İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2309280 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

IMF İN BATIRAN İÇYÜZÜ

Kategori Kategori: Birlikler-Topluluklar | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2137 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 30 Kasım 2010 12:36:25

Uluslar arası Para Fonu (IMF) Dünya Bankası ile birlikte, 1944 yılında toplanan Bretton Woods Konferansları nda kurulmuştur. Bu anlaşmalar ile ABD nin Avrupa ülkelerine doğrudan yardımda bulunması yerine gerekli uluslar arası mali müesseselerin kurulması ve yardımların bu kuruluşlar kanalıyla yapılması tercih edilmiş ve bu amaçla IMF ve IBRD kurulmuştur.

IMF ’İN BATIRAN İÇYÜZÜ  

 

Uluslar arası Para Fonu (IMF) Dünya Bankası ile birlikte, 1944 yılında toplanan Bretton Woods Konferansları’nda kurulmuştur. Bu anlaşmalar ile ABD’nin Avrupa ülkelerine doğrudan yardımda bulunması yerine gerekli uluslar arası mali müesseselerin kurulması ve yardımların bu kuruluşlar kanalıyla yapılması tercih edilmiş ve bu amaçla IMF ve IBRD kurulmuştur.

IMF , dünya çapındaki faaliyetlerine 1947 yılında başlamış , günümüze kadar olan tarihinde 2 önemli değişiklik yaşamış olup ; 3. önemli değişiklik ise yoldadır (???) Bunlardan birincisi , 1969 yılında yürürlüğe giren ve SDR (Special Drawing Rights) kısa adı ile bilinen “Özel Çekme Hakları” dır. Uygulamada “Kağıt Altın” olarak da bilinen bu fona , altın , konvertibl para veya milli para yatırma şartı yoktur. Kısaca SDR , IMF kararı ile yaratılan , karşılığı olmayan , üye ülkelerin bunu kabul etmesi ile geçerlik kazanan uluslar arası bir likidite aracıdır. Örneğin , Ödemeler Bilançosu açık veren bir ülke hemen SDR hakkını kullanarak borcunu kapatabilir veya azaltabilir ya da her üye ülke rezerv SDR’si karşılığında başka bir üye ülkenin milli parasını alma hakkına sahiptir. Bu tip bir fonun yaratılmasına , Fonun en güçlü ekonomisi olan ABD’den itiraz gelmediği gibi destek bile gelmiştir. Çünkü en güçlü para olan ABD Dolarının , dünyanın diğer ekonomilerinde hakim konuma gelmesinin kolaylaşacağı düşünülmüştür. IMF üyesi bir ülkenin 5 yıllık bir dönemde ortalama tahsisatının en az %30’u kadar bir SDR tutarını hesabında bulundurması gerekmektedir.  SDR tahsisatları ,üye ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri göz önüne alınarak belirlendiği için Fon’a üye olan az gelişmiş ülkelerin bu konudaki şikayetleri oldukça fazladır. Ayrıca , SDR vermek sureti ile döviz alan ülkeler , döviz aldıkları ülkelere belli bir oran üzerinden faiz ödemek zorundadırlar, kısaca kendine tahsis edilen miktarın üzerinde SDR bulunduran üye ülkeler , bu fazla kısım için belli bir faiz almaktadırlar. Dünya İhracatında en yüksek paya sahip olan 5 ülkenin para birimlerinin (ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere), parası talep görmekte , giremeyenler ise  paralarını satamayan ülkeler ile  sürekli borçlanma konumundaki ülkeler olmaktadır.

           

Buna karşın , yıllardan beri imzalanan Bölgesel Serbest Ticaret , Yatırım ve Gümrük düzenlemeleri ve anlaşmaları sayesinde ülkelerin ihracat ve ithalatları kendi inisiyatifleri dışında , egemen dünya sermayesi tarafından belirlenmekte , böylece tıpkı Türkiye’nin içinde bulunduğu Devlet ve sermaye kesimi arasındaki borç sarmalı benzeri bir başka kısır döngü de uluslar arası ekonomik platformunda yaşanmakta ve kırılamamaktadır.

 

IMF işleyişinde yapılan 2. Büyük değişiklik de Nisan 1978’de imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Bu düzenlemeye göre , altın’ın fon kaynakları içindeki payı azaltılarak , SDR’nin önemli bir rezerv kaynağı olması sağlanmıştır. Görüldüğü gibi , SDR’nin ilk yaratılmasından 1978 yılına kadar geçen 9 yıllık sürede , bu oluşumun kimlerin işine ve nasıl daha fazla yarayacağı analiz edilip ,küresel denge ve dengesizlikler ayarlanmış ve bundan sonra da dünya ekonomisine hakim konuma getirilmesi için gerekli düzenleme yapılmıştır. [3]

 

            IMF Kuruluş Sözleşmesinin 1. bölümü örgütün amaçlarını 6 madde ile gösterir:

 

1.      Danışma ve birlikte çalışma ortamı sağlayacak devamlı bir kurum aracılığı ile parasal konularda uluslar arası işbirliğini ilerletmek

2.      Uluslar arası ticaretin yayılmasını ve dengeli büyümesini kolaylaştırmak; bu amaçla tüm ortakların ekonomik politikalarının temel hedefleri olan istihdam, reel gelir ve üretim kaynaklarının yaratılmasına, geliştirilmesine ve idame ettirilmesine katkıda bulunmak

3.      Para alım-satımında istikrarı sağlamak, üyeler arasında düzenli alım-satım usulleri geliştirmek rekabete dönük karşılıklı devalüasyonları önlemek

4.      Çok taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına ve dünya ticaretini engelleyen döviz kısıtlamalarının bertaraf edilmesine yardımcı olmak

5.      Fon kaynaklarını üyelere geçici süreyle ve yeterli garantiler altında tahsis etmek suretiyle üyelerin güvenlerini arttırmak ve dış ödemeler dengelerindeki aksaklıklarını ulusal yada uluslar arası refaha zarar vermeden düzeltmelerine fırsat tanımak

6.      Üyelerin uluslar arası dış ödemeler dengesizliklerinin süre ve etkisini azaltmak

 

Bu maddeleri özetlersek;

 

1)  Uluslar arası Parasal İşbirliğinin teşvik edilmesi

2)  Uluslar arası Ticaretin genişletilmesi

3) Döviz kurlarında istikrarın teşvik edilmesi ve üyelerin rekabetçi devalüasyonlara başvurmalarına engel olunması

4  Üye ülkelerin Ödemeler Bilançosunda yer alan Cari İşlemler kalemlerine uygulanan döviz kontrollerinin kaldırılması ve üyeler arasında çok taraflı bir ödemeler sisteminin oluşturulması

5)  Dış ödeme güçlükleri ile karşılaşan üye ülkelere gerekli kaynak yardımında bulunulması

6)      Üye ülkelerin Ödemeler Bilançosu açıklarının azaltılmasına yardımcı olunması

 

Sıralanan bu amaçlar ile kuşkusuz ,ülkeleri derin bir borç batağına iterek bu sayede dünyadaki ekonomik bağımlığı pekiştirmek hedeflenmiştir. Çünkü, kendi ülkemize baktığımızda ne dövizde bir istikrar , ne de ödemeler bilançosunda bir olumlu gelişme yaşanmadığı, bilakis IMF reçeteleri öncesinde var olan dengelerin bile alt üst olduğu görülebilmektedir. Özellikle Asya’da yaşanan son krizde , IMF politikalarının gerçekte neyi amaçladığı çok net olarak gözler önüne serilmiştir. Hedefler arasında yer alan “uluslar arası ticaretin geliştirilmesi” adı altında, sınırların güçlü tekellere açılması ve sosyal devlet ilkelerinden birer birer vazgeçilmesi için gerekli ortam hazırlanmış, ülkelerin bağımsız mali politikalar uygulayarak kendi iç ekonomik  istikrarlarını korumaları ise 3. ve 4. Maddelerle garanti altına alınmıştır.

 

            Gelişmekte olan ülkelerin IMF’ye olan ödenmemiş uzun vadeli borçları 1970 yılında 62 milyar$ iken, 70’lerin sonunda –aşırı yükseltilen faizlerin yardımıyla- 7 kat artarak 481milyar$’a ulaştı. 1996 yılına gelindiğinde ise tam 32 kat artarak 2 trilyonu buldu. 80’li yılların başında borçların geri ödeme dönemi gelmiş olduğu için yine Batı’ya büyük kaynak aktarımları gerçekleştirildi. (Bretton Woods kurumlarının ana tüzüklerine göre borç geri ödeme takvimlerinin değiştirilmesi mümkün değil)

 

Borçlu ülkeler açısından, Borç Yönetimi Politikaları ile makro-ekonomik reformlar arasında yakın ve ortak yaşamsal bir ilişki bulunmaktadır. Borç Yönetiminin temel işlevi tek tek borçlu ülkelerin mali yükümlülüklerine şekli olarak katlanmaya devam etmelerini güvence altına almaktır. Bunun için uygulanan yöntem; faizlerin ödenmesini zorlarken, anaparanın ödenmesini ertelemektir. Kredi kuruluşları, borç geri ödeme takviminin yeniden belirlenmesini yalnızca borçlu ülkelerin borçlanma anlaşmalarına eklenen “uygulanacak politikalara ilişkin koşullara” katlanmaları durumunda kabul eder.

 

Ülkemizle de kısa süre önce stand-by anlaşması imzalayan ve belirli taleplerde (dayatma?) bulanan IMF’nin kredi ödemeleri genellikle birkaç dilim halinde gerçekleştirilir ve her bir dilimin serbest bırakılması, kesin olarak belirlenmiş ekonomik reformların gerçekleştirilebilme koşullarına bağlıdır. Hükümetler, IMF’ye kendilerini ekonomik reforma ciddi şekilde adamış olduklarının kanıtlarını göstermek zorundadırlar. Bu bağlamda Hükümet, IMF’ye bir niyet mektubu verir. Bir başka süreç ise IMF’nin Hükümetlere politikalar konusunda rehberlik ettiği ve teknik tavsiyelerde bulunduğu “gölge program” ile gerçekleştirilir. Tüm bu süreçlerde IMF, döviz kuru ve bütçe açıklarıyla ilgili kritik politika tartışmalarına karışmaktadır. IMF, ülkelerin performanslarını yıllık periyotlarda izlemektedir. Gerek IMF ve gerekse Dünya Bankasının istikrar programları doğrudan ülke bütçelerini ve ödemeler dengesini hedef alır. Döviz kuru ise makro-ekonomik reformun en önemli aracıdır. Paranın devalüe edilmesi ulusal ekonomi içersinde köklü arz-talep değişikliklerine yol açar. Kısaca, ulusal paranın istikrarsızlaştırılması IMF ve Dünya Bankasının gizli gündemlerinin temel maddesini oluşturur. Devalüasyon ise daima enflasyonu ve yurt içi fiyatların dolarizasyonunu tetikleyen bir özelliğe sahiptir. Buna rağmen IMF bir yandan Hükümetleri anti-enflasyonist bir programı benimsemeye zorlamakta ve bu programlar da sosyal harcamalarda büyük kesintiler, kamu çalışanlarının işsizleşmesi ve ücretler ile enflasyon arasındaki bağın kopmasını gerektiren talep daralmasına yol açmaktadır.

IMF, dünya çapındaki bağımlılaştırma politikalarını yürütürken Merkez Bankalarını sıkı bir şekilde izlemektedir. Hedef, Merkez Bankalarını siyasal iktidarlardan bağımsız hale getirmektir. Bu da pratikte para yatırımlarının Hükümetten çok IMF tarafından kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. IMF Anlaşmaları, Hükümetleri Merkez Bankası üzerinden para arzı yoluyla kamu harcamalarını finanse etmekten men etmektedir. Türkiye’de 57. Hükümet tarafından Şubat 2000’de alınan karar ile Merkez Bankası ve Hazine arasındaki finansman bağlantısının bitirilmesini hedefleyen protokol de aslında Merkez Bankasını siyasi idareden koparmayı hedefleyen IMF’ye verilen Niyet Mektubu kapsamındaki taahhütlerden bir tanesidir.  IMF’nin bir diğer şartı Merkez Bankasının üst düzey yetkililerinin bir kez atandıktan sonra ne Hükümetlere ve ne de Meclise karşı sorumlu olmamaları, yalnızca uluslar arası Finans kurumlarına bağımlı hale getirilmeleridir. Bu nedenle bugün pek çok gelişmekte olan ülkede Merkez Bankalarının üst düzey yöneticileri uluslar arası finans kurumları ya da bölgesel kalkınma bankalarının çalışanlarıdır.

1990’lı yılların başından beri IMF, bütçe açığı için “hareketli hedef” kavramını kullanmaya başlamıştır. Önce Milli Gelirin %5’i hedeflenir, Hükümet IMF’nin hedefine ulaşınca hedef %3.5’a çekilir, bu da gerçekleşince %1.5 ve bu böyle sürüp gider. Fakat bu uygulama, sonunda devletin mali krizini ağırlaştırarak, devlet gelirlerinin dış borç faiz ödemeleri için serbest bırakılmasını sağlarken, sosyal harcamalardan vaz geçilmesine, devlet programlarının çöküşüne, özelleştirmeler sonrasında devletin -sermaye lehine- mülksüzleşmesine, yani kamu mülklerinin özel sermayeye aktarılmasına yol açar.

Şubat 2000’de görevinden ayrılan Dünya Bankası eski Baş Ekonomisti ve kıdemli Başkan Yardımcısı Joseph Stiglitz, Nobel Ödüllü bir ekonomist. (2001 yılında,ekonomi dalındaki Nobel Ödülü’nü iki arkadaşıyla birlikte kazandı.) 1997 yılındaki Asya Krizi’nden sonra IMF ve Dünya Bankası’nın politikalarına sert eleştiriler yöneltiyor ve görevinden istifa ediyor.

Stiglitz, IMF’in krize giren ekonomilerin toparlanmalarını geciktirdiğini söylüyor. Ona göre ,kriz sonrasında en çabuk toparlanan ülkeler IMF’in reçetelerine en az itibar eden ülkeler:

 

·        “Kriz sonrasında IMF’in önerilerini harfiyen yerine getiren Tayland krizden çıkan en son ülke oldu. Güney Kore ise IMF’in tavsiyesine uymayarak zarar eden mali kuruluşları kapatmadı ve onları rehabilite etti, daha erken toparlandı.

        IMF reçeteleri mali sistemin yeterince şeffaf olmaması ve başta geri                 dönmeyen krediler ile bankacılık sisteminin temel göstergelerindeki zayıflık üzerine odaklanıyor. Oysa bunların krizle fazla ilgisi yok.

        Şeffaf olmayan ve finans kuruluşları güçsüz olan birçok ülke krize girmedi.”

 

Stiglitz ‘in yukarıdaki görüşleri oldukça ilginç. Ancak bir başka ilginç

nokta, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in de bankacılık sistemi üzerine odaklanmış olmasıdır. Derviş önce kamu bankalarının tasfiye sürecini başlatarak ulusal bankacılığın batmasına yol açacak politikalar üretti; kalanları yabancılara teslim etmeden kasalarına 5-6 milyar dolar para koyuyor...

            Stiglitz, IMF ve Dünya Bankası’nın iş birliği yaptığı ekonomileri nasıl çökerttiğini anlatıyor. Dünya Bankası, yalvaran bir maliye bakanına önceden hazırlanmış ve imza yeri boş bir “Yeniden Yapılanma Anlaşması” adı verilen bir belge imzalatıyor.

            Stiglitz Dünya Bankası ve IMF'nin ülkeleri dört adımda nasıl iflasa sürüklediklerini anlatıyor. Sermayesinin yüzde 51'i Amerika Birleşik Devletlerine ait olan Dünya Bankası ile IMF'nin üzerinde çok gizli  yazılı dökümanlarında yazılanları deşifre ediyor.

"Her ülkeye bir ülke destek stratejisi hazırlanır" diyor Stiglitz. Destek stratejisi detaylı soruşturmaların ardından hazırlanıyor gözükse de Stiglitz'e göre yapılan iş beş yıldızlı otel odalarında ya da yalvaran maliye bakanlarının makamlarındaki toplantılardan ibarettir. Ekonomik analiz raporlarının ardından değişmeyen dört aşamalı bir plan yoksul ülkeye dayatılır.[6]

Adım 1: Özelleştirme başlatılır. Stiglitz yapılanları "sülük uygulama" olarak nitelendiriyor. Kamu işletmeleri gerçek değerlerinin altında satılır. Siyasetçiler rant sağlar. Siyasi çetelerinde katkılarıyla Rusya'da olduğu gibi – özelleştirmeler sayesinde - ulusal üretim yarı yarıya düşer. Amerikan Hazinesinin yorumu ise açıktır: "Yeltsin bizim istediğimiz gibi yeniden seçildi. Yolsuzlukları dikkate almayın”

Adım 2: Sermaye piyasaları serbestleştirilir. Teoriye göre sermaye bu ülkelere serbest dolaşım imkanı bulacaktır. Ancak Stiglitz Endonezya ve Brezilya örneklerine işaret ederek paranın üreten sektörlere değil gayrimenkul ve borsa spekülasyonlarına yöneldiğin anlatıyor. Stiglitz'e göre yoksul ülkeler kaçınılmaz olarak sıcak para döngüsüne kapılıyor. En ufak bir dengesizlikte sıcak para dışarıya çıkıyor. Söz konusu ülkenin Merkez Bankası birkaç içinde eriyor. Bundan sonra yaşanan ise faiz artırımı. "Sonuç öngörülebiliyor" diyor Stiglitz, yüksek faiz oranları üretimi düşürüyor, halkı yoksullaştırıyor ve hazine boşalıyor.

Adım 3: Nefesi tıkanan ülkeye IMF yeni bir politika öneriyor. Politikanın adı "Pazar Koşullarında Gerçekçi Fiyat Uygulaması". Stiglitz'in sözleriyle bu "Ekmek, sebze, tüp gaz vb. fiyatlarını artırmanın başka bir ifadesi Temel ihtilaç maddelerinin fiyatları artınca IMF isyanları aşamasına geçiliyor. "IMF isyanı" denilen şey (Endonezya, Bolivya,, Ekvator örneklerine göre) şöyle kurgulanıyor: Barışçı protesto gösterileri tank ve kurşunla bastırılıyor. Yara dağlanıyor. Bu karışık ve belirsiz ortamda sıcak para kaçıyor. Hazine zayıflıyor, fırsattan istifa eden yabancılar "batan geminin mallarını" yok pahasına ele geçiriyor.
Adım 4: Ticaretin tamamen serbestleşmesi sağlanıyor. Suçlular ise belli: bürokratik engeller ve korumacılık. Avrupa ve Amerika diğer ülkelerin ürünlerine karşı kendi tarımsal sektörlerini korurken yoksul ülkelerden pazarlarının tamamen açmaları isteniyor.

Stiglitz bu aşamayı 19'uncu yüzyıl emperyalist 'Pazar açma" politikalarına benzetiyor.[7] Afyon savaşlarında Batı, askeri kuşatmaları kullanmıştı. Bugün ise IMF ve  Dünya bankası çok daha yıkıcı olan mali (finansal) kuşatmaları kullanmaktadır.

            Bu aşamalar artık kural haline geliyor. Kaybeden çok , kazananlar sadece batılı bankalar ve Amerkan Hazinesi...

           

Joseph STİGLİTZ ‘in bu samimi itirafları, anlatılanlar bize hiç de yabancı gelmemektedir. Bundan iki üç ay önce Arjantin'deki gelişmeler gündemimizin başına oturmuştu. Sonra, her zaman olduğu gibi, konuyu unuttuk. çözümlendi zannettik. Fazla üzerine gitmedik. Oysa Arjantin'de dramatik ve çok ciddi gelişmeler süregidiyor.

Arjantin şu sıralarda ekonomik, politik ve sosyal açılardan çökmüş bir ülke görünümünde. Finanasal kaos sürüyor. Ülke iflas etmiş durumda. Arjantin parasının değeri ocak ayından bu yana yüzde 70 oranında düşmüş. Her kafadan bir ses çıkıyor. Çözüm önerileri en üst düzeylerden akademik çevrelere kadar uzanıyor. Tartışmalar sürüyor. Ancak uygulamaya geçiş sınırlı.

MIT profesörlerinden Rudi Dornbusch ve Ricardo Cabellero'ya göre tek çözüm, radikal kararlarla yeniden yapılanmadan geçiyor. Bu iki iktisatçıya göre,

1- Çözüm 10 yılı aşacak.

2- İstikrar için güçlü kamu maliyesi, iç tasarrufların artırılması ve yatırım eğiliminin başlaması asgari şartlar olarak görülüyor.

3- Dış kredi desteği geçiş dönemi için hayati öneme sahip.

Bu nedenledir ki diyor iki iktisatçı; "Arjantin'e güvenilmesi bir olmazsa olmaz koşulu haline dönüştü." Topluma güven gelmesi ve ekonominin geleceğine güvenilmesi krizin aşılmasında temel noktalar olarak belirtiliyor. Erimiş fiziksel ve moral sermayenin ancak bu şekilde yerine konulabileceğinin altını çiziyorlar.

IMF geçtiğimiz dönemlerde Arjantin'e geldi. İncelemelerini yaptı. Geri döndü. Nisan başında görüşmelerin tekrar başlayacağı ümit ediliyor. IMF böyle derin bir kuyuya girmek istemiyor. Giriş kolay ve fakat çıkış zor. Bu nedenle çok radikal önlemler üzerinde duruyor, para vermeye ise hiç yanaşmıyor.

Arjantin'in yöneticileri, bugüne kadar, kuru serbest bırakma, bütçeyi sıkma ve mahalli idarelere verilecek paralar konusunda politik müzakerelere başlama gibi adımlar attılar. Bu arada Washington'da lobi şirketleri ile anlaşıp IMF'ye baskı yapmayı denediler. Ama bu sistem çalışmadı. Radikal kararlar alınmadan "para yok" duvarına çarptılar.

Ülkede çeşitli gruplar arasında da savaşlar sürüyor. İşçiler zenginlerle, Arjantin'deki bankalara para yatıranlar Miami'de parası olanlarla, yerel yöneticiler Boenos Aires ile, yabancı yatırımcılar Arjantin'e kredi açanlarla savaşlarını devam ettiriyorlar. Çatışmalar yer yer şiddetleniyor. Ama çözüm üretilemiyor. Dış kaynak sağlanmadan çözüme ulaşılması güç. Dış yardımların koşulları da güven sağlanacak bir ortam oluşturmak için alınacak kararlardan geçiyor.

Hatta bu güvenin sağlanması için çok değişik ve acı reçeteler önerenler de var. Dornbuch-Cabellero ikilisi diyorlar ki; " Arjantin'in bu günkü durumu Avusturya'nın Birinci Dünya Savaşı sonrası durumuna benziyor. Bu nedenle, o tarihlerde Avusturya için uygulanan ve başarılı olan planı Arjantin için de deneyebiliriz."

Bu plana göre, uluslararası kurumlarca seçilecek ve başbakanın yetkileri ile donatılacak bir mahalli komiser ülkeyi yönetecek, tecrübeli merkez bankacılardan oluşacak bir ekip para politikasını, yine uluslararası çapta nitelikler taşıyan maliyecilerden oluşacak bir başka grup da mali performansı düzenleyecek, yolsuzluklarla mücadele edecek, mahalli idarelere kaynak akımı düzenleyecek.

Düşünün, ülkeyi yabancıların direk idaresine veren bir sistem ile Arjantin'in kurtulabileceği fikri ortaya atılabiliyor. "Başka yol yok" diyorlar. Ülkeyi yönetemeyenlerin, yalnış yapanların ve kaos yaratanların Arjantin'i düşürdükleri acı sonuç bu. Bedeli çok ağır.

Ülke yönetiminde güvenin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gösteren Arjantin örneğinin bugünlerde geldiği aşama bu düzeyde. Fiziksel ve moral sermayesini yitirmiş ve bunu tekrar elde etmek için yılların geçmesi gereken bir ülke konumuna düşmüş Arjantin'e, sömürge idaresi sistemi ile çıkış yolları gösteriliyor.

Hiçbir ülke bu duruma düşmemeli veya düşürülmemeli. Buna mani olmak ise çözümleri kendinde arayıp bulan, güven yaratıp, çağdaş gerekleri yerine getiren yönetimlerde yatıyor.

Bizim durumumuz da kötü ancak Arjantin kadar değil... Arjantin olayından alınacak çok ders var.

1)      Arjantin olayı gösteriyor ki; bir ülke IMF ile anlaşır ise IMF o ülkenin arkasında ömür boyu durmuyor. Sözü dinlenmediğinde ülkeyi ortada bırakabiliyor.

2)      Arjantin olayı gösteriyor ki; IMF reçeteleri kalıcı değil , duruma ve zamana göre değişiyor.

3)      Arjantin olayı gösteriyor ki; para kurulu olarak Merkez Bankasının para basma gücü ortadan kaldırılır ise ve de milli para tamamiyle dolara bağlanırsa sistem kilitlenebiliyor.

Olanlardan ders çıkararak yapılması gerekeni yapmalıyız. Yapılmaması gerekeni yapmaya kalkarsak sonumuz pek de farklı olmayacaktır.

 

·        Buradan son dönemde Türkiye-IMF ilişkilerine bir gözatarsak:

 

 Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın 2001 yılında yüzde 7.4 oranında Gayri Safi Milli Hasıla'nın ise yüzde 9.4 oranında küçüldüğünün belli olması, program karşıtı olanların seslerinin yükselmesine, program dışına çıkma arayışlarının güçlenmesine neden olacak.

Genelde ekonomide yüzde 7-8 oranında bir küçülme bekleniyordu ama, en kötümserler bile yüzde 9.4 oranını ağızlarına almıyordu.

Herkesin gönlünde büyüme var. Ama bugün uygulanmakta olan IMF destekli istikrar programı büyümeye imkan vermiyor.

Kısa sürede büyümenin yolu, kamu harcamaları yoluyla piyasaya para akıtmak için bütçe açığını artırmak, büyümenin gereği olarak ithalatın patlamasını, döviz açığının tırmanışa geçmesini göze almaktır.

Bu yapıldığında ise (1) Devletin iç ve dış borçları çevrilemez hale gelir. (2) Döviz biter. Döviz muslukları kapanır. (3) IMF, Türkiye'yi yalnız bırakır. (4) Türkiye dünyadan kopar. (5) IMF destekli istikrar programı çöker. (6) Türkiye 3 ay içinde yeni bir krize girer. Bu kriz öncekilere benzemez. Ekonomik ve sosyal çöküntü insanları ve kurumları perişan eder.

Kısa sürede küçülmeden büyümeye geçmek hayaldir.

Tartışılması gereken, küçülmenin sürekli olmasını önleyecek, ekonomide toparlanmaya imkan verecek tedbirlerin ne olacağıdır.

Bu tedbirler ancak IMF yönetiminin desteği ile uygulanabilir.

IMF'ye "rağmen", IMF'den "bağımsız" olarak bu tür uygulamalara yönelmek, IMF'nin Türkiye'yi terk etmesine, ortada bırakmasına yol açar.

Açık anlatımıyla Türkiye zor günler yaşayacaktır. Yani  "Aşağıya tükürseniz sakal, yukarıya tükürseniz bıyık..."

Bu duruma razı olmak fakirliğin artmasına göz yummak demektir. Bu duruma karşı koymak, sil baştan her şeyi yıkıp atmak, yeni bir kriz demektir.

Yapılması gereken durumu IMF yönetimi ile tartışarak bir orta yol bulmaktır.

           

Bütün bunlardan sonra yapılması gereken özet, IMF ile bir program çerçevesinde buluşulabilir, o programdaki öneriler dikkate alınarak olumlu sonuçlar elde edilebilir. Ancak, o programın ağırlıklı olarak bizim kafamızdan çıkmış düşüncelere, çözüm önerilerine dayanması gerekir.

 

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA