İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2226492 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

22 KASIM 2000 21 ŞUBAT 2001 KRİZLERİ

Kategori Kategori: Ekonomik | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 1609 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 17 Ocak 2010 09:02:35

22 KASIM 2000 21 ŞUBAT 2001 KRİZLERİ

DALGALI KUR POLİTİKASINA GEÇİŞ VE ALTERNATİF KUR POLİTİKALARI

22 KASIM 2000 – 21 ŞUBAT 2001 KRİZLERİ

DALGALI KUR POLİTİKASINA GEÇİŞ VE ALTERNATİF KUR POLİTİKALARI

 

1.      22 KASIM 2000 VE 21 ŞUBAT 2001 KRİZLERİ

 

1.1.    22 KASIM KRİZİ VE SONUÇLARI

           

            Türkiye’deki 22 Kasım 2000 krizi bir anlamda bankaların içine düştükleri likidite sorunlarından kaynaklanmıştı. Bankalar her yıl yaptıkları gibi 2000 yılı sonlarına doğru bilançolarında bulunan açık pozisyonları kapatmak amacıyla likidite arayışına yöneldiler. Bu durum da faiz oranlarının bir miktar artmasına yol açtı.

            Türkiye 1999 yılında %-6.1 oranında küçülürken bu rakam 2000 yılı sonlarına doğru telafi edilerek %6.5 civarlarında seyrediyordu. Bu büyümenin temel sebebi talebin canlılığı hem iç hem de dış piyasada kendisini göstermesidir. Talep artışına rağmen enflasyon %69’dan %40’ların biraz altına inmişti. Enflasyonun daha hızlı düşmemesinin sebebi ise bankaların kredilerle bireysel talebi destekliyor olmasıdır.

            Bütçe, faiz dışı fazla konusunda bir rekora doğru koşuyor ve artık bütçe açığının meydana getirdiği enflasyonist baskı yavaş yavaş ortadan kalkıyordu. En önemli sorun cari açığın 8-10 milyar dolar civarında bir açık vermesi idi.

            Bankaların açık pozisyonlarını kapatmak amacıyla döviz taleplerini arttırdığı sıralarda bankacılık kesimi ile ilgili yeni düzenlemelerin hız kazanmaya başlaması, bankaları döviz alabilmek ve açık pozisyonları kapatma yolunda çok hızlı ve ani davranışlar içine soktu. Bu durum da faizleri çok hızlı bir şekilde yukarıya itmişti. Bu durum yüksek miktarda hazine kağıdı taşıyan ve bunları repo işlemlerinde bankaları sıkıntıya soktu. Likidite sıkıntısı çeken ve ellerindeki kağıtları fonlamak zorunda olan bu bankalar büyük kayıplarla karşılaştılar.bu arada bazı bankaların Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) alınacağına ilişkin söylentilerin çıkmasıyla bankaların birbirine olan kredi hatlarını iptal etmelerine ya da minimum düzeylere düşürmelerine yol açtı. Bu gelişme ile ek likidite daralması yaşanmasına ve bankaların daha yüksek faizle fon bulmaya razı olmaları sonucunu getirdi. Böylece bu faiz yükselimi ile hazine kağıtları ikinci el piyasasında işlem hacminin hızla düşmesine neden oldu.

            Yıl sonu hesap işlemleri nedeniyle yavaş yavaş piyasadan çekilmeye yönelen yabancı yatırımcılar gelişmeleri farklı bir boyutta algılayarak döviz taleplerini arttırmış ve ellerindeki hazine kağıtlarını hızla satarak Türkiye’den çıkışlarını daha da hızlandırdılar. 22 Kasım krizinde yaklaşık 1.5 milyar dolarlık sıcak para yurt dışına çıkmış takip eden günlerde de bu çıkış devam etmiştir. 06 Aralık tarihi itibariyle yurt dışına çıkan yabancı sermaye miktarı 7 milyar doları bulmuştur. Bu durum döviz fiyatları üstünde baskı oluşturmuş ve likidite talebini de üst seviyelere çıkararak faiz oranlarının olağanüstü yükselmesine sebep olmuştur. Böylece bankaların yurt dışından aldıkları fonlar dağılmaya başladı. Bu fonların ortağı konumundaki yabancı bankalar paralarını alarak fonlardan çıkmaya başladılar. Bu durumda fonlardaki hazine kağıtlarının fonlanma görevi yerli bankalara düştü. Faizler daha da yükseldi. Bir süre direnen Merkez Bankası piyasaya girerek Net İç Varlıklar (NİV) hedefini aştı ve piyasaya ek likidite sundu. Fakat geç kalındığı için piyasada en fazla likiditeye ihtiyaç duyan ve elinde en fazla hazine kağıdı bulunan büyük bir banka sıkıntıya düştü.

Bu aşamada IMF devreye girerek 7.5 milyar dolarlık Ek Rezerv Kolaylığı sağlayarak Merkez Bankası’nın piyasaya likidite vermesini kesti. Söz konusu banka TMSF bünyesine alınarak piyasada likidite talebi düştü. Bu noktaya gelinirken İnterbank piyasasında gecelik faizler Kasım/2000 ayında ortalama %223.8 olmuştur.

            Her önemli krizde olduğu gibi bu krizde de mali kesimde başlayan sarsıntı kısa süre içinde reel kesimi de derinden etkilemeye başladı. Piyasada ortaya çıkan faiz dalgalanmaları talep canlılığını birdenbire kesti. Talepte görülen bu daralma ile reel kesim satışlarının daralmasına ve dolayısıyla stokların hızla yükselmeye başlamasına yol açmıştır.

 

 

1.2.    21 ŞUBAT 2001 KRİZİ VE SONUÇLARI :

 

            22 Kasım 2000 Krizi uygulanmakta olan programa olan güveni sarstı. Kasım krizi sonrası IMF desteği ile alınan ek önlemler ile mali piyasalardaki dalgalanmalar kısmen giderilmiş. Merkez Bankası döviz rezervleri artmış ve faizler kriz ortamına göre önemli ölçüde gerilemiş fakat kriz öncesi döneme göre yüksek seviyelerde kalmıştır. Bu da özellikle aşırı gecelik borçlanma ihtiyacı olan kamu bankalarıyla portföyünde yoğun olarak Devlet İç Borçlanma Senetleri bulunduran TMSF kapsamındaki bankaların mali yapılarını daha da bozmuştur.

            Tam da bu sıralarda 19 Şubat 2001 Pazartesi MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ile Başbakanın tartışmaları ve Başbakanın toplantıyı bu tartışma yüzünden terk etmesi ve ayrıca kamuoyunun da bu tartışmayı sürdürmesi hükümet ve istikrar konusundaki endişeleri daha da arttırmış, borsa dibe çakılmış, faizler ve döviz fırlamıştır. Bu olumsuz gelişmeler programa olan güvenin tamamen kaybolmasına ve Türk Lirasına karşı ciddi bir atak meydana getirmiştir. Nitekim bu gün itibariyle 7.6 milyar dolarlık bir döviz talebi oluşmuştur. Bu yüksek döviz talebine karşılık Merkez Bankası likiditeyi kontrol etmeye çalışmış, likidite sıkışıklığı özellikle kamu bankalarının aşırı düzeyde günlük likidite ihtiyaçları sebebiyle ödemeler sisteminin kilitlenmesine yol açmıştır. Gecelik faizler %5000-7500 gibi oranlara fırlamış, likidite sıkışıklığı ve döviz talebi aşırı boyutlara ulaşmıştır. 19 Şubat’a göre 15 gün önce %70 ile borçlanan hazine 20 Şubat’taki ihalede %144 faizle ve kısa vadeli borçlanmak zorunda kalmıştır. 19 Şubat öncesinde 12000’li seviyelerde seyreden İMKB endeksi kısa sürede 8700’lü seviyelere gerilemiştir.

            Böyle bir ortamda uygulanmakta olan programın sürdürülebilme şansı kalmamış ve hükümet 21 Şubat 2001 tarihinde alınan karar ile çıpalı kur sistemi terk edilerek dalgalı kur sistemine geçildiğini ilan etmiştir. 685 000 TL seviyesinde seyreden dolar kısa zamanda            1 milyon TL seviyesini aşmıştır.

 

2.      DALGALI KUR REJİMİ VE BU REJİME YÖNELİK GENEL TARTIŞMALAR

 

            Halk arasında Dalgalı Kur Politikası olarak adlandırılan bu politikaya iktisat literatürlerinde Değişken Kur Sistemi, Esnek veya Yüzen Kur Sistemi de denmektedir. Döviz kurlarının, döviz piyasasındaki arz ve talep güçlerine göre belirlendiği, bu güçlerdeki değişmelere bağlı olarak kurların da değiştiği bir sistemdir.

            Sabit Döviz Kuru sisteminin tersidir. Döviz kurlarını sabit kur sisteminde olduğu gibi hükümetler değil piyasa koşulları belirler. O bakımdan 1946’dan 1973 başlarına kadar dünyada uygulanan Bretton Woods Sistemi ile bağdaşmaz. Ancak bu sistemin yıkılmasından sonra değişken kur sistemi dünyada yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Bu sistemde cari döviz kurunda döviz talebindeki bir artış da kurların düşmesine yol açar. Dolayısıyla döviz arz ve talebi otomatik bir biçimde birbirine eşitlenir. Bir döviz kur rejimi olarak değişken kur sistemi sabit kur rejimine karşı akademisyenler arasında yaygın bir destek görmüştür.

 

 

2.1. DALGALI KUR POLİTİKASI LEHİNDEKİ GÖRÜŞLER :

           

Bu politikayı savunanlar, bu politikanın üstünlüklerini ilke olarak serbest piyasa mekanizmasının yararları ile açıklamaktadır. Yani sistemin en düşük maliyette en etkin kaynak dağılımını sağlayıcı özellikleri üzerinde dururlar.

 

            2.1.1.  Ulusal paranın gerçek değerini yansıtması :

            Dalgalı Kur Politikasında devletin müdahalesi olmaması sebebiyle arz ve talep dengesi oluşacak ve döviz kurunun değeri dolayısıyla ulusal paranın değeri gerçek değerini yansıtacaktır.

 

            2.1.2.  Dış ödemeler bilanço dengesinin kendiliğinden sağlanması :

            Dış açık ve dış ödeme fazlalarının döviz kurlarındaki serbest değişmelerle giderilmesi ve dış dengenin kendiliğinden sağlanması.

 

            2.1.3.  İç ekonomik politika uygulamalarında bağımsızlık :

            Hükümetler, sabit kur sisteminde olduğu gibi iç ekonomik dengeyi sağlayacak politikalar izlerken dış dengeyi bozma endişesi içerisinde olmazlar. Yani iç denge amacına yönelik politika uygulamalarında bağımsız hareket elde etme olanağı verir.

 

            2.1.4.  Dış rezervlere ihtiyacın azalması :

            Dalgalı kur politikası dış rezervlere olan ihtiyacı en düşük düzeye indirir. Böylece ülkeler kıt kaynaklarını dış rezervlere bağlama gibi bir külfetten kurtulmuş olurlar.

 

            2.1.5.  Ekonomiyi dış şoklardan koruma :

            Bu sistem ulusal ekonomiyi dışarıdan kaynaklanan enflasyon ve deflasyon gibi ekonomik istikrarsızlıkların etkilerine karşı korur. Kısaca yabancı enflasyon ve konjönktör dalgalanması gibi olaylara karşı daha yüksek bir koruyucu etki sağlar.

 

            2.1.6.  Sadelik :

            Dalgalı kur politikası basit ve uygulaması kolay bir yöntemdir. Döviz kurlarını belirlemek yada kurlarda bir değişiklik yapmak için bürokratik kararlara gerek yoktur. Hükümet döviz işlemlerini piyasaların işleyişine bırakmıştır ve piyasaya karışmaktan da uzak durur.

 

            2.1.7.  Ani ve büyük kur değişikliklerinden korunma :

            Kurlar piyasada sık sık değiştiği için normal koşullar altında her iniş veya çıkışın ufak çaplarda olması beklenebilir. Ekonominin böyle ufak değişmelere uyum sağlaması ise oldukça kolaydır.

 

            2.1.8.  Karşılaştırmalı üstünlük modeline uygun ticaret :

            Bu sistem döviz kurlarının uzun dönemde denge düzeylerine yönelmesine ortam hazırlayarak karşılaştırmalı üstünlük modeline uygun bir uzmanlaşmanın oluşmasında katkıda bulunur. Bir ülkenin parası aşırı değerlenince o ülkeye ait kaynaklar dünya piyasalarında yapay olarak pahalılaşır ve böylece dışarıya satacağı mal ve hizmet akımlarının hacmi daralırken ithalatı genişler yani döviz kurlarının uzun dönem denge değerlerini almasına izin verilmesi dünya ticaret hacminin ve kaynak dağılımının optimuma ulaşmasına yardımcı olur.

 

            2.2. DALGALI KUR POLİTİKASINA KARŞI OLAN GÖRÜŞLER :

           

            Sınırsız bir dalgalı kur politikası bilim adamı iktisatçılara oldukça çekici görünürken özellikle uygulamacılar arasından büyük bir destek bulamamıştır.

 

            2.2.1.  Ticaret ve yatırımları caydırıcı etkisi olması :

            Kurların ilerideki değişmeleri konusunda belirsizlik yüzünden uluslar arası ekonomik işlemlerde riski arttırır. Bu da dış ticaret ve uluslararası sermaye akımlarının normal gelişme eğilimini engeller. İşadamları yapacakları dış alım ve satım işlemlerinin bedelini sermayedar ise tasarladıkları dış yatırım ve maliyet ve getirisini önceden sağlıklı bir biçimde tahmin edemezler. Bu da onların sermaye veya dış ticaret işlemi yapmalarını caydırıcı etkide bulunur.

 

            2.2.2.  Esnekliklerin düşüklüğü :

            Döviz arz ve talebindeki bir değişme kurların giderek küçülen dalgalar halinde dengeye yönelmesine değil giderek büyüyen dalgalar halinde dengeden uzaklaşmasına neden olur. Fakat ekonometrik tekniklerin gelişmesiyle yapılan uygulamalı çalışmalar döviz arz ve talep esnekliklerinin yeterince büyük olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan söz konusu eleştirinin uygulamadan destek bulduğu söylenemez.

 

            2.2.3.  İstikrar bozucu spekülasyon :

            Ulusal paranın değerindeki bir düşmeyi spekülatör ileride daha büyük değer kayıplarına bir işaret sayabilir. Dolayısıyla bekleyişi bu yönde olanlar derhal ulusal parayı satıp sağlam paralara yatırım yaparlar. Bu süreç de ulusal paranın  daha büyük değer kayıplarına uğramasına neden olur. İstikrar bozucu spekülasyon; spekülatörlerin ulusal paranın değeri düştüğünde bu parayı satmaları, paranın değeri yükseldiğinde de satın almaları durumunda söz konusu olur. Çünkü böyle bir davranış kur dalgalanmalarının şiddetini yapay olarak arttırır.

 

            2.2.4.  Yurtiçi enflasyon :

            Bu sisteme karşı olanlar bu sistemin iç maliyetler üzerinde tek yönlü etkiler doğurarak yurtiçi enflasyonu körükleyeceğini belirttiler. Örneğin, ulusal paranın değerini kaybetmesi durumunda dışarıdan ithal edilen malların fiyatları yükselir. Bu durum ise sendikaları, reel gelirleri korumak için ücret artışı talebinde bulunmaya yöneltir. Öte yandan paranın değer kaybı ile birlikte sanayide kullanılan hammadde ve yarı mamul malların fiyatları da yükselir. Böylece bir yandan ücretle diğer yandan ithal malı girdilerin fiyatlarındaki artışlar yurtiçi üretim maliyetlerini yukarı doğru iter. Bütün bunlar ise ekonomiyi enflasyonist bir ortama sürükler.

 

            2.2.5.  Ödemeler bilançosu disiplininin bozulması :

            Dalgalı kur politikasında ülkenin rezerv kaybı tehlikesi bulunmadığından para arzı sınırsız biçimde arttırılır. Bu da yüksek enflasyon ve dış ödeme açıklarına yol açabilir. Yani görüş taraftarlarına göre bu sistem niteliği gereği ödemeler bilançosu disiplinini bozucu sonuçlar doğurur.

 

            2.2.6.  Kısa dönem kur değişmelerinde hedef aşma :

            Kısa dönemde döviz kurlarının uzun dönem denge değerinin etrafında iniş ve çıkışlar göstermesine “hedefi aşma” olayı adı verilir. Bu sisteme karşı olanlar döviz piyasasına devlet müdahalesinin şart olduğunu ancak müdahalenin kurların kısa dönemli dalgalanmalarını önlemeye yönelik olması gerektiğini uzun dönemli eğilimleri değiştirecek nitelik taşamaması gerektiğini savunurlar.

 

3.      DALGALI KUR POLİTİKASI TÜRKİYE’YE UYGUN MUDUR?

 

            Bu kısımda ise “ Dalgalı Kur Rejimi “ ‘nin artılarını ve eksilerini ortaya koyarak bu kur rejiminin Türkiye için uygun olup olmadığını analiz etmeye çalışacağız. Bu anazli yaparken Dünya Bankası’nda kıdemli ekonomist olarak görev yapmakta olan Fahrettin Yağcı’nın , Banka’nın  “ Working Papers “ dizisi içinde Nisan 2001 de yayımlanan “ Gelişmekte Olan Ülkelerde Kur Rejimi Seçimi “ başlıklı yazısından yararlanmaya çalışacağız.

 

Dalgalı kur rejiminin en önemli üstünlükleri;

 

1.    Spekülatörlerin hedefi haline gelecek bir kur hedefi bulundurmamaktadır.

2.    İç ve dış şoklar karşısında azami esneklik sağlar.

3.    Ani bir kur krizi yaşanması olasılığını en aza indirir.

4.    Bağımsız para politikası izlemesine olanak verir.

 

Bu konuya daha ayrıntılı olarak “Dalgalı Kur Politikası Lehindeki Görüşler” kısmında değinmiştik.

            Uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ile güçlenen spekülatif hareketlerin ani kriz olasılığını artırdığı bir ortamda dalgalı kur rejimlerinin yaygınlaşması pek şaşırtıcı değil. Fahrettin Yağcı’nın sınıflamasına göre serbest dalgalı kur rejimini uygulayan ülke sayısı 1991’de 21 iken bu sayı 1999’da 50’ye, yönetilen dalgalı kur rejimi uygulayan ülke sayısı 19’dan 28’e yükselmiştir. Ayrıca yükselen pazar diye nitelenen ülkelerde de çapalı kur rejimini uygulayan ülke sayısı iyice azalmıştır.

            Ne var ki Türkiye örneğinde olduğu gibi dalgalı kur rejimini benimseyen ya da benimsemek zorunda kalan ülke sayısının artması bu rejimin söz konusu ülkelerin tümü için ideal kur rejimi olduğu anlamına gelmemektedir. Yağcı’ya göre dalgalı kur rejimi öncelikle büyük ve orta boy sanayileşmiş ülkelere uygun bir rejim.

            Dalgalı kurun kimileri “Yükselen Pazar” olarak da nitelenen gelişmekte olan ülkelerde başarılı olması için o ülkenin;

 

1.    Dış ticaretinin GSMH’daki payının büyük olmaması buna karşılık küresel sermaye piyasalarıyla bütünleşmiş olması,

2.    Çeşitlenmiş bir üretim ve ticaret bazına sahip olması,

3.    Genişliği ve derinliği olan bir mali sisteme sahip bulunması gerekmektedir.

 

Dalgalı kur rejimlerinin en önemli sakıncalarından biri aşırı dalgalanmaya yada oynaklığa açık olması ve döviz piyasaları sığ olan siyasal istikrardan yoksun bulunan makroekonomik istikrarın henüz sağlanamadığı Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu aşırı dalgalanma,

 

1.    Belirsizliği arttırabilir.

2.    İşlem maliyetini arttırır.

3.    Enflasyonu besleyebilir.

4.    Uluslar arası ticareti kısıtlar ve yabancı sermaye yatırımını caydırabilir.

5.    Ve Türkiye için en önemlisi kişilerin ve ekonomik birimlerin dövize endeksli borçları büyükse kendini koruma güdüsüyle dövize yönelenlerin talebi sermaye kaçışına yol açabilir.

 

Tüm bu faktörler hesaba katıldığında dalgalı kur rejiminin Türkiye için ideal bir rejim olmadığı söylenebilir. Dünya Bankası Ekonomisti Fahrettin Yağcı da bu saptamaya katılıyor, ancak şu an için Türkiye’nin serbest dalgalı kur dışında bir seçeneği bulunmadığını da vurguluyor. İçeride ve dışarıda güvenin sağlanamadığı bir ortamda herhangi bir kur düzeyini yada bandını savunmanın mümkün olmadığını belirten Yağcı, ancak güvenin sağlanması halinde yönetilen dalgalı kura veya ilan edilmemiş kur bandı uygulamasına geçilebileceğini söylemektedir. Böyle bir rejimi başarıyla uygulamak için de güven veren bir hükümetin yanısıra deneyimli bir bürokrasinin de şart olduğunu savunmaktadır. Şimdi de bu bilgiler doğrultusunda Türkiye’de herhangi bir güven sorununun olup olmadığını, tamamiyle objektif verilerden yola çıkarak incelemeye çalışalım.

 

Türkiye’de Güven Sorunu Var mı?

 

Güven sorunu teşhisi yapanlar güvenin yeniden tesis edilmesi için mevcut programa ve IMF Dünya Bankası desteğine sıkı sıkıya sarılması gerektiğini düşünüyorlar. Peki ülkede bir güven sorunu var mı? Bizce var. Bunu sübjektif değerlendirmelerle değil objektif parasal faktörlere bakarak değerlendirmekte fayda var.

1. Türkiye’de parayı üç temel odak yaratır. Bunlardan birincisi Merkez Bankası’dır. İkincisi vadeli çek yazan vatandaşlardır. (Vadeli çek tutarı olarak hem teminat hem de ödeme aracı olarak yazılanları göz önüne alacak olursak Merkez Bankasının yarattığı paradan daha büyük bir rakamdır.) Üçüncüsü ise banka sisteminin kredi mevduat kanalı ile yarattıkları banka parasıdır.

2. Türkiye’de iki kriz sonrası vadeli çek artık pek kabul edilmemektedir. Bu ortaklıktaki ödeme araçlarında ciddi bir sorun yaratmamaktadır. Çeklerin ortadan kalkması biraz düşünülürse bir güven sorunudur. Piyasada çek kabul edilmemesi sisteme olan ciddi bir sorunu göstergesidir.

3. Merkez Bankası’nın para yaratması program hedefleri çerçevesinde olmaktadır. Bu da ayrı bir tartışma konusu olduğundan burada işlenmeyecektir.

4.    Ciddi bir güven sorunu sinyali veren de bankalardaki gelişmelerdir. Aşağıda tablo 1 de banka sistemindeki toplam mevduat ile ilişkili rakamlar var. Sekiz aylık mevduat rakamlarına bakıldığı zaman mevduatın enflasyon ayıklanmış reel değişim değeri TL vadeli ve vadesiz mevduatta genelde büyük ölçüde negatiftir. Döviz tevdiatında ise dolar bazında artış minimaldir. Bu rakamların genel mesajı sistemden önemli ölçüde mevduat çekildiğidir.

 

 

Yukarıda Tablo 1’de  görülen kaynak azalması tipi gelişmeler sonucu, kredi rakamları da önemli ölçüde ve enflasyon ayıklanmış olarak, yani reel azaldığından banka sisteminin para yaratmasını temsil eden parasal büyüklükler de azalmıştır. Aşağıda Tablo 2’de parasal büyüklüklerin gelişmesi var.

 

 

 

 

            Tablo 2’de görülen döviz mevduatını içeren M2Y büyüklüğü dışındaki bütün TL parasal büyüklüklerin reel olarak yani enflasyon ayıklanmış olarak daraldığıdır.

            Sonuç olarak bizce bu bu rakamlar Türkiye’de güven sorunu olduğunun somut kanıtıdır.

 

4.      DALGALI KUR POLİTİKASI TÜRKİYE’DE NASIL UYGULANMAKTADIR ?

 

            Dünya Bankası iktisatçılarından Dr. Fahrettin Yağcı tarafından Nisan 2001 tarihinde yazılmış makalede söylenenlerden yola çıkarak Türkiye’de olanlar arasında bağ kurarak bu sorguya cevap aramaya çalışacağız.

 

            1.   Birinci ilke : Dalgalanan kur sisteminde politika belirleyicileri nominal ve reel kura hiçbir şekilde müdahale etmezler.

                  Birinci gerçek : Ülkemizde yukarıdaki ilke aynen ve tamamen uygulanmaktadır, yapılan doğrudur.

 

            2.   İkinci ilke : Dalgalanan kur sisteminin avantajı para politikasını, kuru korumak görevinden azat eder ve para politikası serbest kalır.

                  İkinci gerçek : Türkiye’de iki kriz sonrasında kamu bankalarının parasal genişleme ile sağlanmaktadır. Bu bağlamda Merkez Bankası kamu tahvillerini alıp, TL yaratmış olmaktadır. Bu parasal genişleme demektir. Ayrıca iç borcun döndürülebilmesi, faizin nominal düşmesi için de parasal genişleme gerekmektedir. Bu parasal genişlemenin dövize talebe dönmemesi için de kurun bastırılmaması gerekmektedir. Bu nedenle yapılan doğrudur. Türkiye son 10 yılda kredibilite kaybına uğramış olduğu için de dalgalanan kura müdahale edilmemesi uygundur. “Enflasyonu dalgalanan kur arttırır” sözü de genelde doğru olmamakla birlikte şu anda doğru değildir. Çünkü şu anda ülke enflasyonu düşürme ile uğraşmıyor ve enflasyon yükselmesi reel faizi de düşürüyor. Borç döndürme rahatladıktan sonra enflasyon kontrolüne geçilecektir.

 

            3.   Üçüncü ilke : Dalgalanan kur rejiminde volatilite olması (inip-çıkma olması) genel özlemdir.

                  Üçüncü gerçek : Türkiye’de de bütün gelişen ülkelerde veya bir tabirle kredibilitesi olmayan, siyasetin ortalığı bulandırdığı, spekülasyon, manya ve panik geçerli olan gelişen ülkelerde olduğu gibi kur aşağı yukarı oynamaktadır. Serbesti süreklilik arz ettikçe de tüm dünyada gözlemlendiği gibi volatilite azalacaktır ve azalmaktadır. Volatilite ekonomik değişkenlere değil genelde psikolojiye bağlıdır.

 

            4.   Dördüncü ilke : Her ne kadar dalgalanan döviz kuru sistemlerinde kriz olmaz diye bir şey yoksa da kurun aşağı yukarı oynaması spekülatörleri iki taraflı tehlikeye sokar ve belirsizlik nedeni ile caydırır ve böylece spekülatif kriz olasılığı da küçülmüş olur.

                  Dördüncü gerçek : Türkiye’de bir kriz daha olma olasılığı zaten çok uzaktır. Çünkü sıcak para çıkmış yerine sıcak para ve açık pozisyon büyüklüğüne yakın uzun vadeli dış IMF Dünya Bankası kredisi gelmiştir. Ayrıca kurun volatilitesinin yarattığı belirsizlik, spekülatif hareketleri de önemli ölçüde sınırlamıştır. Türkiye’de de temel göstergeler iyileşirken psikolojik nedenler volatiliteyi arttırmıştı.

 

            5.   Beşinci ilke : Dalgalanan kur politikasında para politikası serbesttir. Ama orta vadede bir nominal çapa da gereklidir. Bu da kur yavaşlatılması kullanılamayacak ortamlarda ya bir parasal büyüklük ya da enflasyon hedeflemesi gibi bir şey olur.

                  Beşinci gerçek : Ülkemiz yavaş yavaş türbülanstan çıktıkça enflasyon hedeflemesine geçileceği kararı alınmasının nedeni yukarıdaki ilkedir. Banka ve kredi sistemi büyük yara alan

bir ülkede parasal hedefte oldukça zordur. Bu nedenle daha esnek bir kavram olan enflasyon hedeflemesi uygun bir seçimdir. Enflasyon hedeflemesinin nasıl gerçekleşeceği sorusu ise ayrı bir tartışma konusudur.

 

            6.   Altıncı ilke : Dış şokları önleyebilmek için reel döviz kurunun değişmesi gerekir. Fiyatların ve ücretlerin değişmesi yavaş olduğundan reel döviz kur değişmesi dış şoklara karşı en iyi sigortadır.

                  Altıncı gerçek : Şubat krizinin ardından reel döviz kuru değişmiş ve paramız aşırı değerliden reel değer kaybetmiş duruma geçmiştir. Ancak cari dengeyi tek başına bu değiştirmez. Çünkü dış ticarette fiyat elastikiyetleri düşük, gelir elastikiyetleri ise daha büyüktür. Bu nedenle 2001 yılında reel büyüme daralması cari dengeyi fazlaya atmaktadır. Kurların etkisini yavaşlatan faktör ise ABD ve Avrupa’da daralma olmasıdır.

 

            Sonuç olarak yukarıdaki tezleri ve Türkiye gözlemlerini birleştirdiğimiz zaman yapılanların doğru olduğu kanaatindeyiz.

           

            Türkiye için “ Dalgalı Kur Rejimi” ne muhalif çevrelerce alternatif olarak önerilen kur rejimlerinin analizine geçmeden önce 1998’deki Brezilya Krizi’nden bu yana dalgalı kurun en ateşli savunucularından olan IMF Birinci Başkan Yardımcısı; Stanley Fischer, 28 Temmuz 2001 tarihinde farklı saatlerde çeşitli akademisyen, bankacı ve TÜSİAD temsilcilerinin “Dalgalı Kur Rejimi” ne yönelik soru ve eleştirilerine karşı verdiği yanıtlara kısaca bir gözatmakta fayda görüyoruz.

 

 

 

 

Stanley Fischer’ın IMF Birinci Başkan Yardımcısı İken Dalgalı Kur Politikasına Karşı Eleştiri ve Sorulara Yanıtları :

 

SORU : Türkiye 1995 yılından 2001 başına kadar bir çeşit kontrollü kur sistemi uyguluyordu. Şubattan itibaren dalgalı kur sistemine geçtik. Bu hem reel kesim hem mali kesim hem de halk açısından büyük belirsizlik yaratıyor, ekonomiyi durma noktasına getiriyor. Dalgalı kur sistemi gerçekten gerekli miydi?

 

FISCHER : Dünya dalgalı kur sistemine doğru kayıyor. Son 10 yılda pek çok ülke yarı sabit, kontrollü (soft peg) kur sistemlerinden iki kutuplu olarak adlandırılan sabit kur veya dalgalı kur rejimine geçti. 33 gelişmekte olan ülke arasında bu iki kutup arasında kalan kur sistemlerini kullanılanların oranı %64’ten %42’ye indi. Artık çok sayıda ekonomi bürokratı, sermaye akışına açık olan ülkeleri soft peg rejimlerine karşı uyarıyor. Çünkü çıpa sistemi çok katı şekilde uygulanmazsa başarılı olamıyor. Türkiye’de 2000 yılında uygulanan kur sistemi bu nedenle yanlıştı.

 

SORU : Kurların belli bir bant içinde dalgalanmasını sağlayacak bir kur rejimi uygulanamaz mı?

 

FISCHER : Zaman içinde anlaşılmıştır ki özellikle globalleşmekte olan ülkeler için soft peg kur rejimini sürdürmek çok uzun süre mümkün olamıyor. Bu durum 1970 lerden bu yana pek çok döviz krizini de beraberinde getirdi. Bir ülke aynı zamanda hem sabit kur politikasını sürdürmeyi hem sermaye hareketlerini sağlamayı hem de ekonominin ihtiyaçlarına yönelik para politikasını uygulamayı başaramaz. Bu mümkün olmayan bir üçlüdür.

            Peki neden ekonomi yöntemleri para politikalarını sadece kurun sabit tutulmasını sağlamak için kullanılmıyor? Çünkü bazı istisnalar dışında siyasiler kısa vadeli politik kazançların ekonomik maliyetin üzerine çıktığını gördükleri anda kur sistemini değiştirmekte hiç tereddüt etmiyor. İç ve dış finans çevreleri bunu çok iyi biliyor. İçeriden ve dışarıdan gelebilecek şoklar, olması gereken kur seviyesini, resmi kurun çok üzerinde bir noktaya taşıyabiliyor. O zaman Merkez Bankaları resmi kur seviyesini savunmak, cari açığı düşürmek ve sermaye kaçışını engellemek için sıkı para ve mali politikalar uygulamak zorunda kalıyor.

            Resmi ve olması gereken kur seviyeleri arasındaki fark küçükse, bu tip önlemler genelde yeterli oluyor ama fark çok büyükse gerekli tedbirler yeterli ve etkili olmuyor ve sabit kura yapılan bir atak başarılı oluyor.

 

SORU : Döviz kurunda istikrar sağlanmazsa üretimin daha da düşmesine, istihdam kayıplarına neden olacak, sosyal huzursuzluk artacak. Bu nasıl önlenecek?

 

FISCHER : Ekonomi yöneticileri doğal olarak hem nominal hem de reel kur seviyesiyle ilgileniyor. Nominal kurlardaki değişim enflasyon oranını etkiliyor. Reel kurlardaki değişimin büyük siyasi etkileri olabilir. Halkın gelir düzeyini ve kaynak dağılımını değiştirici etkileri meydana gelebilir. Bu durum olağan karşılanmalıdır. Dolayısıyla dalgalı kur rejimi uygulanan ülkelerdeki para programları kurdaki hareketlere göre şekillenmeli, Merkez Bankası para politikasını kurun seyrine göre belirlemelidir.

            28 Temmuz 2001 tarihinde çeşitli ekonomik çevrelerce yapılan görüşmelerde Stanley Fischer ‘e sorulan soru ve eleştirilere Fischer’in verdiği yanıtlar kısaca böyleydi.

 

 

5.      TÜRKİYE İÇİN ALTERNATİF KUR POLİTİKALARI DÜŞÜNÜLEBİLİR Mİ?

 

            21 Şubat 2001 tarihinde çapalı kur sisteminden dalgalı kur sistemine geçilmesini takip edenn günlerde Türkiye’de çeşitli çevrelerce bu sistem eleştirilmiş ve dalgalı kur rejiminin terk edilerek tekrar çapalı kur sistemine dönülmesi gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Bu eleştirilerle ilgili olarak “Stanley Fischer’ın Sorular ve Eleştirilere Yanıtları” bölümünde kısaca değinmiştik. Sanayici, işadamları veya genel anlamda bütün ekonomik kesimlerin önlerini daha iyi görebilmeleri açısından sabit kur sistemi daha avantajlı gibi görünse de bu sistemin ülke ekonomisi üzerinde yarattığı tahribat inkar edilemez. Bu yüzden biz burada dalgalı kur sistemine muhalif çevrelerce Türkiye’de uygulanmasını önerdiği bazı denenmiş alternatif kur sistemlerine bakarak Türkiye’ye uygun olup olmadığını analiz etmeye çalışacağız.

 

            5.1.  PARA KURULU 

           

            Para Kurulu ülkenin para arzını döviz rezervlerinin tutarına bağlayan bir sistem döviz rezervleri arttıkça para arzı genişlemekte döviz rezervleri azaldıkça da daralmaktadır. Böylece Merkez Bankası’nın para arzını ve dolayısıyla faiz oranlarını belirleme işlevi ortadan kalkmış olmaktadır. Böyle bir sistem şimdiye kadar sınırlı sayıda ülkede (Arjantin, Bulgaristan, Estonya ve Hong Kong) uygulanmıştır.

 

Para Kurulu Türkiye’ye Gider mi?

 

            Sabitledik olmadı. Serbest bıraktık olmadı. Çıpayı bağladık olmadı. Dalgalandırıyoruz gene olmuyor. Para Kurulu tartışmaları gündemde yerine almakta. Türk Lirası dolara veya euroya bağlansa Türk Ekonomisi bu sisteme ayak uydurabilir mi şimdi de bunun analizine geçelim.

            Para Kurulu, Merkez Bankası’nın para basma ve yetki sorumluluğunu üzerine alan bir para yönetim otoritesidir. Büyük bir devalüasyondan sonra ülkenin sahip olduğu döviz miktarı ile ölçülü biçimde milli para çıkarılır. Milli para bir yabancı paraya bağlanır. Ve de paranın yönetimi Para Kurulu’na bırakılır.

            Bu karışık anlatımı Arjantin örneği vererek basitleştirelim. 1989-1990 yıllarında Arjantin’de hiperenflasyon devamlı hale getirilince 1991 yılında Merkez Bankası’nın para basma yetkisi Para Kurulu’na devredildi ve Para Kurulu 1 dolar eşittir 1 pezo uygulamasını başlattı. Para Kurulu ülkeye her giren 1 dolar karşılığı 1 pezo basıyor. Ülkeden çıkan her 1 dolar karşılığı 1 pezoyu piyasadan çekiyor. Dolar girdikçe piyasada pezo bollaşıyor. Faiz düşüyor. Ekonomi canlanıyor. Ülkeye dolar girmeyince veya ülkeden dolar çıkınca piyasadaki pezo azalıyor. Faiz yükseliyor. Ekonomi geriye gidiyor. Arjantin’de de Türkiye’de olduğu gibi yoğun bir dolarizasyon olduğu için Para Kurulu enflasyonu dizginlemede başarılı oldu ama kamu kesimi kilitlendi. Para Kurulu’nun fazileti Merkez Bankası’nın para basma imkanını elinden alması hükümetin bütçe açığı ile yapmasını engellemesi böyleyse parasal büyüklüğü kontrol altına almasıdır.

            Merkez Bankaları piyasaya sadece ekonomiyi rahatlatmak için para salmaz. Ekonomideki dalgalanmalar nedeniyle finans kesiminde beklenmedik tıkanıklıklar ortaya çıkar. Bu durumda Merkez Bankası para akıtarak tıkanıklığı açmak zorundadır. (Türkiye’de önceki istikrar programını başarısız kılan kriz, finans kesimindeki tıkanıklıktan ateşlendi. Bizim Merkez Bankası para sisteminde ortaya çıkan günlük fon açığını hemen karşılayabilseydi kriz daha küçük ve de yönetilebilir boyutta kalabilirdi. Türkiye’de Para Kurulu yoktu ama IMF kısıtlamaları nedeniyle Merkez Bankası gerekli müdahaleyi yapamadı.)

            Para Kurulu oluştuktan sonra hükümetin bütçe açığı vermemesi başka şey, daha önceki açıklar nedeniyle sırtına binen borç yükünü taşıması başka şey. Dış borç nasıl olsa döviz ile ödenecek ama, Para Kurulu ile iç borç da dövize bağlı hale geliyor. Hükümet sıkıştığında milli para basarak iç borcu çeviremeyen hükümet memur maaşını bile ödeyemez duruma düşüyor. İşte Arjantin bu günlerde bu durumda. Arjantin’de hükümet döviz bulamadığı için memur maaşını ödeyemeyince ülke karışıyor.

            Çözüm formülü şu; Merkez Bankası, pezo basamadığı için hazine (istisnai olarak) pezo esaslı borç kağıdı bastıracak memurlara maaş olarak dağıtılacak. Bu pezo esaslı borç kağıtlarının memurların yapacağı ödemelerde, borç ödemelerinde, bakkal ödemelerinde para gibi kullanımı mümkün olacak. Açık anlatımıyla ortada bir “hülle” söz konusu Merkez Bankası basamadığı parayı, hazine “borç kağıdı” adı ile bastırıp günü kurtarma arayışında.

            Para Kurulu, Bulgaristan’da işe yaradı, Arjantin’de neden başarısız oldu şeklindeki tartışmalarda ülkenin ekonomisinin özelliklerini, dışa açıklık ölçüsünü dikkate almak gerekir. Arjantin’deki sorunlar Türkiye için Para Kurulu’nu önerenlerin takkeyi önlerine koyarak ciddi biçimde düşünmelerini zorunlu kılmaktadır.

 

            5.2.  KAMBİYO KONTROLÜ

 

            Tanım olarak “Kambiyo Denetimi”, bir ülkede yasal olarak serbest döviz piyasasının bulunmaması durumudur. Döviz işlemleri üzerine hükümetin çeşitli kısıtlamalar koyması durumudur. En katı biçimdeki uygulamalarda ülkenin tüm döviz gelir ve giderleri resmi makamların (Merkez Bankası gibi) denetimi altında olup döviz kurları da yine resmi makamlarca belirlenir. Böyle bir sistemde izinsiz döviz alım satımı ağır bir suç sayılır. Bununla birlikte kambiyo denetimi uygulayan ülkelerde yine de resmi makamların dışında oluşan bir serbest piyasaya “döviz karaborsası” adı verilir. Ancak kambiyo kontrolü uygulamaları her zaman bu kadar katı olmaz. Bazen dövizle ilgili ikili bir sistemi belirlenir. Şöyle ki hükümetin belirlediği bazı işlemler düşük kur üzerinden yürütülür, diğerleri ise arz talep güçlerinin işlediği serbest piyasaya bırakılır. Bu yola özellikle sermaye ihtiyacını engellemek isteyen ülkeler başvurmuşlardır. Sermaye işlemleri piyasaya bırakılarak bu piyasadaki yüksek kurların sermaye engellemesi amaçlanmıştır. Bunun dışında kambiyo kontrolü çok değişik biçim ve ölçülerde uygulanabilir. Örneğin; döviz işlemlerine yapılacak işlemlerin niteliğine, işlemi yapacak olanın yurttaş veya yabancı oluşuna, işlem miktarına göre kısıtlamalar konulması gibi.

            Döviz işlemlerine getirilen müdahalenin derecesine göre ulusal paranın konvertibilitesi kaybolur. Kambiyo denetimine az gelişmiş ülkeler daha çok kıt döviz rezervlerini tasarruflu kullanma amacına öncelik verme, lüks tüketim malları ithalatını önleme vs. gibi amaçlarla başvurmuşlardır. Ancak sonuçta bu tür kısıtlamalar uygulayan ülkelerde genellikle ihracatın gerilemesi, enflasyon hızının artması ve dış borçların artması gibi olumsuz sonuçlarla karşılaşılmıştır.

            21 Şubat 2001 tarihinde çapalı kur sisteminden dalgalı kur rejiminin ilanı ile muhalif çevreler tarafından uygulanması gerektiği savunulan kambiyo denetimi Türkiye’de uygulansa idi ne ölçüde başarılı olabilirdi. Şimdi ise bu rejimin analizine geçelim.

 

Kambiyo Denetimi Türkiye’ye Gider mi?

 

            28 Temmuz 2001 tarihinde IMF Birinci Başkan Yardımcısı Stanley Fischer (bu tarih itibariyle Fischer hala bu görevini sürdürmekteydi) bankacılarla ve TÜSİAD temsilcileriyle bir

araya gelmiş ve dalgalı kur rejimi ile ilgili eleştiri ve sorulara yanıt vermişti. Bu konu ile ilgili daha önceki konularda kısa bir bilgi vermiştik. Bu toplantı sırasında Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Hürriyet Gazetesi Ekonomi Yazarı Ege Cansen Fischer’e, kambiyo denetimi (yani başka bir deyişle 1929 yılında yürürlüğe konan Türk Parasını Koruma Kanunu’na geri dönme) ile Para Kurulu denen sabit kur sistemi arasında tercihiniz nedir? diye bir soru yöneltmişti. Fischer ise “Bunların her ikisi de çok kötü zehir!” diyerek ikisini de tavsiye etmediği şeklinde bir cevap verdi ve devam etti. “Eğer Türkiye’de politika belirleyenler insanlara güven vermek istiyorsa döviz cinsinden borçlanmalı ve TL iç borçlanmayı da enflasyona endeksli yapmalı. Devletin döviz borçlanması kur patlaması beklemediğini gösterir. Ayrıca bu durum maliyetleri de düşürür. Enflasyona endeksli borçlanması da enflasyonun düşeceğini düşündüğünü belirler ve güven verir. Kur dalgalanmasından korkan ticari kişiler de Merkez Bankası veya bankalarla forward kur anlaşması yaparak kur belirliliği sağlayabilir” diyerek görüşlerini belirtmişti.

            2001 tarihli bir araştırmada Carmen Reinhart (NBER ve Maryland Üniversitesi) ve Hali Edison (ABD Merkez Bankası) 1997 yılında başlayan Güney Asya krizinde kambiyo kontrolü uygulayan iki ülke Tayland ve Malezya’daki gelişmeleri incelemişler. Araştırma uzun fakat kısa bir özetini vermeye çalışalım.

            Kambiyo Denetimi, finanssal krizlerde ortaya çıkan ve kuru frenlemek için çok aşırı faiz yükselmesi gerektiren ve bunun sonucu olarak da yükselen faizin, finanssal krizin reel üretim üzerinde iç talebi sıfırlayan, üretimi durduran ve işsizlik yaratan etkisini minimize etmek için düşünülmüştü. Araştırma Tayland’da kambiyo denetiminin uygulanmasında zamanla en önemli unsur olarak ortaya çıkıyor ve ne tip bir kambiyo kontrolü uygulandığı ve off-shore olgusu olup olmadığı. Bu nedenle genel bir sonuç çıkarmak mümkün olmamakta. Tabi bu ülkelerde kambiyo kontrolü bir süre sonra kaldırıldı.

            Ekonomi literatürlerinde “trilemma” adı verilen üçlem der ki; bir ülkede ekonomi politikasını belirleyenler kambiyo rejimi, faiz haddi ve döviz kurundan sadece ikisini kontrol edebilirler. Türkiye 2000 yılı programında kambiyo serbestine devam etmiş ve döviz kurunu sabitlemişti. Bu nedenle de faizi serbest bırakmaya mecbur kalmıştı. Siyasi kaynaklı iki kriz sonrasında strateji değişerek, borç dinamiğinin kontrolü için faizlerin düşürülmesi gerekince, bu sefer kambiyo rejimi serbestisi ve faiz kontrolü gündeme geldi. Yani döviz kuru serbest bırakıldı. Ancak Türkiye, ekonomi yönetimi konusunda bir konsensüs oluşturabilen bir ülke değil 2000 yılında program başlarken ideolojik sesler, kambiyo serbestisinin kaldırılması ve 1980’li yılların öncesindeki yasaklara, yani Türk Parasını Koruma Kanunu’na ve yasaklı kambiyo rejimine geri dönülmesini talep etmişlerdi. Şubat 2001 krizi sonrası da benzer ideolojik sesler tekrar gündeme gelmişti. Bu yasak rejim birkaç kesim tarafından tavsiye edilmekteydi. Faizden anlamayan ve faizi reddeden aşırı dindar kesim bir yanda, kapitalizmden şikayet eden aşırı solcu kesim ise diğer yanda kendilerine Malezya örneğini hedef almışlardı. Deniliyordu ki; Asya krizinde          “Dr. Mahathir” yönetiminde Malezya kambiyo kontrolü ve sermaye hareketlerine sınırlama getirmiş ve diğer tüm Asya ülkelerinden daha iyi sonuçlar almıştı. Türkiye’de de yasaklara geri dönülmeli idi. Oysa Malezya kambiyo kontrolü ile bir süre döviz kurunu sabit tutabilmişti. Ama bedeli ne olmuştu ve ne zaman bu sistemden vazgeçeceklerdi.

            Malezya kambiyo kontrolüne geçtiği zaman konu hakkında en çok yazıp çizen MIT İktisatçısı Paul Krugman, Malezya’nın bir iki yıldan daha uzun süre kambiyo kontrolüne devam etmesi halinde çok kötü bir duruma düşeceğini belirtmişti. Malezya 1998 yılında kambiyo yasağı ile sabit döviz kuruna geçmişti. Ama geçtiğimiz aylarda kambiyo kontrollerini ve sermaye hareketi yasaklamasını tam Krugman’ın belirttiği gibi, yani iki yıl içinde kaldırdı. The Economist’in geçen aylarda belirttiğine göre ise başları fena halde belada.

            Mahathir Mohammed bir diktatör 1998 Eylül ayında o zamanki Maliye Bakanı Enver İbrahim’i sitemin ne olması gerektiği konusunda tartışırken görevden almış ve kendi yerine yetiştirdiği bu kimseyi çeşitli davalar ile hapishaneye düşürmüştü. Enver İbrahim görevden alındıktan sonra ise kambiyo denetimi sistemi getirilmiş ve Maliye Bakanlığı’na Daim Zauniddin atanmıştı. Ancak şimdi hem Daim Zauniddin görevden istifa etmiş hem de Malezya kambiyo denetimini kaldırmıştır.

            2001 yılında dünya çapında bir yavaşlama Malezya’yı komşularından daha fazla etkilemiş bulunuyor. Geçen yıl %8.3 büyüyen Malezya ekonomisi bu yıl sadece %3 civarında bir büyümeye doğru gitmekte ve makro dengelerde bozulmak üzere. Bölgedeki paralar devalüe olurken Malezya parası Ringgit’in kambiyo denetimi sayesinde Eylül 1998’den beri dolar başına 3.8 Ringgit olarak fikslenmiş olması. Şimdi kambiyo denetimi rejimi kaldırılmış olmasına rağmen sorun olmaya devam etmekte.

            Kambiyo denetimi ortamında 1999 ve 2000 yılında yükselmiş olan Malezya Borsası son 12 ayda %36 değer kaybetmiş bulunuyor. Malezya Borsası bu yıl Asya’nın en kötü giden borsası. Görünüş o ki kambiyo yasakları kaldırılır kaldırılmaz yabancı yatırımcılar karlarını alıp olası devalüasyondan kaçmak üzere girişimdeler. Malezya parasının önümüzdeki günlerde değer kaybetmesi yani devalüe olması büyük bir olasılık.

            Özetle Türkiye’de bazı ideologlar tarafından çözüm olarak gösterilen kambiyo kontrolleri Malezya’da kaldırıldı. Ama iki yıl sonra da problem yaratmış oldu. Hem de aynen MIT İktisatçısı Paul Krugman’ın öngördüğü gibi iki yıllık bir zaman diliminde. Anlaşılan o ki kambiyo denetimi Türkiye için hiç de uygun bir model değil.

 

            5.3.  DİĞER KUR POLİTİKALARI

 

            Türkiye’nin Kasım 2000 ve ardından Şubat 2001 krizlerinin ardından çapalı kur sisteminden dalgalı kur sistemine zorunlu geçiş yaptığını belirtmiştik.

            Peki bu sistem devam edebilir mi? Ülkemizin uzun vadedeki kur rejimi ne olacak? Bu sorunun cevabı aslında tüm dünyanın gündeminde. Küçük bir tarih gezintisi yapmamız gerekecek. 1970’li yıllarda Bretton Woods dediğimiz sabit fakat ayarlanabilir kur sistemi çökerken yerine dünya yeni bir sistem koyamamıştı. Bu nedenle dolar, yen ve marktan oluşan üç büyükler (G-3’ler) uluslararası sisteme hakim olan paralar ile diğer ülkelerin paralarının bağlı olduğu genel bir sistem olmadığından dünya 1970’li yılların ortasından beri bir kaos içinde yaşamakta. G-3 ülkeleri ve diğer sanayileşmiş ülkeler 1985 Plaza Anlaşması ve 1987 Louvre Anlaşmaları çerçevesinde dalgalanan kur ve gerektiğinde müşterek müdahale şeklinde bir sistem uygulamaktalar. Ancak gelişen ülkelerin durumu farklı.

            Sanayileşmiş ülkeler kendi paraları cinsinden borçlanabildiklerinden ve dış ticarete çok daha az bağımlı olduklarından (GSMH yüzdesi olarak)kur riskleri fazla değil. Ama G-3 ülkelerinin kendi aralarındaki kur hareketleri gelişen ülkeler için büyük risk kaynağı oluşturmakta. Bu nedenle örneğin, UNCTAD (Birleşmiş Milletler Kalkınma ve Ticaret Konferansı) gelişen ülkelerin salt kendi makroekonomik politikaları ve döviz kuru sistemleri ile stabiliteye kavuşmalarının pek mümkün olmadığını düşünmektedir. UNCTAD’da G-3 paraları arasında “targetzone” denen yaklaşım ile stabilite sağlanması ve kurların yönetilmesi gerektiği düşünülüyor veya başkaları tarafından daha radikal bir yaklaşımla bir dünya parası ve dünya para otoritesi icat edilmesi öneriliyor. Peki gelişen ülkeler sermaye hareketleri ve dış borç ortamında ne yapmalı? Nasıl bir kur sistemi uygulamalı?

            IMF Stanley Fischer’ın ağzından Ocak 2001’de açıkladığı gibi gelişen ülkelere ya dalgalanan kur ya da dolarizasyon veya para kurulu öneriyor. Peki IMF’nin fikir tartışmalarında rakibi Birleşmiş Milletlerin UNCTAD kolu bu konuda ne diyor?

            Tablo 3’te  görüldüğü gibi konuyu kabaca özetlemek gerekirse IMF gelişen ülkelere Para Kurulu veya dolarizasyon dışında pek bir şey önermiyor. UNCTAD ise yeni gelişme olarak gelişen ülkelere bölgesel işbirliği öneriyor. Tabi fikrin ilk sahibi “optimal currency area” fikrini dünyaya tanıtan R.Mundell. sonra EMS ve daha sonra da Para Birliği ile Avrupa, bölgesel parasal birleşme yolu ile döviz kuru sorunundan kurtulmanın yolunu bulmuş. Ancak gelişen ülkelerde de çeşitli uygulamalar var. Mesela 1976’da kurulan Bolivya, Ekvator, Kolombiya, Peru ve Venezüella’nın katıldığı ANDEAN Reserve Fund Anlaşması veya 1976 yılında kurulan Arab Monetary Fund adını taşıyan bölgesel birlik veya Güney Afrika, Lesotho ve Swizaland arasındaki Rand Monetary Area Anlaşması ya da küçük ada ülkelerini kapsayan Eastern Caribbean Monetary Union veya 1948 yılında kurulan ve 1973 yılından beri CFA-Zone adı ile çalışan Batı ve Orta Afrika’da Fransız paralarına endeksli sistem.

 

            Ancak UNCTAD esas model olarak Güney Asya krizi sonrası Doğu Asya’da Kasım 1999 tarihinde ortaya atılan ve Mayıs 2000’de on Asya ülkesi artı Çin, Japonya ve Kore tarafından kurulan ve Chaing Mai inisiyatif denilen uygulamaya dikkat çekiyor. Bu uygulamanın esası, birbirine ticaret nedeni ile bağlı olan bir bölgedeki ülkelerin döviz rezervlerini birleştirerek, swap anlaşmaları benzeri işbirliği yaparak döviz kurlarına atağa karşı müşterek hareket etmeleri ilkesi. Ancak UNCTAD bu tür anlaşmaların da sistemin içinde bir G-3 ülkesi üye olmaması halinde G-3 paralarına karşı zorluklar yaşayacağı fikrinde. Bu nedenle de içinde bir adet rezerv para denen dünya parası bulunan bölgesel işbirliklerinin zaman içinde Avrupa benzeri bir Currency Area uygulamasına gitmesi UNCTAD tarafından temel çözüm olarak görülüyor.

            Tabi Türkiye açısından baktığımız zaman, Türkiye hiçbir bölgesel işbirliği içinde değil. Olabilecek bir bölgesel işbirliği potansiyeli de orta vadede görünmemekte. Halbuki Latin Amerika ülkeleri için iş kolay olabilir. Arjantin, Brezilya, Şili ve daha bir çok ülke birleşebilirler. Fakat Türkiye? Türkiye için ideal bölgesel birleşme potansiyeli Avrupa Birliği fakat hem içeriden ve hem de dışarıdan kaynaklanan birçok sorun ülkemizin birliğe üye olmasına engel teşkil etmekte.

            Görüldüğü gibi döviz kuru konusunda sadece bizim değil tüm dünyanın başını ağrıtan en önemli konulardan biri.

 

6.      DALGALI KUR REJİMİ ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME

 

            Döviz kurlarına ilişkin sistemler çok farklılıklar taşımakta. Katı bir sabit kur sistemi olan altın standardı 1944’te ‘Bretton Woods’ anlaşması ve IMF’nin kurulmasıyla çöktü. Yerine paraların altın değişim değerlerine bağlandığı sistem uygulanmaya başladı. 1971 itibariyle ise altın, dünyada tümden devreden çıktı. Konvertibl paralar serbestçe dalgalanmaya başladı. Kaldı ki, sabit kur sistemlerinin sürekli sabit olması gerekmez. Bir takvim dahilinde ayarlanan (adjustable – peg) ara yollar da vardır. Ülkemizde de bir aralar uygulanan bu tür kur sistemleri ise günümüzde giderek terk ediliyor.

            Esnek kur sistemleri ise ‘tam serbest’ ve ‘yönetilen’ olarak iki biçimde uygulanıyor. 1970’li yıllarda literatürde sabit ve esnek kurlar çok karşılaştırılmıştır. Esnek kur sistemleri temel olarak ödemeler dengesi sorunlarını çözmek için kullanılırken, fiyat dengelerini bozduğu için eleştirilmiştir. Üstelik ekonomi daralırken yapılan tüm devalüasyonlar kısa vadede daralmayı hızlandırır, hele hele ihracat esneklikleri düşükse. Bazı çevrelerin eleştirdiği de tam serbest kur sistemidir. Onlar kurun daha fazla yönetilmesini istemektedirler. Savunmaları da dalgalı kur rejiminin istikrarsızlık yaratmasına ve sıcak parayı engellemesi üzerine dayanmaktadır.

            Hükümet, 21 Şubat 2001 tarihinde alınan kara ile çıpalı kur sistemi terk edilerek dalgalı kur sistemine geçildiğini ilan etmişti ve 685.000 TL seviyesinde gezen dolar kısa zamanda 1.000.000 TL seviyesini aşmıştır. Birkaç ay içerisinde ise dolar bu yükselişini devam ettirmiş ve 1.678.000 TL seviyesine ulaşarak bu seviyeden itibaren yönünü aşağı çevirmiştir. Yaklaşık son 1 aydır ise döviz kurlarının stabilizelik kazandığı iddia edilebilir.

            Sonuç olarak; Türkiye’nin önünde deneyecek politika seçeneği kalmadığı açıkça görülmektedir. Türkiye ‘Dalgalı Kur Politikası’na alternatif aramak yerine başarısı için gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadır.

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA