İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2129368 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

LİDYA

Kategori Kategori: Devletler-Kavimler | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 4016 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 19 Mart 2011 19:48:31

Lidya Antik çağda Batı Anadolu da verimli ve zengin bir bölgeye verilen addı


1.1.            LİDYA

            “Lidya Antik çağda Batı Anadolu’da verimli ve zengin bir bölgeye verilen addır”(YENEN, 1998: 45).

            “Doğuda Phrypia (Afyon, Eskişehir, Kütahya) kuzeyde ise Mysia (Balıkesir), batıda Ailoia ve İoania (İzmir), güneyde ise Karia (Aydın, Muğla) ile çevrili olan ve Homeros’un yaşadığı devirde Maianlar adı verilen kavmin yaşadığı bilinen bölgeye antik dönemde Lidya adı verilmekteydi. Bu verimli topraklar, doğudan batıya doğru, güneyde Kaystros (Küçük Menderes) ortada Hermos (Gediz), kuzeyde ise Kaikos (Bakırçay) nehirleri tarafından sulanmakta ve bölgenin kuzey sınırı Tennos (Demirci Dağı) ve Dindymos (Murat Dağı), güney sınırını ise Mesopis (Aydın Dağları) ve Tmolos (Bozdağ) belirlemekteydi”(ANONİM, 1995: 234)

1.2.     LİDYA’NIN KÖKENİ

“Lidya’nın bu yöreye ilk varış tarihleri kesin olarak bilinmez. Bazıları Lidyalıların Tunç Çağının (i.ö. 2002) sonlarında Frigler ile aynı zamanda Anadolu’ya geldiklerini söylerler. Bazıları da Lidya dili ile Hitit arasında bir ilişki olduğunu ve Lidyalıların Batı Anadolu’ya 2. bin yılın başlarında gelip yerleştiklerinin savunurlar. Gerçekten de Lidya’nın çivi yazısı, Hitit Hiyeroglifleriyle ve Hititçe’si baş başa bir gelişim gösterdiği ortaya konmuştur. Bu nedenle Lidyalıların oturdukları yerlere 2. bin yıldan önce doğuda gelmiş Hint-Avrupalı olması çok olasıdır. Ancak bu bölgeye en azından kalkolitik çağdan beri oturan Anadolu bir halkın varlığını da unutmamak gerekir”(AKURGAL,1998: 42)

 

1.3.            LİDYA BÖLGESİNİN TARİHSEL COĞRAFYASI

“Lidya bölgesi doğal kaynakları açısından son derece zengin ve bereketli idi. Ulaşımı elverişli olmayan; fakat balığı bol Hermos (Gediz) ve Kaystros ( K. Menderes) ırmakları tarafından sulanan vadilerle yağmur sürekli ve toprak çok verimli idi. Dağlar ormanlarla kaplıydı. Sayısız kil yatakları vardı. Bu killerden kerpiç, tuğla, çanak ve kiremit gibi çeşitli eşyalar yapılırdı. Tmolos (Bozdağ) dağı üzerinde mermer yatakları bulunduğundan Lahit ve Yontu yapımında kullanılıyordu. Aynı zamanda Tantalos’un ilahi misafirlerine sunduğu bol çeşitte meyve; fındık, nar, elma, kestane ve ceviz gibi ağaçların yetiştirildiği Tmolos’da şarapçılıkta kullanılan üzümler de yetiştiriliyordu.

Yine bu dağdan toplanan safranlardan parfüm gibi lüks tüketim malzemeleri Lidyalıların dikkatini çekmiştir.

Mühür yapımında kullanılan koyu kırmızı bir çeşit quartz taşına ilk kez burada rastlanıyor”(KABAAĞAÇ, 1989: 203 ). Lidya krallığının zengin olmasının nedeni, çok miktarda bakır ve altın gibi değerli maddelerin bulunması idi. Bu olayın mitos’u şu şekilde anlatılmaktadır.

Frigya kralı Midas’ın her dokunduğu altın olmaktadır. Fakat bu onun yemek yiyemez oluşuna sebep olmakta ve her hareketini sınırlamakta idi. Bu gücünden kurtulmak için Tanrı Dionysos’un (Şarap Tanrısı) isteği üzerine Sardes yakınındaki Paktalos (Sart Çayı) ırmağında yıkanmasıyla bu güçün kendisinden gitmesine neden olmuş ve ırmağı geçince Paktolos ırmağının kıyılarında altın bulunmaya başlanmış.

 

1.4.            LİDYA TARİHİ

Heredotos’a göre Lydia’da üç ayrı kral sülalesi, birbirini ardına hüküm sürmüştür. Altyadlar, Heraklid ya da Tylanidler, Mernodlara; Heradotos’un kendi kronolojisine göre ilk sülalenin 2. bin yılın ortalarına değin geri gitmesi gerekir. Ancak böyle bir sülalenin varlığı kesinlikle saptanmamaktadır. Fakat Herodotos’un anlattığı zamanı bilinmeyen sülalenin burada ilişiği olduğunu “kıtlık” zamanına denk geldiğini şöyle anlatır;

“Manes oğlu Atys zamanında kıyıcı bir kıtlık sarmıştı Lidya’yı. Bir süre dişleri sıkmışlar. Fakat kıtlık devam ettiği için her biri kendince bir çare sürmüşler ileriye. Zar, aşık ve top oyunları, tavladan gayri her şey o zaman ortaya çıkmıştır, zira Lidyalılar tavlayı biz bulduk demiyorlar. Bu oyunları bulduktan sonra açlıklarını bastırmak için yiyecek peşinde koşturmayı unutmak için iki günün birini oyuna veriyorlardı. Ertesi gün oyunu bırakıp yemek yiyorlardı. Ama kıtlık azalacağına, çoğalıyordu. Bundan kral Lydia’yı ikiye ayırıyor. “Kim kalacak, kim gidecek” diye kura çektiler. Tabii ki, kaderin kalmak için ayırdıkları yine kendi hükmü altında olanları idi. Göç edecek olanlara oğlunu veriyordu (adı Tyesenos’tur). Böylece ülkeden çıkmak üzere şehirden ayrılırlar. İzmir’e inerler. Yurt edinme çaresi peşinde kıyı kıyı dolaşırlar. Gemi yaparlar. Sonunda Umbrio’ya yanaştıkları güne kadar denizlerde gezdiler. Orada kent kurdular. Bundan dolayı İtalya’nın batı kıyısındaki Korsika ve Sardenya adaları arasındaki denize kralın oğlunun adından türeyen Trenyon Denizi denildiği rivayet edilmiştir”(HERODOTOS, 2000; 49).

 

1.5.            LİDYA UYGARLIĞI

Lidyalılar Anadolu’da ulaştırma işini-yollar ve yollardaki hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve yedi beygir ahırları örgütleyerek-düzene koymuşlardır. Lidyalılar için “dünyanın en iyi kervansaray inşacıları” denmiştir. Sardes’ten Babylon’a oradan da Susa yolu ile Persepolis’e anlı şanlı kral yolu yaptırmışladır. (Bu yol 2000km. tutuyordu). Aynı zamanda Heredotos ve Ksenophanes, ilk sikkeyi Lidyalıların icat ettiğini söylerler. M.Ö. 560’larda  ilk defa Kroisos’un  darb ettirdiği altın alaşımlı elektron sikkesinde karşılıklı arslan ve boğa protomu vardır.

 

1.6.            MAGNESİA’NIN OLUŞUMU

Kral Giges’in eline geçtiği tarihlerde Lydia, M.Ö. 7. yy’de önce kurulduğu anlaşılmaktadır. Eldeki bilgi kırıntılarından hareketle Magnesia Kentini kuranlar, bugünkü Yunanistan’ın Teselya bölgesindeki Pelion Dağı civarındaki yaşadığı bilinen Magnetler’dir. Proteos tarafından Troya Savaşına götürülen Magnetler. Batı Anadolu’ya göç ettiklerinde önce Menderes Nehri kıyısındaki Magnesia’yı, daha kuzeye giden diğer kol ise Sipylos Dağındaki (eteğindeki) Magnesia’yı kurmuşlardır.

Anıtsal Artemis Tapınağı ile birçok Lidya çağı mezarları ortaya çıkarılmıştır. Araştırmalar sonucu bulunan eserlerin bir kısmı İstanbul müzesine götürülmüş. Bir bölümü ise  o tarihte Sardes’de kazı ekibince yapılan depo binasında bırakılmış, 1922’de oradan 56 sandık halinde Amerika’ya götürülmüştür. Halid Ethem Bey’in gayretiyle bir kısmı geri getirilmiştir.

 

2.BÖLÜM

 

LYDIA KRAL SÜLALELERİ

 

2.1.        ATYADLAR

“İkinci binin ikinci yarısında yaşadığı ileri sürülen Atyad sülalesi ile ilgili olarak edindiğimiz bilgiler oldukça efsanevi niteliktedir. Lydia’da gerçekten böyle bir sülale var olduysa bunun büyük Hitit Kralı IV.Tuthaliya (İ.Ö.1250-1220) zamanında yaşamış olması gerekir. Nitekim Hitit İmparatoru’nun güçlü krallarının sonuncusu olan IV.Tuthaliya’nın bu bölgede yer alan Assuwa Konfederasyonu’na düzenlediği seferden söz eden çivi yazılı bir tablette adı geçen Malazitin’in, ilk Atyad krallarından Meles ile aynı olduğu düşünülmektedir. Bu dönmede yaşamış Madduw-attes adı ile Aly-attes gibi Lydia krallarına ait adlar arasındaki benzerlik Tunç çağı sonlarında Batı Anadolu’da yaşamış olan Lydialılar ile tarih çağlarında yaşamış olan Lydialılar’ın muhtemelen aynı dili kullandıklarını gösterir”(SEVİN, 1982: 247).

 

2.2.      HERAKLİD VEYA TYLONİDLER

“Herodotos’un verdiği bilgiye göre demir çağı başlarında Lydia’ya egemen olan Heraklid ya da tylonidler bölgede 22 kuşak boyunca 505 yıl hüküm sürmüştür. Herodotos’un kronolojisine göre Heraklidler, Lyadyalılarca da Tylonidler olarak bilinmekteydi”(SEVİN, 1982: 248). “Bu sülalenin Heraklid adını olması şu mitosla ilgilidir.

Herakles, Oikhalia kralı Evrytos’un düzenlediği ok yarışmasına katılır, yarışmayı kazanır. Ama Evrytos yarışma ödülü olan kızı İole’yi ona vermez. Herakles sinirlenerek Evrytos’un oğlu İphitos’u öldürür. Bu saçtan arınması için köle olarak hem dul hem de güzel olan Lydia kraliçesi Omphale’ye köle olarak satılır. Omphale ve Hercules birbirine aşık olur ve bu ilişkiden 3 tane oğlu olur. Bu mitosa göre Herakles sülalesi 3 oğuldan meydana gelmiştir”(KABAAĞAÇ,1972: 246:247).

 

2.2.2.     OMPHALE İLE HERAKLES

“Herakles çıldırıp İphitos’u istemeyerek öldürünce, bu suçtan nasıl arınacağını öğrenmek için Delphoi’deki Apollan tapınağına başvurur. Bilici de 3 yıl köle olarak çalışması gerektiğini bildirir. Lydia Kraliçesi, Herakles’i satın alır. Birbirlerine delicesine aşık olurlar ve 1-2 yılları canın cicim derken geçer. Bir gün Omphale sarayın yatak odasında saray alemi yapmaktan usanmış ve Herakles’i ‘Bu gece dağ ve mağara alemi yapacağız’ demiş. Herakles de ‘emredersiniz canım hanımefendim’ demiş. Omphale Herakles’in aslan postunu giymiş ve sopasını eline almış, yola koyulmuşlar. Bozdağ’da içi sıcacık ve yumuşak yosunlarla dolu bir mağara bulmuşlar, burada birbirlerine tepeden tırnağa bir ziyafet çekmişler. Daha sora her biri mağaranın kovuğuna çekilerek uykuya dalmışlar. Ormanlar ve dağlar Tanrısı Pan,

insanı sevmeye ve sevişmeye kışkırtan cennet kokusu gibi bir esinti sezmiş havada. Bu havayı koklaya koklaya mağaranın kapısını bulur, yavaş yavaş ilerlemeye başlar, bu sırada eli bir sopaya değer. Eyvah uyandırmayalım Herakles’i, yoksa bizi parçalar demiş, halbuki o kişi Herakles değil, Herakles’in postunu giyen ve sopasını alan Omphale imiş, Pan ileride yatan kişinin Omphale olduğunu sanarak, oraya doğru yaklaşmış. Oraya vardığında ‘şu sıcacık yerde biraz dinleneyim’ demiş, ve uyuyakalmış. Sonra yeri göğü inleten bir boru sesi duymuş, çok güçlü bir rüzgarın etkisiyle kendisini havada parende atarken bulmuş. O sırada bir meşale yanmış ve Pan,

Omphale ve Herakles’i kahkahalar içinde görmüş, o utançla yerin dibine girmiş. Daha sonra topallayarak mağaradan ayrılmış. Kendisi gibi doğal olan kardeşlerine sarıla sarıla onları okşaya okşaya kendini avutmuş. O sırada şafak yıldızı Aphrodite dağın ardından çıkmış ve yeni doğan günde bütün kaygılarından arınarak ağaçlar arasında ağaç olarak ormana karışmış”(KABAAĞAÇ, 1989: 207).

 

2.3.      MERMNADLAR

 

2.3.1.   KANDAULES’İN AŞKI

“Lydia Kralı Kandaules karısına büyük bir aşkla sevdalıdır ve bu yüzden onu dünyanın en güzel yaratığı sanır. Karısının güzelliğini herkese anlatmaktan çekinmez. Bir gün önemli işlerini yaptırdığı, Gyges’e yine karısının güzelliğinden bahseder. Ama Gyges’in kendisine inanmadığının farkına varır ve Gyges’e ‘sen benim söylediklerime inanmıyorsun, o halde karımı bir de çıplak gör’ der. Gyges Kral’a kendisine inandığını söyler. Fakat halini anlatamaz. Ve kraliçeyi çıplak görmeye mecbur kalır.

Konuştuklarını günün akşamı kral Kandaules yatmak için yatak odasına girer ve Gyges’e de kapının arkasına saklanmasını söyler. Daha sora kraliçe gelir. Yatmak için elbiselerini çıkardığında Gyges onu çıplak görür ve tam kapıdan çıkacağı sırada kraliçe onu fark eder. Bu durumun Kandaules’in başının altından çıktığını anlar ve sesini çıkarmaz. Ama bunu Krala ödetmeyi aklına koyar. Çünkü Lydialılar’da, hemen bütün barbarlarda olduğu gibi, çıplak görünmek erkekler için bile büyük ayıp sayılır.

Sabah olunca Kraliçe güvendiği adamlarını toplayarak onlara görevler verir. İçlerinden birisi Gyges’i çağırır. Gyges gelince Kraliçe ona 2 seçenek sunar. Ya kraliçeyi çıplak gördüğü için Gyges ölecektir, ya da bu duruma izin veren Kandaules’i öldürüp hem kraliçeye hem de Lydia’ya sahip olacaktır. Gyges Kralı öldürmeyi tercih eder ve Kral uykuya daldığında göğsüne bir hançer saplayarak onu öldürür. Artık krallık da, kraliçe de Gyges’in olmuştur.

Lydialılar arasında Kandaules’in öldürülmesini canavarca bir iş sayanlar olur. Bunlar silaha sarılırlar ve sonunda Gyges’ten yana olanlarla bir anlaşma yaparlar.

Buna göre Orakl (Kahin) Krallığı ona verirse Gyges kral olacak, vermezse krallık Heraklesoğlullarına geri verilecektir. Orakl krallığı Gyges’e verir. Devlet böylece  Heraklesoğullarından çıkıp, Mermnadlar’a geçmiş olur”(HERADOTOS, 2002: 19).

 

2.3.2.   KROİSOS VE SOLON

 “Sardes düştükten sonra Kroisos Kyros’un esiri olur. Orada kralın konuğu olduğu sarayda, üçüncü ya da dördüncü gün, Kroisos’un buyruğunu alan adamları Solon’a hazineleri gezdirdiler. Kroisos ona şunu sordu. ‘Atinalı, dedi, benim konuğum, bir filozof olarak sana bunca ülkeyi gezdirten meraklı yaradılışının ve bilgeliğinin ününü birçok kez biz de duyduk, bundan ötürü sana şunu sormak isteği uyandı bende, acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye rastladın mı?’ Böyle soruyordu, çünkü kendisi bu adam olmakla övünürdü bütün talihli insanlar arasında, ama Solon, ona yaranmayı aklına bile getirmeden ve yalnız gerçeği düşünerek, Atinalı Tellos’u gördüm, dedi. Bu cevaba şaşıran Kroisos bir soru daha sordu: Tellos’u niçin bu kadar talihli sayıyorsun? –Tellos, dedi Solon, zengin bir ülkede yaşıyordu, güzel ve erdemli çocukları vardı ve evinde başka çocukların da doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördük, üstelik bizde talih bakımından gerekli olan geniş ve maddi rahatlığı da vardı, ama asıl şu ki, ömrü parlak bir sonla taçlandı, Atinalıların komşu kente karşı verdikleri bir savaşta, Eleusis’te yurdunu savunurken ve düşmanı önüne katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini ve Atinalılar ulusal tören yaptılar onun için, düşmüş olduğu yerde ve onu çok ululadılar.

Solon’dan Tellos’un mutluluğunu dinlemekten usanan Kroisos, ondan sonra kim gelir senin bildiğin? Diye sordu, çünkü hiç olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinden hiç şüphesi yoktu. Onlar, dedi Atinalı, Kleobus ve Biton’dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla yaşayacak kadar varlıklıydılar, kolları da güçlüydü, işte bak büyük yarmalarda kazandıkları ödüllerden başka, bir de şunu anlatırlar onlar için: Argonlular Here onuruna bir bayram kutluyorlardı; analarının bir arabayla tapınağa kadar getirilmesi gerekiyordu ve öküzler istenildiği saatte tarladan dönmemişlerdi; geç kalmaktan korkan gençler, kendileri girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler; arabanın üzerinde anaları vardı ve gık demeden kırk beş stadion boyunca taşıdılar ve tapınağa getirdiler. Orada bulunan bütün inanç sahibi kişiler bunu gözleriyle gördüler, bundan başka bu davranışları ölümlerin en tatlısıyla taçlandırıldı, Tanrı onlara insan için ölümün yaşamaktan daha iyi olduğu yeri gösterdi. Argos’lular sarmışlardı çevrelerini ve bu genç adamların maddi manevi güçlerine imreniyorlardı; böylece soylu çocukları olan anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içindeydi, oğullarının başarısıyla başı dik, tanrıçanın heykeli karşısında ayakta duruyor, ona, kendisine bunca onur kazandırmış olan oğulları Kleobis ve Biton’a, insanoğlunun elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan sonra kurban kesildi, kutsal şölenler verildi; sora delikanlılar tapınağın içinde yatıp uyudular ve uyanmadılar, bu son uykuda kaldılar. Argoslular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler sayarak Delphoi’ye sundular.

Solon, böylece, ikinci sırayı da bu genç adamlara vermiş oluyordu. Kroisos öfkelendi: Atinalı yabancı, dedi, ya biz, bizim mutluluğumuzu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun ikinci sıraya? –Kroisos, dedi Solon, sen tanrının insanlara karşı ne kadar kıskanç olduğunu ve ona hiçbir zaman güvenilemeyeceğini bilen bir kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca, görmek istemeyeceği çok şeyi görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl sayıyorum insan ömrünü. Bu yetmiş yıl, artık ayları saymazsak, yirmi beş bin iki yüz gün yapar, ama aylarla mevsimlerin denk düşmesi için yıla iki yılda bir, bir ay eklersek, yetmiş yıldan başka, bu artıklı aylardan otuz beş ay daha eder ve bu ayların gün sayısı bin ellidir. Ve bütün bu günler de, ki hepsi yirmi altı bin iki yüz ellidir ve yetmiş yıla denk gelir, kesin olarak bir ek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet, görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden istediğin şeye gene de cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sona bağlandığını öğrenmem gerekir. Zira çok zengin insan vardır ki, kıt kanaat yaşayan insandan hiç de daha mutlu değildir, eğer talih, zenginlik içinde geçen ömrünün sonuna kadar ona yar olmazsa. Nice insan vardır ki masallardaki kadar zengindir, ama mutsuzdur, niceleri de vardır ki şöyle böyle geçinirler, ama talihlidirler. Çok zengin olanın, eğer mutlu değilse, talihli olandan yalnız iki ayrıcalığı vardır; ama talihli olanın mutlu olmayan zengine bakarak pek çok ayrıcalıkları vardır; birisi için her dilediğini yapmak ve büyük bir para kaybını karşılamak çok kolaydır; ama bir de öbürünün üstünlüklerine bakalım: Elbette büyük bir kaybı ve aşırı istemleri öbürü gibi karşılayamaz; ama talihi onu bundan korur; üstelik sağlam yapılıdır, hastalık bilmez, üzüntü tanımaz, görmelere layık çocukları arasında mutludur. Bırak bir de bütün bunlara taç olarak ömrünü mutlu bitirsin ve işte mutlu adam sözüne layık kişi, senin aradığın kişi budur. Ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Elbette her üstünlüğü elde etmek bir ölümlü için olacak şey değildir; hiçbir toprak yoktur ki kendi kendisine yetsin ve her ürünü versin; şu ürünü verir, ama kendisinde yetişmeyen öbürünü başka yerden alır; en çoğuna sahip olan en iyisidir. İnsanoğlu için de böyledir; hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. O ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve en son dünyadan hoşnut ayrılır; işte o, bana göre, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.

Bence bunlar, zaten Atinalıya pek değer vermeyen Kroisos’un hoşuna gidecek sözler değildi ve bu, eldeki şeyleri hor görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen dar kafalı adamı kapı dışarı etti”(HERODOTOS, 2000; 52).

.

 

 

 

2.3.3.   KROİSOS VE KYROS

“Persler Sardes’i ve Kroisos’u, on dört yıllık bir saltanattan sora on dört günlük bir kuşatma sonunda, onların eline düştü canlı olarak. Ve böylece yerle bir etti bir büyük imparatorluğu, oraklin dediği gibi, yani kendisininkini. Persler, tutsağı Kyros’a götürdüler. Kyros odun yığdırdı, üzerine zincire vurulmuş olan Kroisos’u çıkarttırdı; iki yanında iki kere yedi Lydia çocuğu yer almıştı. Kyros bunları bir ganimet sunusu olarak tanrılara kurban etmek mi istiyordu? Bir adağı vardı da onu mu yerine getiriyordu? Yoksa, Kroisos’un dinine ne kadar bağlı bir insan olduğunu öğrenmişti de, gelsin bakalım tanrıları da onu diri diri yanmaktan kurtarsınlar, diyerekten mi çıkarmıştı odun yığınının üzerine? Neden olursa olsun, o böyle yaptı diyorlar. Ve ekliyorlar: Kroisos, odun yığınının üstünde ayakta durmuş; böyle tam bir felaketin ortasında Solon’u düşünecek zaman bulabilmiş ve şu sözün tanrısal anlamanı kavramıştı: Hiçbir canlı mutlu değildir; bunu düşünmüş, göğsünden derin bir inilti yükselmiş ve karanlık bir dilsizlikten sıkarak, üç kez, Solon diye bağırmış. Bunu işiten Kyros, adamlarına buyurdu, Kroisos’tan sorunuz, bu çağırdığı kimdir? Diye; bunlar odun yığınına yaklaşıp sordular. Kroisos bir süre sustu, cevap vermedi, sora kesin bir emir üzerin şunları söyledi: ‘Bir adam ki, dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için büyük hazinelerden daha değerli bir şey olurdu’. Bu sözlerden bir anlam çıkaramadılar ve bu sözün ne demeye geldiğini söyletmeye çalıştılar. Yakasını sıyıramadığı sıkıcı sorulara karşı Atinalı Solon’un nasıl geldiğini, gördükleri karşısında nasıl şaşırdığını, onu nasıl bir söylevle küçük düşürmüş olduğunu ve olayların nasıl onun, aslında kendisine, Kroisos’a değil, daha çok bütün insanlığa ve özellikle kendilerinin mutlu olduğuna inanan insanlara yöneltilmiş olan sözlerine hak verdiğini, bir bir ve içtenlikle anlattı. Kroisos bunları söylediği sırada ateş verilmiş, odun yığını uçtan uca alev almaya başlamıştı. Ama tercümanların dilinden bu sözleri dinleyen Kyros’un yüreği sızlamıştı ve düşünüyordu ki kendisi de bir insandır ve yakma için diri diri ateşe verdiği adamın, zenginlik bakımından kendisini kıskanacak bir şeyi olmamıştır ve bir gün kendi başına da böyle bir şey gelebileceğinden ürkmüştü, çünkü dünyada insanoğlunun güvenebileceği hiçbir şey yoktu ve ateşin hemen söndürülmesini, Kroisos ve arkadaşlarının odunların üstünden indirilmesini emretti”.

Ama bütün uğraşmalara rağmen ateş söndürülemiyordu. O zaman, diyor Lydia hikayeleri, Kyros’un davranışındaki değişikliği fark eden ve herkesin ateşi söndürmeye çabaladığını, ama başaramadığını gören Kroisos yüksek sesle Apollon’u yardıma çağırmaya başladı, ona sunmuş olduğu güzel sunular yüzü suyu hürmetine bugün kendisine yardım etmesini, tehlikeden kurtarmasını yalvarıyordu. Ve böylece gözleri yaşlar içinde ufuktan bir bulut koptu, bulut yarıldı, sel gibi yağmur indi ve ateşi söndürdü. Kyros bununla anladı ki, Kroisos tanrılar katında değerli tutulan erdemli bir kişidir”(HERODOTOS, 2000; 51).

.

 

 

 

3.BÖLÜM

 

LİDYA MİTOSLARI

 

3.1.      Tantalos İşkencesi

“Lydia kralı Tantalos hem efsane de dal budak salmış bir soyun atası hem ölüler ülkesinde çektiği işkence ile ünlüdür. Zeus ile Pluto’nun oğludur. Soyu sopuyla lanete uğramasını gerektiren suçun ya da suçların ne olduğu efsaneler açıkça dile getirilmez”(ERHAT, 1993: 278). Tantalos Sipylos dağında krallık kurmuş, çok güçlü bir zengin bir adammış. Tantalos tüm tanrılarca sevilen sayılan bir insandı. İnsan olarak yalnız o tanrıların şölenlerine katılırdı. “Ama Tantalos nektar ile ambrosia çaldığı gibi boşboğazlık edip, safra konuşmalarını yeryüzündeki ahbaplarına anlatırdı. Tanrılar ona misafir geldikleri vakit, tanrıların her şeyi, bilip bilmediği anlamak istediği, oğlu Pelops’u kesip doğrayıp yiyecek olarak tanrılara verir”(NECATİGİL, 1988: 47). “Yalnız kızını yitirmiş olmanın acısıyla dalgın olan Demeter Pelops’un bir omzunu yer. Diğer tanrılar yemekten yemez”(ERHAT, 1993: 240 ).

“Tantalos’un işlediği diğer suç ise Rheia yeni doğan Zeus’u Kronos’tan kaçırmak için Girit’teki mağaraya kapatınca bekçi olarak başına bir altın köpek dikmiş. Kranos devrilip Zeus egemen olunca bu köpek Girit’teki Zeus tapınağına bırakılmış. Pandereas köpeği tapınaktan çalmış Lydia’da Sipylos dağına Tantalos’un yanına bırakmış”(ERHAT, 1993: 235). “Tantalos Hermes’e Zeus’un köpeğini vermemek için yalan yere yemin etmiş”(ERHAT, 1993:278).

Zeus ya bu suç ya da diğer suçlar nedeniyle Tantalos’a Hades’e gönderir. “Orada Tantalos bir gölde sular çenesinin hizasında ayaktadır. Başının üstünde yemişli dallar sarkar. Ne zaman su içmek için başını eğse su alçalır. Ne zaman yemişleri yemek için elini uzatsa bir rüzgar çıkar ve yemişleri uzağa atar. Bolluk ve varlık içersinde susuzluk ve açlık çekmek, tanrıları kızdıran Tantalos’a verilen ilahi bir cezaymış”(NECATİGİL, 1998:47).

 

3.2.      PELOPS EFSANESİ

“Pelops, Yunanistan’da Mora yarımadasına gidiyor ve o yarımadaya Pelops’un adası adı verilen pelopoilesos adı veriliyor.

Pelops, Mora’da kralın kızı Hippodameia’yı pek tehlikeli bir at yarışını kazanarak elde ediyor ve onunla evlenerek Mora kralı oluyor. Bu yarışı kazandıran, Myrlitos adlı bir seyistir. Pelops, Troya savaşında en son kazanacak olan Agemennon ile Merelaus’un birincisinin kızı Elektra’nın dedesidir. Yani bütün Arteus hanedanın kurucusudur. Pelops’un efsanesi at yarışı, olimpiyat oyunlarının başlangıcı olmuştur”(KABAAĞAÇLI, 1995: 90).

 

 

3.3.      AĞLAYAN KAYA NİOBE

“Günümüzden çok öncesinde, tanrılar güçlü, görkemli ve doğaüstü oldukları dönemlerde Manisa’da bir prenses yaşarmış. Niobe adındaki prenses kendi soyu kadar asil olan Thebai Kralı Amphion’la evlenerek asaletine asalet katmış. Babası Tantalos’un işlediği suç ve suçlardan dolayı soyunun lanetlediği açıktır. Bu lanetin en acı kısmı da kuşkusuz güzel prenses Niobe’nin payına düşmüştür. Spil dağında yaşayan Niobe’nin en yakın arkadaşı çocukluğunu birlikte geçirdiği Leto imiş. Niobe her ne kadar asil bir soydan gelse de, Leto gibi bir ölümsüz değilmiş. Niobe kral olan eşinden hamile kaldıktan sonra, Leto da tanrıların en kudretlisi olan Zeus’tan hamile kalmış. Ölümsüz Leto, Zeus’un ikizlerin dünyaya getirmiş. Biri kız, biri erkek olan bu iki kardeş Apollon ve Artemis’ten başkası değilmiş. Ok atmakta, yay tutmada kendilerine rakip tanımayan bu ikiz kardeşler anneleri Leto’ya hep saygılı davranmışlar. İnsanlar arasında da adlarına şölenler düzenlenen, sunular yapılan kardeşlerden Apollon gümüş bir yay, Artemis ise bir yay kullanırmış. Leto ikizleri ile mutlu bir hayat sürerken ve insanlardan dini anlamda saygı görürken, Niobe de kendi çocukları ile hayatını sürdürüyormuş. Niobe’nin altısı kız, altısı erkek olmak üzere tam on iki çocuğu varmış ve bu on iki çocuk gerek annelerine saygıları gerekse güzellikleri ile Spil dağı ve çevresinde ünlenmişler. Onları her gören başlıyormuş çocukları övmeye, annelerini tebrik etmeye. Bu ardı arkası kesilmeyen iltifatlar Niobe’nin de hoşuna gidiyormuş. Gel zaman git zaman Niobe’de babası Tantalos gibi kendinden büyük laflar etmeye ve tanrılar hakkında ileri geri konuşmaya başlamış. Niobe o kadar övünmeye başlamış ki kendi doğurganlığıyla, kendi bereketi ile artık başlangıçtaki alçak gönüllülüğünden eser kalmamış. Bu alaycı tavırlardan sözlerinde de en büyük payı çocukluk arkadaşı Leto almış. Niobe ‘Benim altı oğlum, altı kızım var seninse yalnız iki çocuğun; Apollon; Artemis’ diyerek Leto’ya karşı böbürlenmiş. Ölümlüler arasında saygı gören Leto’nun itibarı Niobe’nin alay dolu söz ve tavırları karşısında sarsılmaya başlamış. Keskin nişancı ikizler, Apollon ve Artemis korkunç bir öfke duymuşlar, annelerinin tanrısal kimliği ile alay eden, onu ölümlüler arasında hiçe sayan bu densiz ölümlü kadına karşı. Ve Niobe’nin çocuklarını tek tek öldürmüşler ve lanet gerçekleşmiş, Niobe kibirliliğinden ve saygısızlığından dolayı tanrıların gazabına uğramış Niobe duyduğu derin acıyla taş kesilip kaya oluverdi. Bugün Anadolu’da Sipylos (Manisa) dağında uzaktan insana benzeyen bir kayanın, gözyaşı döken Niobe olduğu söylenir”(ANONİM:2001:  ).

“Niobe, güzel yanaklı Leto ile bir tutuyordu kendini,

Diyordu, Leto iki çocuk doğurdu, bense bir düzine,

İki kişi Apollon'la, Artemis öldürdü hepsini.

Ölüler yatıp kaldılar kanlar içinde,

Kimsecikler yoktu onları görecek,

Herkesi taşa çevirmişti Koronosoğlu,

Göklü tanrılar gömdü ölüleri, onuncu günü,

İşte o gün yeme geldi, Niobe’nin aklına,

Gözyaşı dökmekten yorgun düşmüştü,

Bugün Spylos Kayalarında, ıssız doruklarında,

Akhleos Irmağı kıyısında oynaşan, su perilerinin,

Yatakları var, derler ya, işte oralarda,

Tanrı buyruğuyla taş olmuştur Niobe,

Yüreğini sindirir durur, acılarını”(EYÜBOĞLU, 2000: 65).

 

 

3.4.      ÖRÜMCEK KIZ; ARAKNE

“Lydia’lı güzel kız olan Arakhne, gergef işlemekte, oya yapmakta o kadar çok ileri gitmişti ki, arada sırada Nymphalar bile ormandan su başlarından ayrılarak onun sanatını seyre gelirlerdi. Bir gün periler ona, bu güzel sanatı bu kadar hoş gergef işlemeyi, zeka tanrıçası mı öğretti? Diye sordular. O kim benimle boy ölçüşebilsin. Ben bu işte herkesi, hatta Athena’yı bile geride bırakırım diye karşılık verdi. Tanrıça buna kızmış, bir koca karı kılığına girip çıkmış Arakhne’nin karşısına. Öğütler vermiş, daha alçak gönüllü olmasını, tanrılarla boy ölçüşmekten sakınmasını salık vermiş. Ama Arakhne hiç oralı olmamış. Athena isterse gelsin nakışta yarışalım demiş. Tanrıça o zaman kim olduğunu açıklayarak başlamış gergef başında yarışmaya. Athena Olympos’un on iki büyük tanrısı işlemiş nakışına, Arakhne ise tanrıların pek şanlı olmayan serüvenlerini canlandırmış; Zeus’un Danae’ye yaklaşması, Europe’yi kaçırmasını filan. İşlerini bitirince Athena bakmış ki kızın nakışı kusursuz, kendininkinden aşağıya kalmıyor, geçiyor bile. Derken büyük bir öfkeye kapılıp kırmış Arakhne’nin gergefini, yırtmış nakışını, Lydialı kız üzüntüsünden asmış. Ama tanrıça hamarat sanatçıyı bir örümcek kılığına sokmuş ki, sonsuzluğa dek tozlu duvar köşelerinde ağ örsün de hiç faydasını görmesin”(ERHAT, 1993:50).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

AKURGAL, Ekrem

   1998 ,            ANADOLU UYGARLIKLARI , Net Turistik Yayınları A.Ş, İstanbul

ANONİM,

2002,             AĞLAYAN KAYA NİOBE, Türsab  Dergisi,  İSTANBUL

ANONİM,            

         1982              LİDYA, Görsel Yayınlar

BAYLADI, Derman

            2000,             EFSANELER DÜNYASINDA ANADOLU, Say Yayınları, İSTANBUL

ERHAT, AZRA

           1993,              MİTOLOJİ SÖZLÜĞÜ, Remzi Kitabevi, İSTANBUL

   KABAAĞAÇLI, Cevat Şakir

             1995             ANADOLU TANRILARI, Bilgi Yayınevi, Ankara

   KABAAĞAÇLI, Cevat Şakir

            1989              HEY KOCA YURT, Bilgi Yayınevi, Ankara

    NECATİGİL, BEHÇET

                  1989,             MİTOLOGYA, Gerçek Yayınevi, İSTANBUL

 

 

 

 

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA