İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2129330 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

KÜRT SORUNUNUN KÖKEN

Kategori Kategori: Tarihi olaylar | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 3298 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 17 Şubat 2011 12:56:01

Kürt Sorunu nun en önemli dönemeci, 1918 ile 1926 yılları arasında yaşandı. Birinci Dünya Savaşının sonuna kadar Kürtlerin çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu;nda,geri kalanı ise İran;da yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu;ndaki Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Hakkari, Musul, Mamuretülaziz (Elazığ) ve Van vilayetleri ile Urmiye Gölü;nün batısından İran;ın Kuzistan bölgesine kadar uzanan bölge, çok büyük ölçüde Kürtlerin yerleşik olduğu bölgelerdi.

KÜRT SORUNUNUN KÖKENİ

 

Kürt Sorunu'nun en önemli dönemeci, 1918 ile 1926 yılları arasında yaşandı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Kürtlerin çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğu’nda,geri kalanı ise İran’da yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Hakkari, Musul, Mamuretülaziz (Elazığ) ve Van vilayetleri ile Urmiye Gölü’nün batısından İran’ın Kuzistan bölgesine kadar uzanan bölge, çok büyük ölçüde Kürtlerin yerleşik olduğu bölgelerdi.

          Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu haritası bütünüyle yeniden çizildi. 1920’lerin ortalarına gelindiğinde  pek çok Kürt Türkiye Cumhuriyeti’nde, Irak ve Suriye’de ve rejim değişikliğinden sonra İran’da yaşıyordu.

          “Doğu Sorunu” , Büyük Güçler arasında  Osmanlı İmparatorluğu üzerinde nüfuz rekabetine neden oldu.Bunun kökeni , Osmanlı İmparatorluğu’nun  Rusya karşısında askeri yenilgiler aldığı ve Balkanlar’da giderek büyüyen iç sorunlarla karşılaştığı 18.yüzyıl sonlarına kadar götürülebilir. Rusya bir yandan Balkanlar’da ve Osmanlı İmparatorluğu’nda giderek artan bir siyasi nüfuz kazanırken aynı zamanda güneyde topraklarını Osmanlı İmparatorluğu aleyhine sürekli genişletiyordu. İngiltere’nin politikası,Yakındoğu’da Rusya’yı dengelemek çabasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü korumayı merkez alıyordu.

          19.yüzyılın sonlarına gelindiğinde, Büyük Güçler Osmanlı İmparatorluğu’nun Ortadoğu topraklarına da ilgi göstermeye başlamıştı. İngiltere Mısır’da ayrıcalıklı bir statü elde etmiş ve Fransa ile birlikte Süveyş Kanalını inşa etmişti.Kanalın açılması, Akdeniz’le Hint Okyanusu arasındaki toprakların stratejik açıdan önem kazanması anlamına geliyordu.İngiltere için bu topraklar, İngiliz Hindistan’ının güvenliği bakımından yaşamsaldı. Almanya’nın Berlin’i İstanbul üzerinden Bağdat’a bağlayacak bir demiryolunun inşasını finanse etme kararıyla birlikte Osmanlı’ya artan ilgisi de İngiltere’nin dikkatini bu bölgeye çekti. Mezopotamya’nın güney kesimlerinde ve İran’da petrol bulunması ,Ortadoğu’nun önemini daha da arttırdı.

          Osmanlı hükümetleri, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın çatışan çıkarlarından, bu devletleri birbirine karşı kullanarak yararlandılar. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürmesine yardım etti.İmparatorluk yeni doğan Balkan ülkelerine ve İtalya’ya toprak kaptırmaya devam etmesine karşın,İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğüne bağlı kaldı.Ne var ki, Osmanlı’nın Üçlü İttifak’ın safında Birinci Dünya Savaşı’na girme kararı, bu durumu köklü bir şekilde değiştirdi. İngiltere ve müttefikleri Fransa ve Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasını kaçınılmaz görüyorlardı. İttifak devletlerinin çatışmadan kaçınma gereği, 1915 ile 1917  yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını amaçlayan bir dizi antlaşmaya neden oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Karadeniz kıyıları ve Orta Anadolu dışında kalan kısmı, İngiltere, Yunanistan, Fransa, İtalya ve Rusya arasında paylaşılacaktı. Kürtlerin yaşadığı bölgeler İngiltere,Fransa ve Rusya’nın nüfuzu altına girecekti.

          Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan gizli antlaşmalar, Kürtlerin yaşa­dığı toprakların önemli bir bölümünü Fransa’ya ayırmıştı. Ne var ki, İngi­liz kuvvetlerinin Mondros Mütarekesi’yle belirlenen sınırları aşarak Me­zopotamya’nın kuzeyine ilerlemesi, İngiltere’yi, Fransa’nın kontrolünde olması gereken ve Kürtlerin oturduğu toprakların büyük bir kısmının iş­galcisi konumuna soktu. İngiltere’nin Kürtlerle ilgili tutumu, başlangıçta, “Kürdistan’ın Lawrence’ı” unvanını kazanan askeri istihbarat subayı Binbaşı William Charles Noel’in kişisel inisiyatiflerinin ürünü gibi görünüyordu. Winston Churchill ise, Kürtlerin bağımsızlığından yana olan bir yetkiliydi. Churchill, bağımsız bir Kürt devletinin, “Kürdistan ile Irak yakınlaşıp ... bir tek devlet kuracağı” güne kadar, Irak’taki İngiliz mandası ile Anadolu’daki başarılı direniş hareketi arasında bir tampon bölge yaratabileceğine inanıyordu.

          Bu sırada Anadolu’daki direniş hareketi daha örgütlü bir hal alıyordu: Nisan 1920’de (Türkiye) Büyük Millet Meclisi hükümeti biçimini almıştı. Direniş hareketi, Kilikya’da Fransızlara, Doğu Anadolu’da Ermenilere ve iki Kürt aşiretinin -Koçgiri ve Milli aşiretlerinin- başkaldırılarına karşı as­keri başarı gösterdi. Bununla birlikte, ülkeyi yabancı işgalinden kurtar­ma çabalarına birçok Kürdün katıldığını da belirtmek gerekir.

              Ekim 1918’de Osmanlı İmparatorluğu ile İttifak devletleri arasında Mondros Mütarekesi’nin imzalanması ,bu devletlerin kendilerine düşen bölgeleri işgal etmelerinin yolunu açtı. Ne var ki Rusya, Bolşevik devriminden kaynaklanan iç karışıklıklar nedeniyle, Osmanlı İmparatorluğu’yla ayrı bir antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Brest-Litovsk Antlaşması hükümlerine göre, Rusya, 1877-1878 savaşında Osmanlı İmparatorluğu’ndan alınan topraklarda bir plebisitin yapılmasına izin verdi. Buralarda yaşayanlar Osmanlı İmparatorluğu’na dönmeye karar verdi. Yeni kurulan Sovyet Rusya hükümeti, Birinci Dünya Savaşı’nda imzalanan gizli antlaşmaları açıkladı ve Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki iddialarından vazgeçti. Diğer yanda İttifak devletleri, kendi paylaşım planlarına uygun davranmakta ısrar ettiler ve 1919 Paris Barış Konferansı’nda, Rusya’nın payına düşen alanların Ermenistan’a ve gelecekteki Kürt devletine verilmesi düşüncesini desteklediler.

           Bolşevik Devrimi ve Sovyet Rusya’nın kurulması da, İngiltere’nin Kürtlere yönelik politikasını etkiledi. İngiltere, Bolşevik Devrimini tersine çevirme çabalarına aktif olarak katılmıştı ve Sovyet Rusya’yı Ortadoğu’daki çıkarlarına bir tehdit olarak görüyordu. Sovyet Rusya ile Ankara’daki (Türkiye) Büyük Millet Meclisi hükümeti arasında gelişen yakın ilişkiler de İngiltere’yi korkuttu. Ne var ki, İngiltere Ankara hükümetine karşı Kürtleri destekleme dü­şüncesinden hemen vazgeçmedi. 1921’in başlarında Londra’da, Sevr Antlaşması’nın Kürt özerkliğiyle ilgili maddelerinin düzeltilmesini de kapsayacak küçük değişiklikler yaparak bir barış antlaşmasının imzalanma­sını amaçlayan bir konferans toplandı. Ancak Ankara hükümeti ikna edilemedi. Bunun üzerine İngiltere, milliyetçi Kürt gruplara daha fazla destek gönderdi.

          Ağustos 1920’de İttifak devletleri ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesini resmileştirdi ve o zaman Doğu Sorununun nihai çözümü olarak görüldü. Antlaşmada,”Fırat’ın doğusunda, sonradan belirlenecek Ermenistan’ın güney sınırının güneyinde ve Türkiye’nin Suriye sınırının kuzeyinde kalan Kürt bölgeleri’ne yerel özerklik verilmiş ve belli koşullarda Kürtlere bağımsızlık olasılığına işaret edilmişti. Fakat Antlaşma imzacılar tarafından hiçbir zaman onaylanmadı. Osmanlı seçkinlerinden bazıları ve Anadolu ahalisi,antlaşma koşullarına karşı çıkan bir direniş hareketine katılacaklardı.

 

Londra Konferansı

 

          Yakın Doğu amaçları nedeniyle ortaya çıkan uluslararası gerginlikler devam etmiş, Sevr ne genelde Türk sorununa ne de Kürt sorununa bir yön vermiştir.Lozan'da Kürt sorunu her zaman karşılıklı kesişen çıkarların odağında yer almıştır.

          26 Şubat 1920 ‘de  Londra’da toplanan Konferansa İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon başkanlık ediyordu. Konu, Kürdistan’dı. Fransız Delegasyonundan B. Berthelot, “Kürdistan yeni bir öğedir. Geleceği Sykes-Picot Anlaşması[i] ile çizilmiş değildir” diyor ve Kürdistan’da çeşitli madenlerin bulunduğunu ileri sürüyordu. Lord Curzon ise, Sykes-Picot Anlaşması’nın Fransızlara Ortadoğu’da ekonomik haklar vermediğini söylüyordu. Kürdistan, bu bakımdan da önemliydi. Çünkü, kurulacak bir Kürdistan, Ermenistan ve Suriye-Geldani bölgesine yakın olacaktı.[ii]

            “Bağımsız Kürdistan”, uzun bir süre Britanya diplomasisinin bayrağı olmuştu. Britanya politikasının Kürt sorunundaki özü isabetli bir şekilde yakalanmıştır : Londra’nın (Doğu Arabistan’daki) anti-Fransız, anti-Sovyet politikasının aleti niteliğinde Kürtler’e kendi kaderlerini tayin hakkının verilmesi projesinin kullanılması.

            İngilizlerin bütün hesapları Türkler’in yenilmesi üzerine kurulmuştu. Eğer olaylar bu şekilde bir seyir izlerse, o zaman Britanya emperyalistlerinin gizli hayali gerçekleşecekti. Bu hayal İstanbul Boğazı’ndan Hindistan’a dek, ‘Britanya imparatorluğu incisinin’ güvenliğini sağlayacak, aralarında Kürt devletlerinin de bulunduğu ‘ara tampon devletlerin’ kurulmasıydı.[iii] Artık İngilizler, Irak ve İran’da bölgenin yeni haritası  için zemini hazırlamışlardı. Bağımsız Kürdistan’ın Türkiye’de kurulması planlanmıştı."...Sevr barış antlaşması döneminde İngiltere bu tür bir Kürdistan'ın oluşumunu sağlamak için verimsiz teşebbüslere girişmişti" diye yazmıştır Hoffman. İngiltere, yöredeki emelleri doğrultusunda, Güney Kürdistan dediği Musul'u emperyal amaçlarına ithal etmek için uğraştı. Bu çerçevede Musul Sorunu, Kürt Meselesi ile içiçe bir boyut kazandı. [iv]

            İngiltere ve Fransa için Sevr Antlaşması’ndan kaynaklanan zararlar bekledikleri yararı aşmış durumdaydı. Uluslararası durumu gerçekçi bir biçimde değerlendiren koloni bakanı Winston Cruhchill 22 Şubat 1921’de Yunanlılar’ın planlı yeni saldırısıyla bağlantılı olarak başbakan yardımcısına şöyle yazmıştı:

‘Mümkün sonuçlar bizim için elverişli değildir Türkler Bolşevikler’le sarmaş dolaş durumdadırlar; oldumuz sayıca azaltıldığı zaman Mezopotamya’da dalgalanmalar patlak vermektedir;  büyük bir   ordunun yardımı olmaksızın Musul ve Bağdat’ı elde tutmayı başaramayacağız... Ermeniler de    daha yeni felaketler  yaşayacaklardır.”[v]

          Bunun için Londra, Sevr Antlaşması’nda kısmi bir düzenlemeye gitmeye hazırdı. Burada resmi açıdan daha gündemde olmamasına karşın “bağımsız” veya “özerk”  Kürdistan’ın kurulması planı belirgin bir şekilde sürmüştü. Kısaca, Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından daha yarım yıl geçmeden onun  tekrar incelenmesi sorunu ortaya çıkmıştı. Bu konuda karar Avrupa Devletleri Yüksek Kurulu’na bırakıldı, üstelik gelecekteki konferansa TBMM hükümetinin tanınması anlamına gelecek olan, Ankara’dan bir delegasyon da davet edildi

          Konferans 21 Şubat’tan 14 Mart 1920’ye kadar devam etti. Birleşik Türk delegasyonunun Kürt ve Ermeni sorunlarına yaklaşımı Dışişleri bakanı Bekir Sami Bey tarafından ortaya konuldu. Türkler, İran, Ermenistan ve Kafkasya ile sınırlarının yenilenmesini istediler.  25 Şubat’taki oturumda Kürt ve Ermeni sorunlarına müttefiklerin temsilcileri değindiler. Daha da önemlisi Avrupa devletleri Ermenistan ve Kürdistan’ın geleceğini tekrar görüşmeye razı olarak Türkiye’nin uzlaşmaya gireceğini anlamışlardır. Bekir Sami Bey, “onların Türkiye’nin doğu sınırına sokulduğu ölçüde bu iki devletin geleceğinin Türkiye için büyük öneme sahip olduğunu bildirmiştir. Ertesi gün, Kürt sorunu konferansta özeI bir incelemeye alındı. Müttefikler adına Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon konuştu. Müttefiklerin Sevr Antlaşması'nın Kürtler ve Ermeniler'le ilgili maddelerini yeniden incelemeye almak istediklerini söyledi. Bekir Sami Bey, ülkedeki Kürt problemiyle ilgili Türk tarafının görüşlerini açıkladı. Kürt halkının TBMM’de “tam temsil edilme” hakkı olduğunu, her sancakta gerek Kürtler’i gerekse Türkler’i temsil eden beş delege seçileceğini söylemişti. Fakat daha sonra Bekir Sami Bey, Kürtlerin ulusal haklarına karşı çıkmış, yani Sevr antlaşması’nın ilgili maddelerinin yürürlükten kaldırılmasını savunmuştur.

          Böylece Londra Konferansı Yakın Doğu bölümünde sonuçsuz kalmıştır. Diplomatik araçlarla Sevr sisteminin çöküşünü durdurmayı başaramayan İngiltere daha büyük zarar görmüştür. Ankara, Kürt sorununda sağlam bir konum almıştır. Buna sadece Fransa ve İtaIya’yla yapılan antlaşmalar değil, aynı zamanda ülkenin doğu sınırlarının güvenliğini sağlayan Sovyet Rusya’yla yapılan antlaşma da yardımcı olmuştur.

          Sonuç olarak, Londra Konferansı’nda resmi olarak amaç farklı olmasına karşın Kürdistan’ın bağımsızlığı için ölüm çanının ilk darbeleri vurulmuştur. Kürt “bağımsızlığı” veya “özerkliği”nden Londra Konferansı’ndan sonra Britanya diplomasisi içinde hiç söz edilmemiştir.

          Londra Konferansı’nda Kürdistan konusu karara bağlanmadığından sorun, İtalya’nın San Remo kentindeki toplantıda çözümlenecekti. Konferans 18 Nisan 1920 günü başladı. İngiliz Başbakanı Lloyd George, toplantıda sözlerine “Kürdistan hakkında karar vermek çok güçtür” diye başladı ve şöyle konuştu:

                              Bu ülke şimdiye değin Türk İmparatorluğu’nun bir parçası olagelmiştir. Ülkede oturanlar, genellikle komşuları ile ve çoğu zaman da Türk Hükümeti’nin kendisi ile savaş halindeki kabilelerdir. Ülke, Ermenistan’ın yanı başında olduğu ve yazgısı da Asuri ya da Geldani       Hristiyanları ilgilendirdiği için Avrupalı ülkeler açısından ilgi çekicidir. Ayrıca, Güney Kürdistan, Büyük Britanya’nın manda yönetiminin denetimi altına geçme olasılığı bulunan Musul ilinin de bir bölümünü oluşturur.

            Çeşitli olasılıklar ileri sürülmüştür. Örneğin Fransız hükümeti ile İngiliz hükümetinin ülkenin bazı bölümleri üzerinde korumanlık kurmaları gibi. Halbuki, her ikisi de bu sorumluluğu yüklenmek istememişlerdir. Bunun üzerine ülkeyi Türkiye’den ayırıp özerklik vermenin iyi      olacağı düşünüldü.

                        Öte yandan Kürtler’in, arkalarında büyük devlet olmadıkça varlıklarını sürdüremeyecekleri düşüncesinde oldukları izlenimi edinilmektedir. Musul’un dağlık kesiminde Kürtler oturduğu için, Güney, Kürdistan’ın bu bölümü İngiliz                     çıkarlarını ilgilendirir, Bağımsız bir Kürdistan düşünüldüğü sırada bu Kürtler Musul ilinin öteki bölümlerinden ayrılarak yeni bağımsız Kürdistan Devleti’ne bağlanabileceği umulmuştu.

                        Şimdi aldığımız bilgilere göre Musul ilinin bölünmesi uygulamada yapılamayacak ve buna ilk karşı koyacaklar Kürtler olacaktır!”[vi]

Konferansın o günkü oturumu kapandığında 5 sayılı toplantı eki hazırdı. Bu ek metin ile Kürdistan sınırı çiziliyordu:

                        İşbu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sayılarak altı ay içinde İstanbul’da toplanacak ve         Britanya, Fransız ve İtalya hükümetlerince atanacak bir komisyon (...) maddelerce tanımlandığı biçimde Fırat’ın doğusunda, Ermenistan’ın güney sınırları güneyinde, Suriye ve Irak/Mezopotamya kuzey sınırlarının kuzeyinde çoğunlukla Kürtler’in bulunduğu bölgeler için bir yerel özerklik planı hazırlayacaktır. Bu plan, bölgede yaşayan Asuri-Geldani ve öteki soy ve din azınlıklarının korunması için tüm güvenceleri içerecek ve bu amaçla, Britanya, Fransız, İtalyan, Acem ve Kürt temsilcilerden oluşacak bir komisyon işbu anlaşma hükümleri gereğince Türk sınırının İran sınırı ile aynı olduğu yerlerde, gerekmek-te ise ne gibi düzeltmeler yapılacağını incelemek ve karara bağlamak için bu yerleri gezecektir.”

San Remo’daki bu metin, Sevr Anlaşmasında 62. madde olarak yer almıştır.

San Remo’daki konferansta hazırlanan 5 sayılı not ekinin 3. maddesi de şöyleydi:

                        Bununla birlikte, iş bu anlaşmanın yürürlüğe girmesin-den başlayan bir yıl içinde 1. maddede tanımlanan bölge içindeki Kürt halkları, bu bölge nüfusunun çoğunluğunun Türk yönetiminden bağımsız olmak istediğini gösterir bi-çimde Milletler Cemiyeti Konseyi’ne başvuracak olur ve Konsey de bu halkların bu bağımsızlığı kullanmaya yetenekli oldukları kanısına vararak, bunun kendilerine sağlanmasını öğütleyecek olursa, Türkiye bu öğütleme hükümlerini yeri-ne getirmeyi ve bölge üzerindeki tüm hak ve yetkilerini bırakmayı başından yükümlenir. Bu bırakma işleminin ay-rıntıları, Türkiye ile işbu anlaşmayı imzalayan başlıca mütte-fikler arasında ayrı bir anlaşma konusu olacaktır.”

     San Remo’da 19 Nisan 1920 günü kaleme alınan bu mad-de de 10 Ağustos 1920 Sevr Anlaşması’nın 64. maddesi olarak kabul edildi. Anlaşma Ankara’daki TBMM’nce tepkiyle karşılandı. Bu arada Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış. 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM kurulmuş ve TBMM hükümeti, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştı.

     İstanbul Hükümeti, Londra’da toplanacak konferansa katılacak Osmanlı delegasyonu için M. Kemal’den delege göndermesini istedi. M. Kemal bu öneriyi red etti. TBMM de aynı doğrultuda karar verdi. Ankara Hükümeti, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığındaki bir delegasyonu Londra’ya gönderdi. Bekir Sami Bey’in Ankara ile görüşmeden imzaladığı, yabancılara hak ve ayrıcalıklar veren anlaşmayı Mustafa Kemal kabul etmedi. Bekir Sami Bey görevinden alındı, yerine Yusuf Kemal Bey (Tengirşenk) atandı.[vii]

          Fransa emperyalistlerinin Türkiye’deki halkların ulusal-özgürlük hareketine düşmanca yaklaşımına karşın  Paris ,Kemalistler’le sıkı ilişkiler kurma eğilimini sürdürmeye devam etti. Bu da Ankara’da 20 Ekim 1921’de Fransız-Türk barış antlaşmasının imzalanmasına neden oldu. Ankara Anlaşması olarak adlandırılan bu antlaşma Sevr sisteminin Yakın Doğu’daki çöküş aşaması için önemli bir adımdır. Aynı zamanda, Ankara Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan ilk resmi anlaşma olan Ankara Anlaşması, Ankara Hükümeti’nin diplomatik alanda kazandığı önemli bir başarıdır. Anlaşmaya uygun olarak Fransa ve Türkiye arasındaki savaş durumu son bulmuştur. Fransa, Sevr Antlaşması’nı reddetmiş ve Ankara’daki hükümeti tanımıştır. Türkiye-Suriye sınırı, kesin bir biçimde oluşmuştur. Kilikya Türkiye’ye katılmış, İskenderun (kısmi özerklik haklarıyla) Suriye’ye katılmıştır, üstelik Fransa Kilikyayı ve Türkiye-Suriye sınırından kuzeye doğru olan bölgeleri boşaltmıştır.

          Genel olarak Fransa için Kürt sorunu, İngiltere için olduğu gibi, özel bir anlama sahip değildi; Fransa’nın Saykes-Picot Antlaşması’nı, bunun sonucu olarak da Güney ve Güney Batı  Kürdistan’daki taleplerini reddetmesi, onun Kürt halkına destekten sağlayacağı çıkarları azaltmıştı. Fransa için Kürt sorunu, 1920 yılından başlayarak Suriye’nin bölgesel çıkarlarıyla ve onun Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’taki ekonomik çıkarıyla sınırlanmıştı.

          Türkiye ile gelecekte yapılacak bir barış antlaşmasının Versal-Sevr ruhunu korumak isteyen müttefikler bir şeyleri feda etmek durumunda kalmışlardı. İlk kenara atılan da Kürtler’in kendi geleceklerini tayin etme hakkı oldu.

 

Lozan Konferansında

 

           Uluslararası konferansta Türkiye, artık o, alışılmış “hasta adam” görüntüsünde değil, kendi ülkesinden işgalcileri kovmuş, bütün açılardan atağa kalkmış, bir devrim yapmış ülke olarak temsil etmiştir kendini. İç politik açıdan da iktidar sorunu kesinlikle çözümlenmiştir. 1 Kasım 1922’de sultanlık, onunla birlikte Osmanlı hükümeti tavsiye edilmiştir. TBMM hükümeti ülkenin tek ve bölünmez sahibi olmuştur. Bir yıl sonra Ekim 1928’te Ankara başkent; Türkiye de bir cumhuriyet olarak ilan edilmiştir.

           21 Kasım 1922’de Lozan’da görüşme masasına oturan Türkiye’nin düşmanları artık iyi gözükmemektedir. Özellikle İngiltere büyük zarara uğramıştır. İngiltere’nin Türkiye’ye yönelik politikası çöküntü içindedir. Ülkesinde büyük bir iç politik kriz yaşayan ve Anadolu’dan sağ salim çekilen İtalya da ciddi bir düşman değildir. Bütün bunlar, başında İsmet Paşa’nın bulunduğu Türk delegasyonunun kendinden emin olmasına yaramıştır.

Lozan’da Türkiye ile İngiltere arasındaki en büyük sorun Musul’du. Misakı Milli sınırları içinde kalan Musul, Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler tarafından işgal edilmişti. Sevr Anlaşması da bir Kürdistan devleti kurulmasını öngörmekteydi. Petrol kaynaklarının üzerindeki Musul, Kürdistan’a bırakılan bölgede kalmaktaydı.Lozan Konferansı’nda Musul yüzünden çıkan şiddetli tartışmada kozlar İngilizlerin elindeydi. Şavaş kanununa göre Musul’u alan, İngilizler artık Musul’a sahipti. Geriye Kuzey Irak’ın Kürt kabileleri arasında propaganda yapmak ve onları silahlandırmak kalmış, bunu da yapmışlardır. 27 Kasım’da Lozan Konferansı’ nda  Türk  delegasyonunun başkanı olan İsmet Paşa Musul’la ilgili taleplerini açık bir şekilde ileri sürmüştü.İsmet Paşa Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerindeki hakkından söz ederken, oradaki nüfus çoğunluğunun Türkler’le Kürtlerden oluştugunu bizzat Ingilizlerin yapmış olduğu istatistiklere dayanarak açıklıyor:

 

 

 “Rakamların belirttiği çizgiler gösteriyor ki;

1.Süleymaniye ve Kerkük sancaklarında arap nüfusu çok azdır.

2.Musul merkez sancağında 137.000 Türk ve Kürt’e  karşilik yalniz 28.000 Arap vardir.

3.Son olarak bütün Musul vilayetini 410.790 Türk ve Kürt’e karşilik 31.000 Arap’la müslüman olmayanlar oluşturuyor.

İsmet Paşa bu konuşmasında  Musul ve Kerkük civarında Arapça konuşan köylerin de, aslında Araplar arasında kaldığı için Arapça konuşan Türkler ve Kürtler oldugunu söylüyor. Kaldı ki bu bölgenin de Kerkük ve Erbil’in Türklüğü İngiliz Hükümetince kabul edilmektedir. Çünkü İngiliz memurlarınca bölge halkına çıkartılan bütün bildiriler Türk dili ile ve İstanbul Türkçesi ile yazılmıştır. İsmet Paşa  konuşmasinda Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmesine karşı da Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden bu iddiaları yalanlamaktadır. Zaten Anadolu’yu tanıyanlar bilirler ki gerek töre, gerekse gelenek ve görenek bakımından Kürtler hiçbir yönden Türkler’den farklı değildir. Ayrı diller konuşmakla birlikte bu iki halk soy, inanç, görenek ve yüz ve beden yapısı bakımından tek bir  bütün meydana getirmektedir.[viii]

Buna karşılık Lord Curzon, bu üç ile Erbil’i de katarak bölgedeki Kürt nüfusunun 457 bin, Türk nüfusunun da 65 bin olduğunu ileri sürüyordu . İsmet Paşa, Musul konusunda plebisit yapılmasını istiyor, ancak Lord Curzon, bu öneriye halkının çoğunluğu cahil olan, kısmen de göçebe hayatı yaşayan, kuvvetli ırki ve dini inançları bulunanbir bölgede plebisit yapılamayacağını, Kürtlerin plebisitin anlamını bile bilmediklerıni ileri sürerek öneriye karşı çıkıyordu.

İsmet Paşa konferansta, Musul’u almadan Ankara’ya dönmeyeceğini söylüyordu. İngilizler ise, İsmet Paşa’nın Musul’dan vazgeçmesi koşuluyla petrol gelirlerinden pay vermeyi de öneriyorlardı.

Türk delegasyonu İngiliz delegasyonunun Musul’u elde edemeyeceğine inanıyordu. İkinci Türk delegesi Rıza Nur Bey şu gizli antlaşmayı ileri sürmüştür : Eğer İngilizler Musul’u geri verirlerse Türkiye Sovyetlerle ilişkisini kesmeye hazırdı.Koloni bakanlığı buna karşı çıkmıştır. Musul’u kaybetmek Bağdat’ı, bütün Irak’ı kaybetmek ve Britanya politikasının Doğu’da kesin olarak yenilmesi demekti.

Görüşmeler tıkanmıştı. Lord Curzon Musul’u elden çıkarmamak için her yola başvuruyordu. Bu yollardan biri de, konunun Cemiyet-i Akvam’da görüşülmesiydi. Lord Curzon, 25 Aralık 1923 günü Cemiyet-i Akvam’a (Birleşmiş Milletler) başvurdu. Musulun yazgısını belirleme hakkı, Cemiyet-i Akvam’a devredilmişti.Londra’da ve San Remo’da Kürdistan’ın yazgısını belirlemek için toplantıların yapıldığı bu günlerde Ankara Hükümeti Koçkiri Ayaklanması ile uğraşmak zorunda kalıyordu. Koçkiri Sivas’ın İmranlı ilçesinde Karlık ve Boğazören köylerinde yerleşik bir Kürt-Alevi aşiretinin adıydı. O tarihlerde bu aşiret, Sivas’tan Erzincan’a kadar yayılan bir alanda yaşıyordu. Koçhisar, Zara, İmranlı, Suşehri, Refahiye, Kangal ve çevre köylerinde yaşayan aşiretin kırk bin kişiden oluştuğu sanılmaktaydı.[ix]

Sivas’ın Umraniye ilçesine bağlı Koçkiri yöresinde olaylar şöyle gelişti:

Kürdistan Teali Cemiyeti, Koçkirili Mustafa Paşa’nın oğlu Alişan Bey’i Dersim’e (Tunceli) göndererek örgütün burada da kurulmasını istiyordu. Alişan Bey, Baytar Nuri ile birlikte Dersim’de örgütü kurdu. Aynı günlerde Baytar Nuri de Zara, Divriği, Kangal ve Hafik ilçeleriyle İmraniye, Beypınar, Celalli, Sincan, Hamo, Zınara ve Domurca bucaklarında Kürt Teali Cemiyeti’ni kurmaktaydı.

Mustafa Kemal, bu örgütlenmeleri haber alınca, Alişan Bey’le görüşerek, Erzurum Kongresi’nde alınan kararların Kürtler’i de  kapsadığını söyledi. Alişan Bey, bu konuşmadan sonra Sivas’tan milletvekili olmayı kabul etmişti. Ancak, sonradan Baytar Nuri ile konuşup bu öneriyi reddetti. Baytar Nuri de kendisine Alişan Bey aracılığı ile yapılan milletvekilliği önerisini kabul etmedi.

Baytar Nuri, 1921 yılı başlarında bir toplantı düzenledi. Bu toplantıya, Kürt aşiret reisleri katıldılar. Toplantıda, Sevr Anlaşma-sı’nın uygulanması ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçkiri’yi içine alan bağımsız bir Kürt devleti kurulması kararlaştırıldı.

Hazırlıklar tamamlanınca ilk saldırı Temmuz ayında yapıldı. Kürt birlikleri Zara’nın Çulfa Ali Karako-luna saldırıdılar. Bu saldırıyı Refahiye’de, Şadan Aşireti Reisi Paşo’nun saldırısı izledi.

Ankara Hükümeti, çatışmayı önlemek amacıyla Koçkiri A-şireti Reisi Alişan Bey’i Refahiye Kaymakam Vekılliği’ne, kardeşi Haydar Bey’i de Umraniye Bucak Müdürlüğü’ne atadı. İşin gerçeği şuydu; Her iki kardeş de Kürt Ayaklanması’nın gizli liderleriydi. Mustafa Kemal, uyguladığı bu taktikle iki lideri kazanmak istemişti.

Sivas yöresinde Zalim Çavuş diye anılan Şadan Aşire-ti’nden Hüseyin Ağa da Zara’da saldırıya geçtı. Ayaklanmayı bastırmak ve asker kaçaklarını toplamak için İmranlı’ya gelen 6. Süvari Alayı, büyük direnişle karşılaştı. Yakalanan Alay Komu-tanı Binbaşı Halis, Kürtler tarafından kurulan bir harp divanında ölüm cezasına çarptırılarak kurşuna dizildi; subay ve erler de tutuklandı.

Kürtler, Kemah’ta da yönetimi ele geçirdiler; kaymakamı tutukladılar. Ayaklanan aşiretler, Koçhisar’ın Celalli bucağından TBMM’ne telgraf çekerek Koçkiri kazasının mümtaz bir vilayet yapılmasını istediler. Kürt aşiretleri Ankara Hükümetinden şu isteklerde bulundular:

1-İstanbul Hükümetince kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması;

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi;

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtler’in hemen salıverilmesi;

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi;

5-Koçkiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması

Amaç, bir Kürt devleti kurmaktı. Kürt aşiretleri, Türkkeşlik köyünde 7 Mart 1921 günü 13 Türk köylüsünü öldürmüşler, İmranlı bölgesinde on köyü yağma etmişlerdi. Merkez Ordusu, 11 Nisan 1921 günü ayaklanmacıların üstüne yürüdü. Kürt aşiretleri ile Merkez Ordusu arasında büyük ve kanlı çarpışmalar oldu. Bu çarpışmalardan sonra ayaklanma 7 Haziran 1921 günü tümüyle bastırıldı. Alişan ve Haydar Beyler de teslim oldular.

Musul Sorununun Lozan’da kilitlenmesi ve sorunun Cemiyet-i Akvam’da çözülmesi kararından sonra bir de Nasturi Ayaklanması ortaya çıkmıştı.Musul konusunda İngilizler ile ilk görüşme 19 Mayıs 1924 günü İstanbul’da yapıldı. Haliç Toplantısı olarak adlandırılan bu görüşmeden bir sonuç alınmadı. İngilizler, Haliç toplantı-sında Musul’daki haklarından vazgeçmek bir yana bir de Nasturi sorununu ortaya attılar ve Hakkari’yi de istediler.[x] Toplantı 5 Haziran günü kapandı. 7 Ağustos günü de ayaklanma başladı. Asiler, Hangediği bölgesinde Hakkari Valisi Halil Rıfat Bey’i yaralayarak tutsak aldılar; jandarma komutanını da öldürdüler.

Nasturiler, Süryani papazlarından Nastorıs tarafindan kuru-an Nastur mezhebine bağlı Hristiyanlar’dı. Suriye ve Mısır’a kadar yayılan Nasturiler, Türkiye sınırları içinde Hakkari’de yaşıyorlardı. Ayaklanmadan önce Hakkari bölgesinde İngiliz misyonerleri görülmüştü. Misyoner kılığındaki bu İngiliz subaylarının İmadiye ve Çömelerik’te Nasturiler’i örgütledikleri ve ayaklanmaya hazırladıkları anlaşılıyordu. Ayaklanma Çal (Çukurca), Oraman, Çölemerik Beytüşşebap ve Habur suyu çevrelerinde başladı.

Hükümet, 14 Ağustos günü ayaklanmayı bastırma kararı aldı. Görev Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa’ya verildi. Bakanlar Kurulu, Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasında Kürt aşiretle-rinden de yararlanmayı planlamıştı. Gavdan, Manhuran, Pavrız, Bardino ve Kiravi aşiretleri de Cafer Tayyar Paşa kuvvetlerine katılacaklarını bildirdiler.

      Nasturi Ayaklanması 28 Eylül günü kesin olarak bastırıldı. Ayaklanmanın liderleri Irak’a kaçtılar. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, 23 Ekim 1924 günü Milli Savunma Bakanlığı’na şu raporunu gönderdi:

Musul Sorunu henüz açık ve belli bir biçim göstermemekte ve bu nedenle genel durumdaki belirsizlik devam etmektedir. İngilizler, bir yandan çeşitli durumlar yaratarak ve siyasal görüşmeler hazırlayarak ve düzenleyerek zaman kazanmakta, bir yandan da Irak’ta daha güçlü bulunmak konusuna önem vermektedirler. Musul’un kuzey bölümlerinde sıkıyönetim ilanı, izinli subayların Irak’taki kıtalarına ivedilikle yollanmaları, İngilizlerin İran içinde de faaliyet göstermekte olmaları, aynı zamanda Irak başbakanının da Irak hükümeti adına Musul’un bütün sancaklarını dolaşması ve denetlemesi İngiltere’nin Musul Sorunu’na çok önem verdiğini göstermektedir.”

Genelkurmay Başkanı, yalnız siyasal görüşmelerle yetinilmemesi, savaşa hazırlıklı olunması gerektiği kanısındaydı. Şeyh Sait Ayaklanması da işte tam bu günlerde başladı.

            Şeyh Sait, 13 Şubat 1925'te Ergani ilçesine bağli Piran köyünde ilk defa isyana başlamıştır.Bu isyanın kökeni, Mayıs 1923’te Azadi denilen milliyetçi bir Kürt partisinin kuruluşuna kadar götürülebilir. Azadi partisini Kürt milliyetçileri ve Osmanlı ordusundaki Kürt subaylar kurdu. Azadi üyeleri arasında, 1923 seçimlerinde yeniden seçilemeyen TBMM’nin eski Kürt üyeleri de vardı.Azadi taraftarları, başta hilafetin kaldırılması  ve Türkçe’ye dayalı modern eğitim sistemi olmak üzere yeni Türk Hükümeti’nin politikalarına karşı çıktı. Bağımsızlıklarını İngiltere tarafından destekleneceğini umdukları bir isyanla sağlamayı amaçlıyorlardı. Şeyh Sait, Önce Genç ilinin merkezi Darhani'yi ele geçirmiş, sonra, Elazığ'i almıştır. Olayın başlangıcında, Ali Fethi Okyar Hükümeti isyanı bölgesel ve çabuk bastırılacak bir olay olarak değerlendirmiştir. Ancak isyanın süratle yayılması; Diyarbakır, Elazığ ve Genç vilayetlerini içine alması ve genişlemeye başlamış olmasından ötürü hükümet bir ay süre ile bölgede sıkıyönetim ilan etmiştir. Olay, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni tehdit eden, inkılaplara karşı bir isyandır.

I. Dünya Savaşı'nın sonucu Osmanlı İmparatorluğunun dağılması ile, bağımsızlık peşine düşen Kürtler, Kürt Teali Cemiyeti’ni kurdular. Bu cemiyet, İngiltere'nin mandası altında bagımsız bir Kürt Devleti kurmayı öngörüyordu. Cemiyet, Cumhuriyet'in ilanından sonra resmen dağıldı ise de, Kürt İstiklal Komitesi adı altında faaliyetine devam ediyordu. İsyan başladıktan sonra, Seyyit Abdülkadir, İstanbul'daki Kürtleri, silahlı bir irtica hareketine sevke teşebbüs etmiş, bu yolda planlar hazırlamıştır.

          Lozan'da halledilmeyen Musul sorununun , Milletler Cemiyeti'ne götürülmesi gerekliydi. İngiltere bir taraftan Musul halkının Türkiye ile birleşmek isteğini önlerken, diğer taraftan da Türkiye dahilinde, isyan ve kargaşa çıkararak Türkiye'nin siyasal istikrarını sarsmaya çalışıyordu. Bu sırada kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, kısa zamanda padişah taraftarı şeriatçı ne kadar muhalif varsa hepsini içine almıştı. Sıkı ve sert tedbirler alınması zorunluluğu ile Ali Fethi Bey (Okyar) Başbakanlık görevinden ayrılmış, yeni hükümeti İsmet Paşa kurmuştu. Güvenoyu alan yeni hükümetin ilk işi, isyan karşısında hükümete yetkiler veren Takrir-i Sükun Kanunu ve biri Ankara'da diğeri isyan bölgesinde olmak üzere iki tane İstiklal Mahkemesi kurulması hakkındaki kanunu, TBMM'nden çıkarmak olmuştur. Takrir-i Sükun Kanunu, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Şeyh Sait isyanının ve diğer tehlikelerin ortaya koyduğu engelleri önlemek amacıyla 4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yapılan planlı askeri harekat sonucunda isyancılar mağlup edildi ve elebaşları hemen yakalandı. Suçluların, İstiklal Mahkemesinde yapılan muhakemeleri esnasında, asilerin sözde dini ve şeriatı kurtarmak perdesi arkasında, memleketi parçalayıp bir Kürt devleti kurmak amacıyla harekete geçtikleri ve gizli bir şebeke teşkil ettikleri belirlenmiştir.

          Sonuç olarak, Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir de dahil olmak üzere bütün elebaşılar idama mahkum edilmiş ve hüküm derhal yerine getirilmiştir.

Suçluların İstiklal Mahkemesi huzurunda yaptıkları itiraftan kesin olarak anlaşılmıştır ki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programında yer alan, dini fikir ve inanışlara hürmet edileceğine ve idarelerde yerinden yönetim (Adem-i merkeziyet) usulünün uygulanacağına dair hükümler ve parti mensuplarının bu hükümlere dayanarak yaptıkları propagandalar, ayaklanmayı tertip edenlerin işine yaradığı gibi, halka isyan cesaretini de vermiştir. Bu nedenlerle Doğu'da Diyarbakır'da bulunan İstiklal Mahkemesi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kendi bölgesi içinde bulunan bütün şubelerinin kapatılmasına karar vermiş, Ankara'daki İstiklal Mahkemesi de, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adına yapılan propagandalarda dinin ve dince mukaddes olan şeylerin, siyasal amaçlara alet edildiğini belirleyerek, bu Fırka'nın durum ve çalışma tarzı hakkında Hükümet'in dikkatini çekmiştir. Diyarbakır ve Ankara İstiklal Mahkemelerinin kararlarını dikkate alan Cumhuriyet hükümeti, Takrir-i Sükun Kanununa dayanarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın bütün şube ve merkezlerinin kapatılmasına 3 Haziran 1925 tarihinde karar vermiştir.

            İngiltere tarafından kışkırtılmış olsun ya da olmasın bu isyanlar, Türki­ye’nin uluslararası komisyonda ve Milletler Cemiyeti’nde davasını savun­masını çok daha güçleştirdi. Türkiye, o sırada Milletler Cemiyeti’nin üyesi değildi. Komisyonun Temmuz 1925’te hazırladığı rapor, Musul bölgesi­nin Milletler Cemiyeti mandasının bir parçası olarak kalmasını ve oradaki Kürtlere idari özerklik verilmesini öneriyordu. Türkiye’nin Mil­letler Cemiyeti’nin yetkisini kabul etmemesi, sorunun nihai çözümünü haziran 1926’da İngiltere, Irak ve Türkiye arasında üçlü bir antlaşma im­zalanana kadar erteledi. Bu antlaşma, Türkiye’deki Kürtlerin Irak’takiler­den ayrılmasına son biçimini verdi. Bu durumun, Kürt sorununun gelece­ği üzerinde köklü etkileri olacaktı.

              Konunun Cemiyet-i Akvam'da görüşülmesinden sonra,23 Ocak 1923’te Lozan Konferansı’nın çalışmasında gergin bir gün yaşanmıştır. Bu gün bütünüyle Musul ve Kürt sorununa ayrılmıştır. Görüşme, Curzon tarafından yapılan konuşmayla başlamıştır. Curzon, Türkler ve Kürtler arasındaki etnik farklara özel bir dikkat ayırmıştır. Kürtlerin her zaman ‘bağımsız bir yaşam’ sürdürdüklerini, Türklerin hiç bir zaman Güney Kürdistan üzerinde sıkı bir kontrol oluşturmadıklarını belirtmiştir. Kürtler savaş sırasında Türkler’e değil İngilizler’e yardım ettiklerini söylemiştir.

          Curzon Mondros Mütarekesi’nden sonra Britanya ordularının Musul vilayetinde ilerlemesini haklı çıkarmayı gerekli görmüştür. Britanya dış işleri bakanı konuşmasının önemli bir bölümünü Musul petrolüne ayırmıştır. Britanya görüşü, herhangi bir doğal kaynağın bağımsız olmasından  yanadır.

          Aynı gün Curzon’un başkanlığı altında, bölgesel ve askeri sorunlar üzerinde komisyonun 21. ve 22. oturumları yapılmıştır. İlk söz alan İsmet Paşa, Türkiye’nin Musul’la ilgili istemlerinin nedenlerinden söz etmiştir. İsmet Paşa Kürtler’deki İngiliz karşıtı oluşumlara dikkat çekmiş,Türkiye Kürdistanı'ndaki isyanların yabancı konsoloslukların entrikaları olduğunu kaydetmiştir. Kürtlerin Türkiye’deki bütün haklardan yararlandığını iddia etmiştir. Kürdistan’ın koloniye dönüşmesini hiç bir Kürt istememektedir.Komisyonun 22. oturumunda konuşmasına devam eden İsmet Paşa Türkiye’nin ilkesel olarak manda sistemini tanımayacağını bildirmiştir. İsmet Paşa yeniden Britanya delillerini çürütmüş ve Curzon’un TBMM’de Kürtlerin temsiliyle ilgili şüphesini bütünüyle reddetmiştir. İsmet Paşa Türkiye parlemantosunda ‘gerçekçi ve Özgür seçimlerin’ yapıldığını iddia etmiştir. Mondros Mütarekesi’nden sonra Musul’un alınmasını  “savunmasız bir ülkenin işgali”  olarak adlandırılmıştır.

          Tarafların konumları belirgin derecede açık ve birbirine zıttır. Türkler Musul’u istemekte, İngilizler Musul’u vermek istememektedirler. Musul hesabına yapılan tartışma, çok geçmeden amaç olmaktan çıkmış, gerek genel güveni gerekse bazı sorunlardaki antlaşmaları sağlamak için araç olmuştur. Herşeyden önce bir özellik dikkat çekicidir: Musul’u elinde tutan için başlıca ödülün Musul’un petrol zenginliği olduğu belirtilmiştir. Bu konuda Curzon'un sözü, Musul sorununda İngiltere'nin petrolle hiç bir ilgisi olmadığıdır. Fakat bu doğru değildir.Curzon da Mustafa Kemal de Musul petrolüyle ilgili her şeyi bilmektedir.Ancak, ne İngilizler ne de Türkler petrol temalı Musul sorunuyla ilgili zor görüşmeler yapmak istememişlerdir.

          Lozan Konferansı’nda Türkiye ekonomik açıdan askeri-politik açıdan daha zayıf bir konum almıştır. Bunun da tek bir nedeni vardır; Türk delegasyonu Lozan’da petrol sorununun üstesinden gelememiştir. Bu yüzden Musul sorunuyla ilgili bölgesel açılı tartışmalarda “Kürt delili” Türk delegasyonu tarafından oldukça geniş bir şekilde kullanılmıştır. İsmet Paşa Anadolu Kürtler’inin Türklerle birlikte Kürdistan’ın Türkiye’den ayrılmasına karşı mücadele etmeye hazır olduklarını ifade etmiştir. Kürtler’in ulusal geleceklerini tayin hakkı, onlara Sevr’de vaat edilen konuşma hakkı o veya bu taraftan gerçekleştirilmemiştir. Türkler bu problemin varlığını inkar etmişler, Mustafa Kemal’in kendisi bu sorunla ilgili kısa ve belirgin bir şeyler söylemiştir: “Biz bu  sorunun konferansın göndeminde yer almasını reddediyoruz.[xi]

          Böylelikle Lozan Konferansı’nda, gerçekte, Türkiye’deki Kürt sorunu değil Irak’taki Kürt sorunu incelenmiştir. Türk delegasyonu, özellikle Doğu Anadolu Kürtlerinin durumunun görüşülmesini reddetmiş,Türkiye’deki Müslüman azınlıkların Türklerin himayesi altında inceleyeceğini savunmuştur. İngilizler bunu protesto etmişlerdir, çünkü onların düşüncesine göre bu, Araplar’ı, Kürtler’i, Çerkesler’i ve Türkler’i “bir çuvala doldurmak” anlama gelmektedir,fakat daha sonra bu “çuvaldan”  Musul Kürtler’ini çıkarma koşuluyla uzlaşmışlardır.

          Gerçekte Türkiye’nin doğusunda Kürtler’le bir arada yaşayan Ermeniler ve Asurlular (Hıristiyan azınlıklar) problemi kalmıştı. Konferans Ermeni sorununu görmezlikten gelemezdi, çünkü Sevr Antlaşması’nın ilgili maddelerinin bununla ilgili olarak incelenmesi gerekiyordu. Ermeni sorunu Rus ve Türk devrimleriyle ortaya çıkan yeni gerçekleri tanımak zorunda kalan Avrupa devletleri için güncelliğini yitirmişti. Ancak Lozan Konferansı’nda Amerikalılar bir ‘Ermeni merkezinin’ kurulması önerisini getirerek Ermeni sorununu sağlamlaştırmaya giriştiler, fakat sadece gözlemcilerin statüsünü dikkate alarak eski müttefiklerine etki yapamadıler. Türkler soğukkanlı bir şekilde yeni bir barış antlaşmasının metnine Ermeniler’in ulusal haklarıyla ilgili bir sözün girmesine yönelik bütün girişimleri reddettiler.

          Böylece Türkiye’deki ulusal azınlıkların problemi Lozan Konferansı’ndan çıkarılmış, barış antlaşmasının süreci hafifletilmiştir. İngiltere ve Fransa için her şeyden önce ‘ezilmiş’ halkları koruma bahanesi altında, Türkiye’de kontrol oluşturmayı sağlamak kadar, etnik ve dini azınlıklar için belirgin bir rejim oluşturmak da o derecede önemliydi. Fakat Türk ulusal özgürlük hareketinin tarihi zaferi sonucunda emperyalistler de bu olanağı kaybetmişlerdir. Bu, Lozan’daki Türk delegasyonunun Türkiye’deki Kürt azınlıkları da kapsayan azınlıklar probleminin görüşülmesinde bağımsız ve kendinden emin olmasını sağlamıştır. Lozan Konferansı’nın azınlıklar komisyonunun oturumlarında Türk delegesi Rıza Nur Bey, ırk ayrımının esnekliğine işaret ederek korunması gerekli halklar arasından Kürtlerin çıkarılmasını savunmuştur. Müttefiklerin ayrı bir ilgi gösterdiği Kürtlerle ilgili  bu şart  Kürt sorununun Musul sorunuyla sıkı bir bağ içermesiyle açıklanmaktadır. Fakat Musul sorununda İngiltere’nin konumu güçlüdür, Türkiye’nin ise daha önce belirtildiği gibi zayıftır. Bu sorunda İngiltere, özgür bir şekilde “temelde Araplar, sonra Kürtler ve Ermeniler olmak üzere” azınlıkların haklarıyla oynamıştır. Türkiye İngiltere’nin Lozan Konferansı’nda Musul sorunu üzerinde aralarında anlaşamıyorlardı. Örneğin; İngilizler Musul vilayetinde bir halk oylamasının yürütülmesi önerisini reddetmişlerdi. Türkler de sorunun Uluslar Birliği’ne bırakılmasına karşı çıkmışlardı. Boğazlar rejimiyle ilgili antlaşmanın hazırlandığı ve barış antlaşması metninin yazıldığı 1923 yılı Şubat başına doğru Musul çelişkisinden kurtarıcı bir çıkış yolu bulundu. İsmet Paşa’nın önerisine göre Musul sorunu barış antlaşmasından çıkarıldı ve İngiltere ile Türk hükümetinin incelemesine verildi, bu hükümetler bir yıl içinde anlaşmaya varmalıydılar. Başarısızlık halinde taraflar Ulusal Birliği’nin hakemliğine başvuracaklardı. Bunun ardından konferans Curzon’un girişimiyle barış antlaşmasını imzalamaksızın çalışmayı kesti (4 Şubat 1923). Gerek Türkiye’ye, gerekse Fransa’ya baskı yapmak amacıyla Curzon tarafından kışkırtılan barış görüşmelerinin kesilmesi, bu görüşmelerin son bulması değil, sadece Doğu’nun düzenlenmesi sürecinde geçici bir ara anlamına geliyordu. Lozan’da görüşmelerin yeniden canlandığı sırada (1923 Nisan sonu) barış antlaşmasının imzalanmasından sonraki birkaç ayda lrak ve Türkiye arasındaki sınırla ilgili İngiliz-Türk antlaşmasına varılması konusunda tartışma olmuştur. Türkler 9 ay istemişler, İngilizler 6 ayı onaylamışlardır, fakat sonuçta taviz vermişlerdir. Ancak bu süre içinde tartışma Uluslar Birliği kurulunun gözetimine bırakılmıştır.

          Böylece Musul anlaşmazlığında Türkiye kaybetti. Daha önce belirtildiği gibi, bu yenilgi Musul vilayetinin İngiltere tarafından işgal edilmesiyle belirlenmişti.

          Bu olay Kürt halkının tarihi alınyazısına nasıl yansımıştı? Bu soruya anlamlı bir cevap vermek zordur. Güney Kürdistan’ın İngiltere tarafından fethi Kürt halkının ulusal güçlenmesinin yoluna yeni bir engel çıkarmıştır. Diğer taraftan, lrak Kürtler’inin Türk ve İran’lı kabiledaşlarından farklı olarak aktif anti-emperyalist mücadele alanında yer alması onların ulusal gelişiminin güçlenmesine ve sonuçta Irak Kürdistan’ının özgürlük mücadelesinin genel Kürt savaş merkezine dönüşmesine yardımcı  olmuştur.

          Kürt problemine Lozan Konferansı’nda sadece anti-Türk oluşumlar bağlamında değinilmemişti. Yeniden İran kelimesi söylenmeye çalışılmıştı. İran hükümeti, 1922 yılı Ekim sonunda İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcilerine Lozan’da İran’ın Türkiye’yle olan Kürdistan sınırının İran’ın yararına tekrar incelenmesi ricasıyla başvurmuştu. İngiltere’nin girişimleriyle İran’ın elde etmeye çalıştıkları kesin bir şekilde, reddedilmişti. Curzon Tahran’ın temsilcisinin Lozan Konferansı’na girme isteğini reddetmişti.Britanya dış işleri bakanı şunu da ekledi:     “...artık Sevr Antlaşması’nda ileri sürüldüğü gibi Türkiye’de bir Kürt devleti veya özerk bir Kürt vilayetiyle ilgili bir sorun yoktur.” [xii]

          Avrupa devletleri konferansta yeniden Kürdistan sorununu ortaya koymak ve bu konuya yakın olan, uygun görmedikleri İran’ı görüşmeye almak istememişlerdir. Ancak İran Kürtlerinin yerleştiği topraklardaki etkisini genişletmeye çalışmıştır. Lozan Konferansı’nın çalışma döneminde daha güçlü bir devlet olan ABD benzer taleplerle konuya girmiştir. Amerikalılar ekonomik alandaki özgürlüklerini sağlamak için Türk sorunundaki politik yaptırımlardan kurtulmayı istemişlerdir. Özellikle Amerikalılar, Musul’un petrol alanları ve Güney Doğu Anadolu’nun doğal kaynakları çok olan bölgeleriyle ilgilenmişlerdir.

          Lozan Konferansı’nda Amerikan delegeleri ‘açık kapılar’ ilkesinin tanınmasını ve İngiliz kapitali “Turkish Petrolleum Company” tarafından kontrol edilen Musul petrolündeki tekelin kaldırılmasını savundular. Amerikan girişimlerine başta İngiltere olmak üzere ateşli bir direniş geldi fakat hemen olmasa da müttefikler petrol sorununda ABD’ne taviz vermek durumunda kaldılar. Amerikalılar baskıya devam ettiler. Sonunda Chester ve Kennedi imtiyaz koşullarını hazırladılar. Lozan Konferansı’ndaki çalışmanın ara döneminde, 9 Nisan 1923'te TBMM imtiyazla ilgili anlaşmayı onayladı.

          İmtiyazın koşullarına göre imtiyazcılar, Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ın yani Kuzey, Güney ve Batı Kürdistan, geniş bölgesinde demiryolu, liman, telgraf hattı kurma ve toprakaltı zenginlikleri kullanma hakkını aldılar. Demiryolu ağı yaklaşık 4500 km uzunluktaydı. Ama hat, Karadeniz’i Güney Kürdistan’la (Samsun’dan Sivas, Diyarbakır, Musul üzerinden Süleymaniye ve bir kolla Van’a), Ankara’yı İran sınırıyla (Erzurum ve Beyazıt aracılığıyla Trabzon’a), Harput’u Akdeniz’deki İskenderun limanıyla bağlamıştı. Kürtlerin çoğunluğunu oluşturduğu bölgenin ekonomik sömürüsü, gerçekte sınırlı olanakları olan Amerika için imtiyaz koşulları aslan payını temsil ediyordu. Doğal olarak bu imtiyazların gerçekleştirilmesi halinde belirtilen bölgede ABD’nin politik üstünlüğü de sağlanmış olacaktı. Türkler de hem ekonomik hem de politik açıdan açık bir yenilgi içinde olacaklardı.

          Gerçekte bu imtiyaz girişimi Türkleri sadece bir yönden ilgilendirmişti: Lozan Konferansı’nda İngiliz ve Fransızlar’a karşı verilen diplomatik mücadelenin seyri. Gerçekte Türkiye’ye ait olmayan Musul bölgesindeki imtiyazla ilgili olarak Amerikalılar’la yapılan görüşmelerde bu olgu gerek genel Türk sorunlarının, gerekse Musul probleminin görüşülmesi sırasında İngilizler’e ve Fransızlar’a yapılan diplomatik baskının hareket noktası oldu.

          Böylece Lozan görüşmelerinin bütün katılımcıları ya Kürtler’in ulu-sal taleplerine açık bir düşmanlık göstermişler ya da Kürdistan’ı sadece kendi çıkarlarının bakış açısından görerek (İngiltere, Fransa, ABD) onları görmezlikten gelmişlerdir. Sadece bir delegasyon Kürtler’in yaşadığı bölgenin geleceğine ilkesel olarak farklı bir yaklaşım göstermiştir. Bu Sovyet Rusya (daha doğrusu Rusya-Ukrayna-Gürcistan ) delegasyonuydu.

          Lozan Barış Konferensı’ndaki çalışmaya Sovyet delegasyonunun katılımı Boğazlar’la ilgili yeni rejimin görüşülmesi sınırlarının çok dışına çıkmıştır. Sovyet diplomasisi Lozan’da Yakın Doğu halklarının, özellikle de emperyalist devletlerin kışkırtmalarından kendi yasal haklarını savunmak için uğraşan devletlerin çıkarlarını savunmuştur. Sovyet delegasyonunun Lozan’daki faaliyeti sonuçsuz kalmamıştır. Çünkü bu delegasyon ekim devriminden sonra Sovyet-Türk ilişkilerinin gelişmesine yardımcı olmuş, Kürt halkının da aralarında olduğu Yakın Doğu halklarına moral-politik etki yapmıştır.

            24 Temmuz 1922’de müttefik devletler ve Türkiye arasında Lozan’da imzalanan barış antlaşmasının metninde Kürt bağımsızlığı veya özerkliği, Kürdistan ve Kürtler hakkında hiçbir söz yoktur. Türkiye-Irak sınırının belirlenmesi için on aylık bir süre tespit eden ve (20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşmasına göre) Suriye’yle Türkiye, arasındaki sınırın belirlenmesiyle ilgili antlaşmanın 3. maddesi dolaylı bir şekilde Kürdistan’a değinmiştir. Fakat gerçekte bu madde de statüko temelinde sınırı belirlemiştir. Böylece Lozan Kürdistan’ın yeni sınırını yasallaştırmıştı.

          Lozan Antlaşması’nda, Azınlıkların korunması - III. Bölüm (Madde 38,45) gibi özel bir bölüm vardır. 38. Madde şöyle demektedir: “Türkiye hükümeti Türkiye’nin bütün halkını köken, ulus, dil, ırk veya din farkı gözetmeksizin onların yaşamını ve özgürlüğü tam olarak veımekle yükümlüdür. Türkiye’nin in-sanları her inanç, din veya her türlü inanç sistemine... özgür bir şekilde tabi olma hakkına sahip olacak.... bunların gereklerini açık bir şekilde yerine getirecektir. 39. madde Türk hükümetinin, Türk insanının her hangi bir dili özgürce kul-lanımına herhangi bir sınırlama getirmemesi “ yükümlülüğünü içermektedir.

          Sevr’den farklı olarak Lozan Barış Antlaşması uzun süre geçerli olmuştur, çünkü temelde Yakındoğu arenasındaki güçlerin gerçek durumunu yansıtmıştır. Lozan Konferansı’nın tarihsel önemi sadece Türkiye-Asya arenasındaki Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının altına çizgi çekmemiş, aynı zamanda Ekim Devrimi sonrasında Türk halkının ulusal özgürlük hareketinin yükselişi ile bağlantılı olayları da belirtmiştir. Lozan Antlaşması’nın hukuksal anlamı, altıyüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun tasviyesi ve ulusal Türk devletinin ve İngiltere ile Fransa’nın bağımlı koloni bölgeleri sisteminin çöküntülerinde Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz ve Doğu Arabistan’da devlet ve yarı-devlet oluşumların kurulmasının yasallaşmasında yer almaktadır.

 

 

 

 

 

SONUÇ

          1923 Temmuz’unda Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasıyla Ekim Devrimi sonrasının ilk olayları, Kürt halkı için büyük, fakat gerçekleşmeyen beklentilerdi. Doğu’da kolonizatör bir politika izleyen ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürdistan’ın büyük bir bölümünü işgal eden Rus İmparatorluğu çökmüştü. Rus İmparatorluğu’nun yıkıntılarında kurulan Sovyet Rusya, daha sonra da Batı Kafkasya ve Orta Asya’daki Sovyet Cumhuriyetleri halkların dostluğu ve eşitliği politikasını ilan etmiş ve bu politikayı uygulamaya başlamışlardı. Avrupa devletleri yöneticileri resmi olarak halkların özgürlüğü ve onların ulusal kaderini tayin hakkından yana olmuşlardı. Fakat Kürtler bu tarihi olanakları gerçekleştiremediler. Koşullar onlara karşıt duruma geldi, Birincisi, genelde dış faktörler Kürtler için oldukça olumsuzdu. Avrupa devletlerinin sözleriyle amaçları arasında bir uçurum oluşmuştu. Kürtlerin kendi geleceklerini tayini, zafer kazanmış Avrupa devletlerinin işine gelmemişti. Bunlardan birincisi, Kürdistan’da ve Yakındoğu’nun ona sınır olan bölgelerinde ekonomik ve stratejik açıdan çıkarları olan İngiltere’ydi. Kürt ulusal hareketini destekleme ihtiyacı yok olmuş, “Kürdistan’ın bağımsızlığı” projesi arşive kaldırılmıştı.

İkincisi, Kürtlerin yaşadığı ülkelerdeki iç politik durum, Kürt halkının geleceğini tayin etme mücadelesine engel olmakla kalmıyor, aynı zamanda Kürt ulusal düşüncesinin yoluna aşılması güç engeller de çıkarıyordu. Türkiye’de Kürt nasyonalizmine karşı daha güçlü ve organize bir Türk nasyonalizmi (Kemalizm) konulmuştu. İngiliz ve Fransız kolonizatörler, dolaylı olarak Kürt hareketine karşı çıktılar. Kürtler, düşman güçlere saldırabilecek ve yenecek durumda değillerdi,böylece vaat edilen ulusal geleceği  tayin hakkını alamamışlardı.

          Üçüncüsü, Kürt toplumunun kendisi de tarihin, uluslarının önüne koyduğu bu amaçlar için başarılı bir mücadele vermeye hazır değildi. Onun sosyo -ekonomik, politik ve kültürel gerikalmışlığı, bağımsızlık için veriIecek mücadelede, toplumun bütün güçlerinin birleşmesine engel olmuştu.

          Böylece, Kürdistan’ın yabancı bir ülkenin boyunduruğundan kurtarma ve bu bölgede ulusal bir Kürt devletinin kurulmasına bağlanan umutlar gerçekleşmedi. Dönemin koşulları, ekonomik, politik ve askeri açıdan bağımlı, himayeli bir Kürt bağımsızlığının oluşmasına da izin vermiyordu.

 

 



[i]   İngiltere ve Fransa arasında,Ortadoğu'nun paylaşılmasına ilişkin 16 Mayıs 1916 tarihli anlaşma ; (Mumcu ,1997)

 

[ii]   Mumcu,1997,s.15

 

[iii]   Byulleten NKID. 1921

 

[iv]   öke,mim kemal

 

[v]   Cherchill W. Miravoy krizis, say.271

 

[vi]   Olcay,s.465-466

 

[vii]   Mumcu,1997,s.15-18

 

[viii]  Tanyol,1999

[ix]  Koçkiri aşireti altı büyük kabileden oluşur: İbolar, Geriyalar, Sefolar, Sarolar, Bolular, Laçinler,     Pevizanlılar... Bugün Koçkiri aşireti ileri gelenleri, yörede yaşayan Tanrıverdi, Alişanoğlu, Apaydın, Balta ve Öztürk aileleridir. (Mumcu,1997;Türkİstiklal Harbi,VI. cilt, İstiklal Harbinde Ayaklanmalar 1919-1921,Genelkurmay Yay.,Ank,1974,s.260;Şadilli,s.6)

 

[x]   Kürkçüoğlu,Ömer,Türk-İngiliz ilişkileri (1919-1926),SBF Yay.Ank,1978,s.282

 

[xi]   Lazarev,1989;Kemal Mustafa,Put novay Turtsii. say.IV,s.145

 

[xii]   Lazarev;DBFP.Vol.XVIII,No289,say.405. Curzon'un Paris'teki Pipps'e ve Roma'daki Grehem'e 24 Aralık 1922tarihli telgrafı

 

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA