa kadar Manisa’da devam etmiş, 1903’te İzmir İdadisi'nde okumaya başlamış, 1905 yılında İskenderiye’deki Frères Fransız okuluna kaydolmuş ve ortaöğrenimini burada tamamlamıştır.

1908 yılı başlarında, Meşrutiyet’in hemen öncesinde İstanbul’a dönmüş, Mekteb-i Hukuk’a gitmiştir. 1909 Martı’nda Faik Ali, Refik Halit, Celal Sahir, Ahmet Samim, Ali Canip ile birlikte Fecr-i Ati topluluğunun ilk toplantısına katılmıştır. Aynı yılın Haziran ayında Resimli Kitap dergisinde Nirvana adlı oyunu yayımlanır. 1911 yılında, 3 yıl okuduğu Hukuk Fakültesi’nden diploma almadan ayrılır. 1913’te ilk öykü kitabı Bir Serencam yayımlanmış, aynı yıl Peyam gazetesinde yazmaya başlamıştır. Öyküleri çoğunlukla İkdam gazetesinde yayımlanan Yakup Kadri, 1916’dan sonra bireycilikten toplumculuğa yönelmiş, savaş ve seferberlik konularını işlemiştir. Mütareke sırasında ise yeniden mensur şiire dönmüş, Erenlerin Bağından’ı yazmıştır(1918-1919).

Yakup Kadri’nin 1916 yılında girdiği Bektaşi muhiti, Nur Baba romanına konu olur. 1919’da İkdam’da köşe yazarlığına başlar. 1921 yılında Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde Ankara’ya çağırılır. Kurtuluş hareketini görmek ve liderleriyle görüşmek fırsatını bulması onun sosyal gerçekçiliğe geçişinde önemli bir etkendir. 1920’de Kiralık Konak, 1921’de Nur Baba, 1922’de Okun Ucundan ve Halide Edip, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım ile birlikte hazırladığı İzmir’den Bursa’ya adlı bir çalışması, 1923’te ise Kadınlık ve Kadınlarımız adlı eseri yayımlanmıştır.

Yakup Kadri 11 Ekim 1923 tarihinde Mardin milletvekili olarak TBMM’ye girer. Konusunu İttihatçı-İtilâfçı çekişmesinden alan Hüküm Gecesi 1927’de, Mütareke yıllarında İstanbul’da yaşanan ahlak çöküntüsünü anlattığı romanı Sodom ve Gomore 1928’de yayımlanır.

Yakup Kadri 1932 yılında dört arkadaşıyla –Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir- İktisadi devletçilik ve sosyal siyaset ilkelerini savunan Kadro dergisini çıkarır. Bu dergi Yakup Kadri’nin 1934’te elçilik görevine atanması nedeniyle kapanır. Yakup Kadri bu sırada Manisa milletvekilidir ve Kurtuluş Savaşı gözlemlerinden ve Anadolu Mezalimi Tahkik Komisyonu ile birlikte çalıştığı dönemden yararlanarak Yaban’ı (1932) yazmıştır. Ankara romanı ise 1934’te yayımlanır. Yakup Kadri 1934-1954 yılları arsında Tiran, Prag, La Haye, Bern, Tahran elçiliklerinde bulunur. Elçilik göreviyle yurt dışında bulunduğu dönemde daha çok monografi (Atatürk) ve anılarını kaleme alır (Zoraki Diplomat, Hep O Şarkı, Anamın Kitabı). Bir de iki ciltlik Panorama adlı romanını yazar bu yıllarda. 1960’ta kurucu meclis üyeliğine getirilir. 1961 seçimlerinde bu kez memleketi Manisa’dan milletvekili seçilir. Bu görevi 1965’e kadar süren Yakup Kadri, 13 Aralık 1974’te Ankara’da hayata gözlerini kapatmıştır.

HÜKÜM GECESİ

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hüküm gecesi adlı bu romanında II. Meşrutiyet olaylarını eleştirel bir bakış açısıyla anlatmaktadır. Gazeteci Ahmet Samim’in öldürülmesinden Bâbıâli Baskınına kadar geçen sürede İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasındaki siyasi çekişmeleri konu alan romanda, İttihat ve Terakki özellikle baskıcı ve sert politikası nedeniyle katı bir şekilde eleştirilmiştir. Fakat bu eleştirilerin yeterince nesnel oldukları söylenemez.Örneğin, yazar, İttihat ve Terakkinin 31 Mart Olayı’ndan sonraki baskıcı politikasından söz etmekle beraber, yine bu sırada çoğunluğunu İttihat ve Terakki Partili mebusların oluşturduğu meclisten çıkan yasaları göz ardı etmiştir. Bu dönemde gerçekten de çağdaş bir hukuk devletinde gerekli pek çok yasa (İçtimat-ı Umumiye, Matbuat, Tatil-i Eşgal , Cemiyet yasaları)[1] çıkmıştır. Yazarın İttihat ve Terakki’ye karşı takındığı tavrı, romanın yayınlandığı dönemde Cumhuriyetçi çevrelerdeki İttihat ve Terakki karşıtı tutuma ve kendisinin de Cumhuriyetçi bir yazar olmasına bağlamak mümkündür .

Bununla birlikte romanda dönemin muhalif düşünceleri de tam anlamıyla desteklenmemektedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, muhalefeti “olumsuz ve inkarcı anlayışların hastalıklı bir görüntüsü” olarak betimlemekte, muhalefetin heterojen yapısını eleştirmekte ve muhalefetin iktidar mevkiine geçebilecek güçte olduğuna inanmamaktadır.

Romanda çoğunlukla gerçek kişilere yer verilmiş ancak roman kurgusunu sağlamlaştırmak için roman tipleri de yaratılmıştır. Önce Nidayı Hakikat, daha sonra da Sadayı Millet gazetelerinde başyazar, İkdam gazetesinde de ikinci muharrir olarak çalıştığından söz edilen Ahmet Kerim’e dair herhangi bir bilgi kaynaklarda bulunmamaktadır.

Ahmet Kerim’in yakın arkadaşı olarak tanıtılan Sadayı Millet gazetesi başyazarı ve müdürü Ahmet Samim’in öldürülmesi olayı kitapta şu şekilde anlatılmaktadır: Ahmet Samim, Sadayı Millet’te yazdığı İttihat ve Terakki muhalifi yazıların yanı sıra fiilen politikaya atılmış olmasıyla da dikkatleri üzerine çekmiştir. Sürekli takip edilmektedir ve öldürüleceğinin farkına varmıştır. 9 Haziran 1910 gecesi[2] Bahçekapı’da vurularak öldürülür. Kitapta geçen “fiilen politikaya atılma” sözü ile kastedilen, Ahmet Samim’in 1908 yılında kurulan Osmanlı Ahrar Fırkası’ndaki faaliyetleridir. Ahmet Samim, Prens Sabahattinci akımdan esinlenerek İttihat ve Terakki karşısında bir ağırlık kurma düşüncesinden hareketle söz konusu fırkanın kurulması yönünde faaliyette bulunan ilk girişimcilerdendir[3]. Ahmet Samim’in gazetesi Sadayı Millet de bu fırkanın yanlısı yayın yapmaktadır[4].

Ahmet Samim hakkında değinilen bir başka konu da onun, Meşrutiyet’in ilk yıllarında Osmanlı Demokrat Fırkası’na bağlı çeşitli kitle hareketleri içinde kendini göstermiş Şahabettin Süleyman[5] ile yakın arkadaş olduğudur. Ahmet Samim, Şahabettin Süleyman’ın yanı sıra pek çok muhalifle daha görüşme halindedir. Genellikle akşamları Damat Salih Paşa’nın ya da Ömer Beyefendi’nin konağında yapılan toplantılar, siyasi açıdan pek önem taşımamakla birlikte toplantıda bulunanlar açısından dikkat çekicidir. İleriki yıllarda İtilaf Partisinin kurucularından olacak Miralay Sadık Bey[6], Trablusgarb Savaşında asker kuvvetleri kumandanı olarak görev yapacak Neşet Paşa[7], Ahali Fırkası Reisi (daha sonra da Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyesi) Gümülcine Mebusu İsmail Bey[8] bu toplantılara katılanlardandır.

Hürriyet ve İtilaf Partisinin kuruluşu kitapta şu şekilde anlatılmıştır: Muhalifler, İttihat ve Terakki istibdatına son vermek amacıyla parti halinde birleşme ihtiyacı duymuş ve yeni bir siyasi oluşum için harekete geçmişlerdir. Oluşmakta olan bu yeni siyasal harekette Dersim mebusu Lütfi Fikri Bey[9], Filozof Rıza Tevfik ve Gümülcineli İsmail de bulunmaktadırlar. Romanın baş kahramanı Ahmet Kerim’e de yeni parti adına çıkması tasarlanan bir gazetenin başyazarlığı teklif edilmiştir. Yazar bu noktada önemli bir konuya değinmektedir: Hürriyet ve İtilaf Fırkası güçlü bir muhalefet oluşturmasına rağmen çok büyük bir eksiği vardır, parti homojen bir yapıya sahip değildir. Yakup kadri, “Benim babam Türkiye, anam Yunanistan” sözüyle ün salmış bulunan Serfiçe mebusu Boşo Efendi ile gerçek kurtuluşu “İslam Cemaati”nin kuruluşunda gören Sabri Efendi ya da Arnavutça’dan başka bir dil bilmeyen Draç mebusu Esat Paşa ile Şefik                      el-Müeyyed’in[10] anlaşmalarının mümkün olmadığından ve bu kimselerin Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın başında olduklarından bahsetmiştir. Partinin homojen bir yapıdan yoksun olduğu doğru ise de[11] sözü geçen mebusların hepsinin Hürriyet ve İtilaf Partisinin başında ya da bu fırkanın üyesi olmadığını belirtmek gerekir. Serfiçe Mebusu Yorgi Boşo partiye Kanun-u Esasi değişikliği tartışmaları sırasında katılmıştır[12]. Draç Mebusu Esat Bey ise bu tartışmalar sırasında henüz partiye katılmamıştır; kendisinin adı, Kanun-u Esasi değişikliği nedeniyle çıkan anlaşmazlıkta Padişah tarafından İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkasının arasını bulmakla görevlendirilen müstakil (partisiz ya da bağımsız) mebuslar listesinde yer almaktadır[13].

Parti içindeki bu farklı kişilikler ancak tek bir amaç uğruna aynı çatı altında kalabilmişlerdir. Bu amaç, İttihat ve Terakki’yi “yıkmak”tır. Bu mozaik yapı içerisinde “yapmak” konusunda belli bir birlik yoktur[14].

Dönemin önemli olaylarından Zeki Bey’in öldürülmesi de romanda ele alınmaktadır. Duyun-u Umumiye müfettişi ve Sadayı Millet gazetesi yazarlarından Zeki Bey 11 temmuz 1911 tarihinde İttihat ve Terakki Tarafından öldürülmüştür. İttihat ve Terakkiye en çok saldıran ve İttihat ve Terakkinin ayıplarını ortaya çıkaran Zeki Bey’in[15] öldürülmesi üzerine mahkeme başlamış ve failler bulunmuştur. Suikastın faili İttihat ve Terakki fedailerinden Çerkes Ahmed’dir[16]. Bu mahkeme sırasında pek çok tartışmalar çıkmış, İttihat ve Terakki ve Hükümetine yöneltilen suçlamalar hükümetin itibarını yitirmesine yol açmıştır[17].

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, kimi kez gerçekte gelişen olayları roman kurgusuna uydurmak için olayların kronolojik sıralamasında bazı değişiklikler yapmıştır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın kuruluşu ve Trablusgarb’ın işgali olaylarında bu türden bir değişiklikten bahsetmek mümkündür. Şöyle ki, parti 21 Kasım 1911 tarihinde kurulmuştur[18]. Oysa romanda partinin kurulmasından sonra İtalya’nın Trablusgarb’ı işgal etme ihtimalinin bulunduğuna dair bir haber yayıldığından bahsedilmektedir. Trablusgarb Savaşının başlangıç tarihinin 29 Eylül 1911 olduğu düşünüldüğünde[19] kronolojik sıralamada yapılan değişiklik ortaya çıkmaktadır.

Romanda Trablusgarb’ın işgali ile ilgili Hakkı Paşa Hükümeti’nin yaptığı önemli bir hatanın altı çizilmiştir. Yazarın, Hakkı Paşa’nın İtalyan işgalini önceden sezememiş olması şeklinde yorumladığı bu hata, Hakkı Paşa Hükümetinin İtalyanların Trablusgarb’ı işgal edeceklerine ihtimal vermeyişi ve bu konuyu önemsemeyişinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu hatanın, sadece Hakkı Paşa’nın ihmaliyle açıklanamayacağı, Meşrutiyet Dönemi hükümetlerinin yıllar boyu sürmüş ihmalleriyle de bağlantılı bir hata olduğu belirtilmelidir. 10 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin ilanından 29 Temmuz 1911’de Türk-İtalyan savaşının başlangıcına kadar geçen süre içerisinde iş başına gelen hükümetlerin izledikleri dış politika “uzlaşmacı” bir temel üzerine kurulmuştur. İtalya’nın Trablusgarb ve Bingazi’deki faaliyetlerine propaganda yoluyla ya da hukuki zorluklar çıkararak engel olmaya çalışan Osmanlı Hükümetleri İtalyan isteklerini her seferinde kabul etmişlerdir[20]. Osmanlı Hükümetleri, İtalya’nın isteklerini reddedemedikleri gibi Trablusgarb ve Bingazi’de muhtemel İtalyan işgaline karşı gerekli siyasi, askerî ve ekonomik tedbirleri de almamışlardır. Hatta Hakkı Paşa döneminde alınan kararlar İtalyan işgalini önlemek yerine kolaylaştıracak mahiyettedir. Roma elçiliğinden gelip sadrazam olan Hakkı Paşa ise, İtalya’nın Trablusgarb ve Bingazi üzerindeki emellerini bilmiyormuşçasına davranmış, yanlış kararlar almıştır. II. Meşrutiyet sonrası bu bölgeler silah ve asker açışından zayıf bırakılmış, buralara askeri yatırım yapmak yerine bölgeden silah ve askerler alınarak başka yerlere sevk edilmiştir[21].

Bir diğer sorun da 1907 yılından beri Trablusgarb vilayetinde hüküm süren kıtlıktır. Savaş başlamadan önce gereken yardım yapılmadığı için savaş başladığında halkın sadece birkaç ay dayanabilecek kadar erzak ve mühimmat stoku vardır.

Trablusgarb’a karşı Hakkı Paşa Hükümeti’nin ilgisizliği sürerken Trablusgarb valisi İbrahim Paşa, Trablusgarb mebusları, Roma elçisi Kazım Bey ve Roma askerî ateşesi Binbaşı Ali Fuat, İtalyan hazırlıkları ve emelleri hakkında üst üste gönderdikleri raporlarla Bâbıâli’yi uyarmışlardır. Osmanlı Devleti’nin Roma elçisi Kazım Bey, Hariciye Nezareti’ne gönderdiği          7 Şubat 1911 tarihli telgrafta hükümetin dikkatini İtalya’daki hazırlıklara çekmiş, İtalyanların bu hazırlıkları Trablusgarb’a taarruz amacıyla yaptığını, tedbirlerin zamanında alınmaması halinde Trablusgarb’ın elden çıkabileceğini belirtmiştir.

Konu Hariciye Eski Nazırı Rıfat Paşa tarafından Meclis-i Vükelâ’ya getirilmiştir. Paşa, Hariciye’den gönderilen bilgiler ışığında hazırladığı raporu Meclis-i Vükelâ toplantısında okumuştur. Raporda İtalyan devlet adamlarının istila niyeti beslemediklerine dair verdikleri teminatın hilafına Trablusgarb’ın işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceği belirtilmiş, vilayetin ve valinin mevkiinin nazikliğine dikkat çekilmiş, İtalyanların Trablusgarb’ın müslüman halkını siyasi emellerine alet etmelerine engel olunması; vali olarak itidalli , ihtiyatlı, bilgili bir şahsın tayin edilmesi ve İtalyanların dikkatini çekmeyecek şekilde vilayetin askeri mevkilerinin takviye edilmesi istenmiştir. 1911 yılı Şubat ayı içerisinde Hakkı Paşa’nın huzurunda okunan bu rapora rağmen Osmanlı Hükümeti, İtalyan işgaline ihtimal vermediği için tedbir almak yoluna gitmemiştir [22].

İtalya’nın savaş ilan notasını alana kadar savaşa ihtimal vermeyen Hakkı Paşa, İtalya’nın savaş kararını şaşkınlıkla karşılamıştır. İtalya’nın savaş ilanından sonra Hakkı Paşa’nın önünde iki seçenek kalmıştır: derhal istifa etmek ya da göreve devam edip olayları akışına bırakmak[23]. Hakkı Paşa, göreve devam etmesi halinde muhalefetin kendisini, Trablusgarb’ı askersiz, silahsız, mühimmatsız, kumandansız ve valisiz bırakmakla suçlayıp kendisinin Divan-ı Âli’ye sevkini isteyeceğini bildiğinden istifa yolunu seçmiştir[24]. Hakkı Paşa’nın istifasından sonra sadaret makamına Sait Paşa getirilmiştir[25].

Romanda da belirtildiği üzere savaş Trablusgarb ve Bingazi ile sınırlı kalmamıştır. İtalya, Trablusgarb’ın sahil bölgelerini ele geçirmesine ve 5 Kasım 1911’de Trablusgarb ve Bingazi’yi topraklarına kattığını ilan etmesine rağmen güçlü bir direnişle karşılaşınca savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer sahillerine ve Ege Denizi’ne kaydırmıştır[26]. İtalya’nın savaşı başka cephelere kaydırmasının sebebi, İtalyan Ordusunun Trablusgarb’ın savunulmayıp terk edilen sahil kısmını ele geçirmesine rağmen iç kesimlere doğru ilerleyememiş olmasıdır. İtalya, savaşı yeni cephelere kaydırmakla Osmanlı Devletini yıldırmayı ve barışa zorlamayı amaçlamaktadır[27]. Bu sebeple önce Beyrut’a bombardıman yapılmış (24 Şubat 1912)[28], Çanakkale Boğazı’ndan geçme teşebbüsünde bulunulmuş (18 Nisan 1912)[29] ve Çanakkale Boğazı iki kez top ateşine maruz kalmış, Rodos ve Oniki Ada işgal edilmiş (Mayıs 1912)[30], Kızıldeniz’de Hudeyde topa tutulmuştur          (21 Temmuz 1912)[31].Ancak kitapta bahsedilen İzmir’in bombardımana tutulması olayına dair bir bilgiye kaynaklarda rastlanmamaktadır.

Savaş sırasında siyasi hayattaki gelişmeler de devam etmektedir. Hariciye Nazırı ve İstanbul milletvekili Rıfat Paşa’nın Paris Büyükelçiliği’ne atanması üzerine mecliste bir sandalye boşalmış ve 11 Aralık 1911 tarihinde bu tek sandalyeyi doldurmak üzere seçime gidilmiştir. Bu seçimde İttihatçıların adayı Adliye Nazırı Memduh Bey, Hürriyet ve İtilaf Partisinin adayı da Tahir Hayrettin Bey’dir. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adayı 195’e karşı 196 oy ile seçimi kazanmış, bu beklenmedik yenilgi iktidarda büyük bir tedirginlik ve kuşku oluşturmuştur[32].

Henüz kurulalı 1 ay bile geçmemiş olan bu partinin başarısı karşısında İttihat ve Terakki bir takım önlemler almaya karar vermiştir. Öncelikle, İtilaf ve Hürriyet partisinin Anadolu’da örgütlenmesine fırsat vermeden seçimi yenilemeyi, yani Meclis-i Mebusan’ı dağıtmayı; yapılacak seçimi de bir yandan hükümetin gücünü kullanarak bir yandan da bütün ülkede örgütlü olan tek parti olması sayesinde kazanmayı düşünmektedir. İttihat ve Terakki’nin Meclis’i çabuk dağıtmak istemesinin bir başka nedeni de, Hakkı Paşa Hükümetini Divan-ı Âli’ye yollamak için Meclise verilmiş olan takririn yürütmesini durdurmak ya da geciktirmektir; çünkü bu Hükümetin muhakemesi kendisinin muhakemesi olacaktır.

İttihat ve Terakki meclisi dağıtmak ve yeni seçimi yapmak için Kanun-u Esasi’nin 35. maddesinde değişiklik yapmak istemektedir. Bu maddeye göre: Vükelâ ile Meclis arasında anlaşmazlık olur, Hükümet istifa eder; yeni gelen vükelâ da aynı fikirde ısrar eder ve anlaşmazlık devam ederse Padişah, Âyan’ın da oyunu alarak meclisi dağıtabilir. Yeni seçim üç ay içinde yapılıp bitmiş olmalıdır. Değişiklik yapıldıktan sonra Padişah’a, Vükelâ ile meclis arasında anlaşmazlık olması halinde Âyan’ın oyuna ihtiyaç duymaksızın Meclis’i dağıtmak ya da hükümeti değiştirmek yetkisi verilecektir. İttihat ve Terakki, Padişah’ı tahta kendisi çıkarmış olduğundan Padişah’ın, Parti’nin çıkarına olmayan bir şey yapamayacağını düşünmektedir.

Hürriyet ve İtilaf, İttihat ve Terakki’nin bu amacının farkındadır ve buna engel olmak istemektedir. Bunun için tıkaç (obstruction) yöntemini kullanacak ve bununla başarıyı elde edecektir. 30 Aralık 1911 günü 35. madde tartışılacaktır ancak Hürriyet ve İtilaf Partisi toplantıya gelmez ve yeteri çoğunluk sağlanamadığı için bu madde üzerine görüşülemez. Kanun-u Esasideki değişikliği ileri süren hükümetin başında bulunan Sadrazam Sait Paşa iş başından çekilir ve bunun üzerine tartışmalar başlar. İttihat ve Terakki’ye göre Vükelâ ile Meclis arasında bir anlaşmazlık olmuş ve hükümet çekilmiştir. Muhaliflere göre ise hükümetin ileri sürdüğü düşünce Meclis tarafından reddedilmiş değildir, sadece mecliste yeterli çoğunluk olmamıştır, hükümetin bunu bir ret sayıp bunun üzerine çekilmesi doğru değildir. Bu tartışmalar sırasında pek çok mebus İttihat ve Terakki’den istifa etmiştir. Konu hakkında uzun bir süre tartışıldıktan sonra encümene gidilmiştir. Encümenin kararı, kanun değişikliğinin reddedilmiş olduğu yönündedir. 1 Ocak 1912’de Sait Paşa tekrar sadrazam olur. 3 Ocak 1912’de Sadrazam Sait Paşa tarafından 35. maddenin değiştirilmesi yeniden gündeme getirilir[33]. 13 Ocak 1912 tarihine kadar tartışmalar devam eder ve madde bu tarihte oylanır. Oylama sonucu 125 olumlu oya karşı 105 olumsuz oy saptanmış, üçte iki çoğunluk sağlanamadığından madde reddedilmiştir.

Bu oylamanın sonucu, 35. madde üzerinde eski hükümet ile Meclis arasındaki anlaşmazlığın yeni hükümetle de devam ettiği düşüncesine dayanarak mevcut 35. madde hükümlerine göre meclisin kapatılmasına gidilmiştir. 15 Ocak’ta Sultan Reşat, Mebuslar Meclisi’nin üç ay süre ile kapatılmasına ilişkin tezkeresini Âyan Meclisi’ne göndermiş, 17 Ocak’ta Âyan Meclisi 5 oya karşı 39 oy ile tezkereyi onaylamış ve 19 Ocak’ta Meclis dağılmıştır[34].

Bu dağılış kamuoyu üzerinde çok kötü etki yapacaktır. Halk, ülkenin işleri ne kadar bozuk olursa olsun, ne kadar kötü giderse gitsin, bundan yükümlü olan parti ve hükümeti usule, parlamento kurallarına ve Kanun-u Esasi’deki yollara uygun giderek devirmek ve iş başına geçmişi o kadar köklü olmayan ve ulusça daha çok güvenilenleri geçirmenin mümkün olmadığını düşünmeye başlamıştır[35].

1912 genel seçimi İttihat ve Terakki baskısı altında geçmiştir. İttihatçılar yine ezici bir çoğunlukla Mebusan’dadırlar. Fakat kısa bir süre sonra Meclis feshedilecektir[36].

1912 genel seçiminden sonra, silme denecek bir İttihatçı çoğunluğu parlamentoya barışçıl bir hava getirmemiştir. Artık ordu da ikiye bölünmüştür. İttihatçı ve itilafçı subayların kalpaklarının biçimi bile değişiktir.  

Ülkede yeni bir ihtilal havası esmektedir. Ordunun küçük kademelerindeki subayların Mahmut Şevket Paşa’ya “tehditkar” mektuplar gönderdikleri haberi Fransız kamuoyuna bile aktarılmaktadır[37].

Romanda Mayıs başında, Arnavutluk’ta başlatılan ayaklanmadan da söz edilmektedir. Ancak bu ayaklanma ile ilgili olarak sadece halk arasında çıkan birtakım söylentilere yer verilmiş, ayrıntıya girilmemiştir. Haziran’da on iki subay Manastır’da dağa çıkması olayından da belli belirsiz ve yine halk arasında dolaşan sözlerden yola çıkılarak bahsedilmiştir. Halaskar Zabitan Grubu’na ise daha geniş yer verilmiştir. Yakup Kadri romanında bu kişilerin isteklerini “İttihat ve Terakki kabinesinin çekilmesi, yerine tarafsız kimselerden kurulu bir kabinenin getirilmesi, milletin reyine aykırı olarak toplanmış Meclis’in dağılması, devlet memurlarından bundan böyle hiçbir partiye girmeyeceklerini bildiren yazılı taahhütname alınması gibi günlük politika ve idare işleriyle ilgili istekler” şeklinde belirtmiştir. Aslında beş subayın kurdukları bir örgüttü ama bir çok subay adına konuşuyor gibiydi.

Bu sırada meclisteki gücünden yararlanmak isteyen İttihat ve Terakki, Mahmut Şevket’in vesayetinden kurtulmak için harekete geçmiş. Paşa’nın Harbiye Nezaretinden istifasını istemiştir. Paşa bu konuda hiçbir zorluk çıkarmamıştır, ama bundan sonra İttihat ve Terakki, Harbiye Nezaretini önerdiği dört paşayla da anlaşamamıştır. Sait Paşa 15 Temmuz’da güven oyu istemiş, 4’e karşı 194 oyla güven almış. Buna rağmen iki gün sonra istifa etmiştir. Padişah görevi Tevfik Paşa’ya önerdi ama o, meclisin hemen dağılmasını şart koştuğu için, onun sadareti olmamıştır. İttihat ve Terakki, “partiler üstü” bir hükümete razıdır, ama Halaskar Zabitan grubunun istediği gibi Kamil Paşa’nın sadarete getirilmesi halinde, iç savaş çıkacağı tehdidinde bulunmuştur. Sonuç olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Erzurum’u savunan Gazi Ahmet Muhtar Paşa sadrazam olur. Kabineye girenler arasında Kamil, Ferit (Avlonyalı), Hüseyin Hilmi, Nazım, Mahmut Muhtar Paşalar da vardır. Bu kadar çok “ağır top”un bulunmasından ötürü buna “Büyük Kabine” ya da baba-oğul Muhtar Paşaların görev almasından ötürü (Baba-oğul) kabilesi denmiştir[38].

Sait Paşa’nın istifa etmesi, yerine Gazi Muhtar’ın gelmesi, İttihat ve Terakki’nin denetleme iktidarının son bulması demekti. Bu kesinti, Bâb-ı Âli baskınına değin sürecekti.

İleriki sayfalarda Ahmet Kerim ile bir genç arasında geçen konuşmaya geniş yer verilmiştir. Bu konuşma aracılığıyla yazar, Padişah Abdülhamit istibdatını, dönemin entelektüel çevresini, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkalarını, ordudaki düzensizliği, siyasetçilerin idealden yoksun oluşlarını, İttihat ve Terakki’nin Balkan politikasını eleştirmekte; Türk milletinin yüceliğine, gücüne rağmen sefalet içinde olduğundan söz etmektedir. Bu konuşma sırasında iki genç, gazetelerde Balkanlar’da çıkan Bulgar seferberliğinden bahsedildiğini fark ederler.                O günlerde yaşanan olaylardan bahsederken, Yakup Kadri, halkta savaş korkusu olmadığını, hatta halkın savaş yanlısı olduğunu söylemektedir. Romanda, “İttihat ve Terakki” ve “Hürriyet ve İtilaf” ilk kez savaş çıkması konusunda bile olsa aynı fikirdeyken Bâb-ı Âli’nin sessizliğine dikkat çekilmektedir. Bu sessizlik sırasında hükümet savaşı önlemek üzere her yana başvurmaktadır. Romanya’dan[39], Avusturya’dan[40], İngiltere, Fransa ve Rusya’dan barışın korunması için yardım istenmiş ancak olumlu karşılık alınamamıştır[41]. Gazeteler ise “harp istiyoruz” diye yazılar yazmakta[42]; halk, gençlik ve İttihat ve Terakki savaş yanlısı gösteriler yapmaktadır[43]. Bu arada Osmanlı Hükümeti Berlin Antlaşmasının 23. maddesi gereğince öngörülen reformu bir dış müdahale olmaksızın yürütmek niyetinde olduğunu balkan ülkelerinin elçiliklerine bildirdi ve bunu gazetelerle de duyurdu (6 Ekim 1912). Bu duyuru üniversite öğrencilerinin hükümet konağı ve saray kapılarına dayanmalarına neden olmuştur. Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa, 7 Ekim’de Hükümet konağının önünde toplanıp savaş gösterisi yapanlara, harp kararını hükümetin vereceğini ve onların bu işe karışmaması gerektiğini söylemiştir[44]. Üniversite öğrencileri tarafından yapılan bu gösteri, romanda belirtildiği gibi İttihat ve Terakki’nin yeni bir darbe girişimi değildir.

Romanda değinilen bir başka önemli konu da İngiltere ve Rusya’nın Avusturya aracılığıyla Bâb-ı Âli’ye müşterek notalar göndererek Balkan Devletlerine karşı Osmanlı Devleti’nin tarafını tutar gibi görünmelerine karşın Balkan ittifakının (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ) başlıca düzenleyicileri olmalarıdır. Osmanlı Hükümeti, Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda yenilmesinden ve Slav Devletlerin büyümesinden en çok zarar görecek devlet olan Avusturya’ya çok güvenmekte, ondan yardım ummakta ve en çok ona başvurmaktadır. Balkan İttifakının kuruluşu sırasında Rusya’ya bilgi verilmiş, Rusya’dan direktif alınmış, hatta Bulgar-Sırp antlaşmalarında Makedonya’nın paylaşılmayan kısmı için Çar’ın hakemliği kabul edilmiştir[45]. İngiltere’nin durumu biraz farklıdır. İngiltere Balkan ittifakı içinde olup bitenlerden haberdar olduğu halde, sömürgelerindeki müslümanları kızdırmamak için Osmanlı hükümetine karşı tavır almak istememektedir. Ancak, kendisine rakip olan Almanya’nın Bağdat demiryolu sayesinde kazandığı imtiyazları elinden almak için Rusların Balkanlar’da ve Anadolu’da güçlenmesi gereklidir. İngiltere, Osmanlı Devletine karşı sert tavır almama yolundaki eğilimini Osmanlı ordusu güçlü göründüğü sürece devam ettirecek, savaş sırasında Osmanlı ordusu bozguna uğradıktan sonra bu siyasetten vazgeçecektir[46].

16 Ekim’de Osmanlı Hükümeti, ordulara harekete geçme emri verir ve bir gün sonra da savaş duyurusu yapar.  Bu duyuruda, Osmanlı Devleti’nin izlediği barış siyasetine rağmen Sırbistan ve Bulgaristan tarafından genel seferberliğe gidilmiş olması ve bu ülkelerin Osmanlı sınırlarına asker göndermesi, sınırdaki kulelere saldırması, Osmanlı hükümetinin içişlerine karışmaya kalkışılması gibi nedenlerle Osmanlı Devleti ile Sırp ve Bulgar hükümetleri arasında barışın devamının imkansız dereceye geldiği belirtilmiştir[47].

Savaş başladıktan sonra 1 ay gibi kısa bir sürede ordu perişan olmuştur. Düşman orduları Çatalca’ya kadar gelmişlerdir. Bu arada yüz binlerce Türk ve Müslüman Rumeli’den göç etmeye kalkışmış, bunların bir kısmı düşman tarafından öldürülmüş, bir kısmı da açlık ve hastalık nedenleriyle ölmüşlerdir. Savaştaki bu başarısızlığın nedenleri, Hükümetin güçsüzlüğü, moral düşüklüğü ve ordunun yoksulluğu olarak sıralanabilir.

29 Ekim 1912’de sadrazamlığa Kamil Paşa getirildi. Kamil Paşa İngiltere ile iyi ilişkiler içerisindedir ve onun sadrazam olması sayesinde barış yapmak için İngiltere’nin aracılığını sağlayabilir umuduyla sadarete getirilmiştir. Ancak İngiltere bu konuda her hangi bir yardım yapmak taraftarı değildir. Bu konu ile ilgili olarak yazar, Avrupa diplomasisinin anlamı üzerine düşüncelerini açıklamış, “Avrupa diplomasisinin korkunç tuzağı”nın “Balkan ittifakının kanlı çemberinden daha korkunç” olduğunu vurgulamıştır.

Bu tarihlerde Trablusgarb ve Bingazi’de savaşmış olanlar İstanbul’a dönmektedirler.    15 Ekim1912’de İtalya ile barış yapılmış, Trablusgarb’daki Osmanlı askerleriyle Adalar’daki İtalyan askerlerin geri alınmasına, tutsakların salıverilmesine, aradaki eski antlaşmaların tekrar yürürlüğe girmesine karar verilmiştir[48]. Halk bir yandan Çatalca sınırında süren savaş yüzünden korku içindeyken bir yandan da Trablusgarb’ı kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşamaktadır.

3 Kasım’da hükümet büyük devletlere başvurarak Balkan Devletleri ile bir mütareke yapılması konusunda aracılık yapmalarını istemiştir. Bu başvurudaki umudu, büyük devletlerin savaşın başlangıcında, savaşın sonucu her ne olursa olsun statükonun bozulmasına müsaade etmemek konusundaki kararlarına hala bağlı olmalarıydı. Ancak bu karar Balkan Devletlerinin yenileceği düşüncesiyle alınmıştı. Bu devletler, statükonun korunmasının artık söz konusu olmadığını, mütareke için de aracılık yapamayacaklarını bildirmişlerdir.

Büyük devletlerin mütareke için aracılık yapmasından ümit kesildikten sonra                12 Kasım’da Bulgar Kralı’na mütareke önerisinde bulunulmuş, 19 Kasım’da kabul cevabı gelmiştir. 30 Aralık’ta mütareke protokolü hazırlanmış, 30 Mayıs 1913’te Londra Barışı yapılmıştır.

Balkanlılar karşısında büyük bir uğranılan yenilgi ve Bulgarların Edirne’yi almış olmaları üzerine Bâb-ı Âli baskını düzenlenmiş (23 Ocak 1913), İttihat ve Terakki yeniden Hükümete gelmiş, muhalifler de misilleme olarak Mahmut Şevket Paşa’ya suikast düzenlemişlerdir[49]. Mahmut Şevket Paşa’ya düzenlenen suikaste romanda “Hüküm Gecesi” başlıklı bölümde geniş yer verilmiştir.

Son bölümde ise İttihat ve Terakki’nin başında bulunanların yaptıkları bir toplantı anlatılmıştır. Bu toplantıya katılanların kişiliklerine değinilmiş, yaptıkları eleştirilmiş ya da övülmüştür. Enver Paşa’nın Balkan Savaşındaki başarısızlığı yerilmiş,buna karşın “titiz ahlaklılığı”ndan söz edilmiş; Cemal Bey’in kadınların sosyal hayata katılımını sağlamak yolundaki çalışmaları göklere çıkartılmış, Talat Bey’in ise bu konuda gösterdiği taassup eleştirilmiştir. Ziya Gökalp’in milliyetçi düşüncelerinden de övgüyle bahsedilmiştir. Türkçülük Hareketi’nin geliştirilmesi yönünde yapılan konuşmalardan İttihat ve Terakki’nin bundan sonra bu yolda ilerleyeceği anlaşılmaktadır. 

l 1984



[1] Akşin, Sina, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi I, Yenigün Haber Ajansı Basım ve Yayıncılık A.Ş. İstanbul 1997, s.73

[2] Akşin, Sina, s.81

[3] Tunaya, Tarık Zafer, Türkiye’de Siyasal Partiler Cilt I, Hilal Matbaacılık, İstanbul 1984, s.143

[4] Tunaya, Tarık Zafer, s.147

[5] Tunaya, Tarık Zafer, s.177

[6] Tunaya, Tarık Zafer, s.263

[7] Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi IX. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1996, s.270

[8] Tunaya, Tarık Zafer, s.234, s.264

[9] Karal, Enver Ziya, s.150

[10] Tunaya, Tarık Zafer, s.275

[11] Tunaya, Tarık Zafer, s.266

[12] Tunaya, Tarık Zafer, s.282

[13] Tunaya, Tarık Zafer, s.275 n.32

[14] Tunaya, Tarık Zafer, s.266-267

[15] Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılabı Tarihi Cilt II Kısım I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1911, s.58

[16] Tunaya Tarık zafer, s.579 n.60

[17] Bayur, Yusuf Hikmet, Türk İnkılabı Tarihi Cilt II Kısım I,Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, s.58

[18] Tunaya, Tarık Zafer, s.263

[19] Kurtcephe, İsrafil, Türk-İtalyan ilişkileri (1911-1916), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1995, s.24

[20] Kurtcephe, İsrafil, s.24

[21] Kurtcephe, İsrafil, s.25

[22] Kurtcephe, İsrafil, s.26

[23] Kurtcephe, İsrafil, s.69

[24] Kurtcephe, İsrafil, s.70

[25] Kurtcephe, İsrafil, s.71

[26] Kurtcephe, İsrafil, s.101

[27] Kurtcephe, İsrafil, s.106-107

[28] Kurtcephe, İsrafil, s.108

[29] Kurtcephe, İsrafil, s.114

[30] Kurtcephe, İsrafil, s.124

[31] Kurtcephe, İsrafil, s.135

[32] Bayur, Yusuf Hikmet, s.236

[33] Bayur, Yusuf Hikmet, s.236-243

[34] Karal, Enver Ziya, s.159

[35] Bayur, Yusuf Hikmet, s.242

[36] Tunaya, Tarık Zafer, s.....

[37] Tunaya, Tarık Zafer, s. 320-321

[38] Samim, Ahmet, s.85-86

[39] Bayur, Yusuf Hikmet, s. 399

[40] Bayur, Yusuf Hikmet, s. 395

[41] Bayur, Yusuf Hikmet, s. 394

[42] Karal, Enver Ziya, s. 299

[43] Bayur, Yusuf Hikmet, s.399

[44] Karal, Enver Ziya, s.300-301

[45] Karal, Enver Ziya, s.295

[46] Bayur, Yusuf Hikmet, s.311

[47] Karal, Enver Ziya, s.303-304

[48] Bayur, Yusuf Hikmet, s.437-439

[49] Tunaya, Tarık zafer, s.13

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA