İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2309313 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

BAHATTİN ŞAKİR

Kategori Kategori: Tarihi kişiler | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 1864 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 25 Ocak 2010 12:37:43

BAHATTİN ŞAKİR VE ERMENİ SORUNU
Bahattin Şakir in Hayatı


1874 te İstanbul da doğan Bahattin Şakir, Askeri Tıbbiye yi 1896’da tabip yüzbaşı olarak bitirdi.

 

BAHATTİN ŞAKİR VE ERMENİ SORUNU

 

 

I-Bahattin Şakir’in Hayatı

 

1874’te İstanbul’da doğan Bahattin Şakir, Askeri Tıbbiye’yi 1896’da tabip yüzbaşı olarak bitirdi. 1900’de aynı okulun tıbbi kanuni muallim muavinliğine getirildi.  Bu görevine ek olarak Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin özel hekimliğini de yapıyordu. Bu arada Ahmed Celaleddin Paşa’nın maiyetine girdi. Ahmed Rıza ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ile ilişki kurdu. Ahmed Celaleddin Paşa’nın muhalefete katılmasından sonra İttihatçilerle ilişkili olmasından ve meşrutiyeti savunuyor olmasından dolayı Erzincan’a sürgüne gönderildi. Cemiyete gönderdiği yardımın ortaya çıkması üzerine tutuklandı, ardından da Trabzon’a sürüldü. 1915’te Mısır’a, oradan da Paris’e kaçtı. Paris’te ve bir ara gizlice geldiği İstanbul’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarının canlandırılmasında Ahmed Rıza ile birlikte etkin rol oynadı. Ahmed Rıza, İttihat ve Terakki’nin Paris Şubesi genel başkanıydı, Bahattin Şakir ise Mehmet Ali Paşa, Recep Fuat, Nihat, Dr.Nazım, Sami Paşazade Sezai gibi isimlerle bu şubenin yöneticiliğini yapıyordu.

“İttihat Terakki'nin asker ve sivil olmak üzere iki kanadı vardır. Biri tepeden tırnağa siyaset, diğeri ise tepeden tırnağa inanç. Sivil kanat Talat Bey'in etrafında toplanmıştır. Kara Kemal, Dr.Nazım, Bahattin Şakir, Hacı Adil Bey, Vali Rahmi, bunlardan bir kaçıdır.” 1

 

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a ve Askeri Tıbbiye’deki eski görevine döndü. Daha önce Kahire ve Paris’te çıkan Şura-yı Ümmet gazetesinin yayımını İstanbul’da sürdürdü. Bu arada “Ali Kemal Davası” ve “Kanun-i Esasimizi İhlal Edenler” adlarıyla imzasız olarak yayımladığı kitaplarında karşıtlarını sert bir dille eleştirdi. 1909’da askeri ve sivil tıbbiyelerin birleştirilmesi ile kurulan Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde adli tıp müderrisi oldu. Ertesi yıl tıp fakültesi ikinci reisliğine seçildi. Balkan savaşında Edirne kuşatması sırasında oradaki hastanede başhekim olarak çalıştı(1912). Edirne’nin Bulgarlarca işgali üzerine tutsak düştüyse de bir süre sonra serbest bırakıldı. 1913’te ek görev alarak morg müdürlüğüne de üstlendi. 1913’te Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölüm şefliğine getirildi. Aynı yıl Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne bağlı olarak kurulan Tababet-i Adliye Müdürlüğü’ne ve Tababet-i Adliye Encümeni reisliğine getirildi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Erzincan ve yöresinde Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi olarak görev yaptı ve Ermeni olayları içinde etkin rol oynadı.

“Mondros Mütarekesi’yle birlikte savaş şuçlusu ilan edilince 2 Kasım 1918’de Enver ve Talat Paşalarla birlikte bir Alman savaş gemisiyle Sivastopol üzerinden Berlin’e kaçtı. Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’na katıldı. 1920’de İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın Bakü temsilcisi oldu. 1921 ilkbaharında bu örgütün Moskova’da yapılan kongresine katıldıktan sonra Almanya’ya döndü. 16 Nisan 1922’de, Berlin’de bir Ermeni tarafından vurularak öldürüldü.” 2    

        

 

II- Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kurulması  ve Ermeni Sorunu

 

“19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu süper güç olma olanaklarını yitirmişti. Ekonomisi, bilimi teknolojisi, sosyal yaşamı, eğitimi ve sisteminin herşeyi olan askeri gücü çökmüştü. Osmanlı yönetimi geçmişinin görkeminin hayaliyle avınmakta, dününe bakıp, günü için suçlular yaratmaya çalışmaktaydı. Oysa çok zamandır dünyanın yeni güç merkezleri Avrupa ve Amerika olmuştu. Avrupa’da ise Almanya giderek öne çıkma arayışı içindeydi. Osmanlı İmparatorluğu ise her gün yeni bir milliyetçilik dalgasıyla sarsılmakta, bu cephede Bulgarlar, Yunanlılar, Arnavutlar, Karadağlılar, Sırplar, diğer cephelerde ise Araplar ile mücadele etmekteydi.” 3

 

            Birçok farklı din ve milletten insanların bir karışımı olan Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonlarından itibaren hızlı bir ayrılık sürecine girmişti. Bu ayrılıklar dış devletlerin Osmanlı içindeki Türkler dışındaki diğre milletleri kışkırtması sonunda meydana geliyorduHer millet dış ülkeler içinden biri tarafından savunuluyor fakat Osmanlı’nın asıl milleti olan Türkler ve diğer müslümanlar yalnız kalıyor ve kendi içlerinde örgütlenemedikleri için de diğer azınlıklar karşısında eziliyorlardı. Enver Paşa ise I. Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin taraf olmasıyla “Dünya Türklüğünü birleştirme” ülküsü arasında sıkı bir ilişki görüyordu. Süreç içerisinde açılacak kutsal bir savaş (cihad), Dünya müslüman ve Türklerini Osmanlı’ Devletine yaklaştıracak, oluşan bu ittifak da Türkçülük ve İslamcılık ülküsünün gerçekleşmesini sağlayacaktı. İşte bu sebeplerden ve düşüncelerden dolayı, Osmanlının sınırları dışında yaşayan ya da bu sınırların dışında kalma tehlikesi yaşayan Türklerle Müslümanlar arasında örgütlenme ve propaganda çalışması yapmak amacıyla, yönetimde bulunan İttihat ve Terakki ve başta bulunan Enver Paşa tarafından, 1909’dan 1918’e kadar olan yönetim serüveninde modern anlamda ilk Türk gizli servisi kurulmuştur.

 

“İşte bu örgüt bugünkü Türk istihbarat örgütü MİT’in de köklerinin bulunduğu ve ulusal bir kimlik taşıyan “Teşkilat-ı Mahsusa”dır.

Umuru Şarkiye adı da verilen bu örgüt İngilizlerin Intelligence Service’ne benziyordu. Bu örgütün isim babası ise veteriner Albay Rasiro Bey idi. Sadrazam Reşat bey tarafından onaylanan Teşkilat-ı Mahsusa, görünüşte sadrazama bağlıydı. Fakat gerçekte Harbiye Nazırı’na (Genelkurmay Başkanı) bilgi veriyordu. Başına önce Enver Paşa tarafından Süleyman Askeri Bey, daha sonra Ali Bey Başhampa son olarak da Hüsamettin Ertürk getirilmiştir.” 4 

 

            Başlarda halkın yararlarına çalışacak bir milli örgüt gibi kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, bir süre sonra devlet tarafından yasal yollarla yapılamayan işleri, başka yollarla yapar hale gelen bir gizli örgüt halini aldı. Arkasındaki Enver Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki de Teşkilat-ı Mahsusa’nın gücüne güç katıyordu.

            Teşkilat-ı Mahsusa’nın güçlü olduğu bu dönemlerde İttihat ve Terakki’nin karşısına çok önemli bir sorun çıkıyordu: Ermeni Meselesi. Bu mesele, Batılı Devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmak için bizzat Batılılar tarafından ortaya çıkarılmasına karşın dünya kamuoyuna kasıtlı olarak doğru olmayan bir şekilde Türklerin Ermenileri yok etme mücadelesi olarak yansıtılmıştır.

  “Ermeniler, İstanbul'daki Ermeni Patriği'nin liderliği altında, kendi Gregoryen milletleri dini ve kültürel özerkliğe sahip bir durumda Osmanlı toplumuyla barış içinde yaşıyordu. 1856 Paris Antlaşması'ndan itibaren Batı Devletleri ve Rusya'nın müdahaleleri sonucunda, reformların kendilerine tanıdığı haklardan ve millet-i sadıka statüsüne sahip olmalarından faydalanarak teşkilatlandılar. Meselenin açıkça tartışılmaya başlaması 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında oldu. Neticede Ayastafonos Antlaşması'nın (3 Mart 1878) 16. Maddesi Ermenilere ayrıldı. Bu maddeye göre, Osmanlı Devleti doğu vilayetlerinde ıslahat yapmayı ve Ermenilerin güvenliğini temin etmeyi taahhüt etti. Böylece Rusların da iç işlerimize karışma yolu açılmış oldu. Ermeniler bununla da kalmayarak Berlin Antlaşmasına (13 Temmuz 1878) 61. Maddeyi ekletmeyi başardılar.

Ermeniler eylem ve propaganda yolu ile kendilerini sürekli gündemde tutup Batı Devletlerinin dikkatlerini çekerek bağımsızlık arama yolunu seçtiler. 1878'de Kara Haç, 1887'de Hınçak, 1890'da Taşnaksutyun Ermeni terör örgütleri kuruldu. Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal edince, Ermeniler fırsattan istifade ederek, kurdukları silahlı çetelerle ve Osmanlı ordusundan kaçan Ermenilerle birçok olaylar çıkardılar. Müslüman halkı katlettiler. Dağlara çıkan Ermeni çeteleri, müslüman köylerini yakıp yıktılar. Daha sonra ise 15 Nisan 1915'te Van'da, ardından, Zeytun'da isyan başladı.” 5

Ermenilerin yaptıkları bu zulüm ve vahşet Hükümeti zor durumda bıraktı ve artık başka çaresi kalmayan Hükümet, 14 Mayıs 1915’de “Tehcir Kanunu”nu çıkardı. Bu kanunla asayişin sağlanması için bölge halkı başka yerlere göç ettirilecekti. İşte bu kanunla Teşkilat-ı Mahsusa büyük bir görev almış oldu, Ermenilerin göç ettirilmesi görevi asıl olarak Teşkilat-ı Mahsusa’ya verilmişti. O sıralarda ise teşkilatın bölüm şefliğinde 1913’te bu göreve getirilmiş olan Bahattin Şakir vardı. Ermenilerin tehcirini planlayıp uygulayan asıl kişi Bahattin Şakir idi. Aynı Bahattin Şakir, 1910 yılındaki Jön Türk kongresinde Ermenilerin artık Doğu Anadolu’da önemli bir sorun teşkil ettiğini belirtmiş ve Ermenilerin tehcirini gündeme getirmişti sonuç olarak da bu teklif kongrede kabul edilmişti. Bahattin Şakir bu tehlikeye karşı bizzat kendi canını ortaya koymuştur. Zaten kendisi de bu fikri şu sözlerle ortaya koymuştur:

"Ermenilerin kesif bir halde Rus hududu civarında yaşamlarının
memleketimin bekası bakımından büyük bir tehlike olduğu anlaşılmıştır. Tehlikeyi ortadan kaldırmak için ne mümkünse yapmak, milli selametin icabıdır. Bu yolu tutmak belki de milli ve insani kanunlara karşı gelmek demektir. Bunun vebalini canımla ödemeğe hazırım. Hedefe varsam da varmasam da beni ayıplayanlar çok olacaktır. Bunu biliyorum fakat pek uzak bir istikbalde benim memlekete hizmet için kendimi feda ettiğimi anlayanlar da çıkacaktır."6

Birçok millet bu tehcir olayını tarihlerine bir soykırım olarak geçirmiştir, bu soykırımın başındaki insanları da başta Bahattin Şakir ve Enver Paşa olarak belirlemiştir. Bunun üzerine Ermeniler Türklere gizliden gizliye savaş açmışlardır. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Ermeni Devrimci Federasyonu veya Taşnaklar, Jön Türk Hükümetinin eski üyelerini bulup edip öldürmek için "Nemesis" adlı bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk kurbanı 15 Mart 1921'de Berlin'de öldürülen eski İçişleri Bakanı Talât Paşa idi. Daha sonraları da birçok eski İttihat ve Terakki üyesini Ermeni teröristler tarafından öldüren bu örgüt 17 Nisan 1922’de de baş düşman olarak gördükleri eski Teşkilat-ı Mahsusa şefi Bahattin Şakir’i de Berlin’de öldürmüşlerdir.

III-Ermeni Tehciri Soykırım Değildir

 

            “Ermenilerin sevkiyat sırasında katliama uğradıkları iddiası doğru değildir. Çünkü kafileler iskan yerlerine sevk edilirken yakın ve meşakkatsız yollar seçilmiş, ayrıca emniyet ve muhafızları için özen gösterilmiştir.” 7

 

Hatta Ermenilerin geride bıraktıkları bütün malları güvenceye alınmıştır, istedikleri mallarını yanlarında götürmelerine izin verilmiş, ve göç ettirilirlerken bile bi tehlikeyle karşılaşmamaları için yanlarına muhafız birliği verilmiştir. Ermenilerden bir kısmının tehcir sırasında hayalarını kaybettikleri doğrudur, fakat bu hem bazı doğa koşullarından dolayı hem de Ermenilerin düşmanca hareketlerinden dolayıdır. Ermeniler göç ederlerken bile Türk köylerini basmışlar, yakıp yıkmışlar, yağmalamışlardır. İştebu nedenle Türklerle Ermeniler arasında çıkan çatışmalarda birçok Ermeninin yanında birçok da Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Bu nedenle Ermenilerin acı çekmedikleri söylenemeyeceği gibi, hiç kuşkusuz  Osmanlı Türklerinin de acı çekmedikleri asla söylenemez.   

Sonuç olarak söylenebilir ki, tehcir meselesi Ermenilerin ve onlarla duygusal ya da siyasi bağlarla bağlı bulunan Avrupa ve Amerika'daki bir grup insanın iddialarının aksine, Hükümet tarafından önceden planlanarak uygulanan bir proje değil, tamamen savaş sırasında Ermenilerin davranışlarından kaynaklanan bir zorunluluğun sonucudur. Buna bağlı olarak da, tehcir sırasında o günkü olumsuz şartların sonucunda ortaya çıkan bazı istenmeyen durumların sorumluluğu da savaş sırasında orduyu ve halkı arkadan vurmaya kalkanlara aittir. Ermeni tehcirini bir soykırım olarak göstermek de hem Türk milletine karşı büyük bir saygısızlık hem de bir insanlık ayıbıdır.

  

 

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA