İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2129346 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

Light Neo-Milliyetçiligin Yükselis Tarihçesi

Kategori Kategori: Tarihi olaylar | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2577 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 19 Mart 2011 20:05:20

12 Eylül 1980 sabahindan bu yana fiili olmasa da postmodern çaglara yarasir bir sekilde sanal bir iktidar keyfi süren milliyetçi konumlanis

Light Neo-Milliyetçiligin Yükselis Tarihçesi

 

12 Eylül 1980 sabahindan bu yana fiili olmasa da postmodern çaglara yarasir bir sekilde sanal bir iktidar keyfi süren milliyetçi konumlanis, bugün sokaktaki her 5 insandan 1'inin de oyunu almis olmanin 'fiilligiyle' “kerhen” kilinan pasif tutumuyla edindigi “light” kimligi “aktivize” olmaya baslamis ve böylece kafatasçi, degismeyen yapisini ortaya koymaya baslamistir.

"Milli Güvenlik Kurulu'nun 1 no'lu bildirisi: Yüce Türk Milleti! Kahraman Türk Ordusu idareyi ele almistir" anonsunun ve ardindan Hasan Mutlucan'in davudi sesiyle seslendirdigi kahramanlik türkülerinin Türkiye'sinin üzerinden 19 sene geçmesine ragmen fasist koorparatizmin toplum hayatinda açtigi derin yaralarin izleri silin(e)medi; aksine bu izler daha da derinlestirilerek, onlarin kalici olmasi saglandi. Bunun sonucunda 1980'den 1983'e emekli bir amiral olan ve tarihimizin de en beceriksiz adamlarindan biri olma becerisini gösteren Bülent Ulusu'nun basbakanlik ettigi hükümetin fasist valileri, belediye baskanlari, bakanlari, ardindan 83'ün sonundan 90'larin basina degin dört egilimi birlestirdigini söyleyen  ve Turgut Özal'in karizmatik siyaseti ve neo-liberalizmi aslanlar gibi uygulamasi ve yeni bir lümpen-burjuvazi yaratmasiyla ANAP, ardindansa ANAP'in asiri bozdugu gelir dagilimindan memnun olmayan memur, isçi, köylü ve küçük esnaf'in oylarini alarak iktidara gelen Süleyman Demirel'in DYP'si, fasist kökenli , diger bir deyisle eski MHP'lileri (Sözgelimi DYP için yine eski bir katil olan Yasar Dedelek'i ve Deniz'i asan Baki Tug'u örnek verebiliriz.) bünyesinde barindirarak bu endirekt iktidari sürdürdüler.

Iste tam bu siralarda bu milliyetçi -daha da dogrusu adini koyarak ifade edersek- irkçi, fasist endirekt iktidar, kendine fiili iktidara giden yolu açan azgin nehirle bulustu: PKK ve onun terörü. Tam da bu sirada Kösem ya da Hürrem Sultanlar gibi iktidari ele geçiren Tansu Çiller, siyasetimizin Ismet Abisini ve bir yükselen deger stereotipini olusturan Mehmet Agar'i da arkasina alarak, tarihimize Sirnak Baskini olarak geçen ve mâlum kuvvetlerin Kibris'taki Kocatepe 'hatasi' (!) ve Sivas Katliaminda insanlarin cayir cayir yanmalarini seyretmesiyle birlikte en büyük üç büyük aymazligindan birini olusturan ve bir T.C sehrinin baska bir ülke askerlerinin degil, bir terör örgütünün bayragina teslim edilmesini içeren geceyle doruk noktasina gelmis hinci kullanarak bu milliyetçi konumlanisi körükledi.

Tabii bu sirada (evlere senlik) "sol"da da Erdal Inönü'nün CHP'sinin yerel yönetim basarisizligiyla gerilemesinin ardindan dürüst lider söylemiyle yükselen Rahsan'i Sevenler Dernegi Genel Baskani Bülent Ecevit de bu milliyetçi konumlanisa 'demokratik sol' sos koyarak eklemlendi

Tansu Çiller'in ayrica TSK'nin basinda Dogan Güres gibi evlere senlik bir adami oturtarak orduyu pasifize etmekle yetinmeyerek, JITEM gibi adini daha sonra Susurluk'la birlikte çok duyacagimiz 'derin devlet'e ait her eve giren 'kulaklarla' donatilmis MIT harici istihbarat örgütünü kurmasi ve bunlarin basina da yine -tabii ki Mehmet Agar komutasinda- ülkücü mafyanin ileri gelenlerini koymasi bu konumlanisin sahlanisina tuz biber ekti.

Tabii bu konuimlanisa paralel bir sekilde üstelik de daha büyük bir ivmeyle yükselen bir islamci konumlanis da var; ancak bu konu bu yazinin sinirlarini asiyor.

Güneydogu'da savasin TSK lehine dönmesine ragmen daha önce olusturulmus sarkik biyikli özel timin ve korucularin lagv edilebilecegi halde daha da yeni -Amerikan mali- silahlarla donatilmasi iste bu milliyetçi konumlanisin artik gemlenemez bir konuma geldiginin kanitiydi. Kaldi ki, bu dönemde iktidarda oldukça yipranan sarisin güzel kadin' henüz öl(e)memis basbugun yardimiyla ayakta durabiliyordu. Bu dönemde MHP ve DYP'nin arasindan su sizmiyordu.

Ardindan islami konumlanisin -reel anlamiyla RP'nin- ilginç bir sekilde daha önce MÇP (Milliyetçi Çalisma Partisi, MHP'nin eski adi.) ve IDP (MHP çizgisiyle MNP çizgisinin ortasini bulmayi amaçlayan tarikatçi Aykut Edibali'nin Islahatçi Demokrasi Partisi) - ile seçime ortak listeyle girmesinin ardindan girdigi ilk genel seçimde neredeyse her 4,5 seçmenden 1'inin oyunu alarak birinci çikmasi geldi. RP'yi ve dolayisiyla da onu destekleyen Anadolu Kaplanlari, Yesil/Islami Sermaye, MÜSIAD gibi isimlerle ifade edilen ; fakat bizim 'Anadolu Ticaret Burjuvazisi' tabirini kullandigimiz grubun, ülkenin subaslarini çoktandir ellerinde tutmakta olan Komprador bati Burjuvazisi (Reel anlamda TÜSIAD) + Askeri bürokrasi (Adiyla saniyla TSK, özellikle de onun üst komuta kademesi) + Sivil Bürokrasi (Düzen siyasetinin 'düzen' adamlari) tarafindan olusturulan 'oligarsi' tarafindan iktidardan uzaklastirilmasi amaciyla ittire kaktira, Ertugrul Özkök gibilerinin nikah sahitligini yaptigi bir anayol hükümeti kuruldu. Beklendigi üzere bu hükümet birkaç ay sonra iflas etti. Yerine kurulacak baska bir RP'siz alternatif yoktu. RP ilk önce ANAP'la anlasacak gibi oldu; fakat Mesut Yilmaz büyük bir yerlerden aldigi emirlerden olsa gerek çikardigi 'dandik'ten bakan dagilim kriziyle koalisyonu kurmadi. Sira Çiller'deydi... Iktidarini hem parti içinde, hem de Trakya'da arazi mafyasinda, hem de derin devlette sürdürebilmek için hükümete muhtaçti, o da bu firsata baliklama atladi ve refahyol kuruldu. Bu dönemde MHP süt dökmüs kedi gibiydi, RP'nin aptal bir sabirsizlikla Kemalistlerin ve oligarsinin damarina basmasini 'cik cik'layarak 'olmaz ki canim böyle sey' mantigiyla Cumhuriyet Gazetesi'nden, Dogu Perinçek'e, Attila Ilhan'dan, Yalçin Küçük'e, Atatürkçü Düsünce Dernegi'nden, Yekta Güngör Özden'e kadar bir yigin ..........'nin takdirlerini kazaniyordu. Zaten 28 Subat'ta da Türkiye'nin 6. darbesi "herkesin imdadina" yetisti

Ardindansa RP'nin çürütülmesi için partinin kapatilmasina dek gidecek VUR!-AL! SAVAS!'li yola girildi. RP'ye oy veren yiginlar ve özellikle de gelecek ilk seçimde ilk kez oy kullanacak olan milyonlarca, Anadolu kiraathanelerinde, ülkü veya nizam-i alem ocaklarinda, bilardo masalarinda, genelevlerde pinekleyen 'delikanli'lar da bir siyasi ifade araci arayisina girdi. Bu dönemde tarikatlarda oralarina buralarina sis sokan genç erkekler, ya da tarikat seyhlerine bekaretlerini sunan genç kizlar 'Laik, demokratik, Atatürk Cumhuriyet'inin izindeki medya tarafindan 'aydinlatildiklari' için 'iyot' gibi açikta kaldilar. Artik onlari ifade edecek, tepkisizliklerinin tepkisini ortaya koyacak baska bir siyasi irade gerekiyordu. Bu öyle bir siyasi irade olmaliydi ki, hiç oligarsi ve onun yazili ve görsel bülteni olan medya tarafindan dokunulmamis olsun.

"TÜRKIYE HAREKETE GEÇIYOR"du MHP'nin seçim sloganinda oldugu gibi.

Tabii unutmadan, seçimlerden önce olmus bir milliyetçi konumlanis palazlanmasi var. "Makarnacilarin goministlik yapip bebek katili'ni bize vermemesinden sonra sarkik biyikli bozkurtlarimizin Italya Büyükelçiligi'nin bahçesine iman gücüyle degajmanlar yapmasi." Yüce Türk Milleti bu dönemde Reha Muhtar ve Savas Ay gibi bir yigin medya sebeginin gaziyla, Ülkü Ocaklarindan gelen Baskurtlarin direktifinde Benetton t-shirtleri yakti, Ariston Buzdolaplarini parçaladi."

Bir de 'Bölücü' Ahmet Kaya'nin Almanya'daki bir ERNK toplantisinda 'yasal mermisiyle bir TC kursunu yaklasmakta' seklinde o veciz bas sesiyle söyledigi türküye tekrar adini anmaktan bikmayacagimiz, 'Antonio Banderas'dan bile daha seksi', güzel insan Ertugrul Özkök'ün gazetesi Hürriyet 'MANYAGA BAK' seklinde bir manset atmasi var.

Tabii bunlar seçimden önceydi. Bundan dolayi -bir sekilde- yazinin basindan bu yana ifade edegeldigimiz milliyetçi konumlanisi fiili iktidara yollayacak oy yiginlarinin teminine ön ayak oldu. Ancak unutulmamali, eger bu milliyetçi/Anti-Avrupa gazlari seçimden sonra olsaydi bir sekilde -kamyon lastigiymiscesine hava basilmis bir motosiklet lastigini andiracak derecede sismis olan "milliyetçi konumlanis balonu" patlayacakti. Diger bir tesbihle -tesbihte hata olmaz diyenlerdeniz biz- seksin son asamasina gelmis bosalmak üzere olan bir adamin bosalmamak için kendisini zor tutmasina benziyor bu durum. Bu makarnaci ya da 'MANYAGA BAK' gazlari dedigimiz üzere TÜRKIYE'NIN (fiili olarak) HAREKETE GEÇTIGI zamanda olsaydi, bu milliyetçi konumlanis biz aydinlari, entellektüelleri, 'sol'/sosyalist vicdanli, erdeme inanan insanlari fasizmin zulmüne 'gebe' birakabilirdi. Fakat Devletin basina geçmesi güzel bir kafiye yaratan neo-basbug Devlet Bahçeli'nin çok sakin mizaçli biri olmasi bu milliyetçi konumlanisin bir türlü bosalmasina izin vermedi. (Galiba bu konumlanisin geç bosalma sorunu var.)

 

[1] Turgut Özal'in ANAP'inin bu geçersiz iddiasi Türkiye'deki 5 temel siyasi egilimden 4'ünü içeriyordu. Turanci CKMP-MHP Çizgisi (-ki ANAP'in iktidar politikalarini esas bu grup belirlemistir. Bu olgu Mesut Yilmaz döneminde de sürdü. Bknz: Bayindirlik ve Iskan Bakani, eski katil Yasar Okuyan), islamci MNP-MSP çizgisi, milliyetçi-muhafazakar, az buçuk da 'liberal' DP-AP çizgisi ve ortanin sol'u , CHP-GP-CGP çizgisi. Dikkat edilirse geriye kalan tek egilimin postallar altinda yerle bir edilen sosyalist sol oldugu görülür.

[2] Burada komik bir de durum var. Bugünün 'sahin' dis politikasini daha bilimsel bir sekilde uygulamaya çalisan ve Britanya'ya vize koyacak kadar 'ileri giden' Mümtaz Soysal fevkalade milliyetçi Tansu Çiller'ce bakanliktan uzaklastirilmisti. Yerine siyasetimizin bir diger 'abisi' Hikmet Abi geldi. (Hikmet Çetin)

[3] Türkiye'de postmodern bir amentü yazilacaksa, onun en büyük yazarlarindan biri olabilecek Yavuz Gökmen'in deyisidir 'Sarisin Güzel Kadin' . fakat kendisi vefat ederek amentüyü yazma görvini üstadi 'güzel insan' Ertugrul Özkök'e birakti.

[4] Hatta devamlisiritantansunun'magictouch'iylakandirilansalakpolitikacigillerden Nahit Mentese'nin mesaisinin çogunu DYP genel merkezi yerine MHP genel merkezi'nde geçirdigi söylenir.

[5] 28 Subat Türkiye tarihinin 6., ayni zamanda 4. basarili (diger ikisi Talat Aydemir'inkiler.) ve ilk postmodern darbesidir

[6] Elbette ki burada Amerika'nin bizi cansiperane bir sekilde savunmus olmasi ve hatta Italyan Komünisti (Bir diger 'güzel insan' Fatih Altayli'nin deyisle) MAKSIMUM DALLAMA'yi bir güzel firçalamis olmasi unutulmamali. Nam- deger Sam Amca Türkiye'de de bir Monica bulurum düsüncesiyle yapmadi herhalde bu yardimi. Amaç Almanya ve Fransa arasindaki liderlik mücadelesinden faydalanarak, ABD ile askeri, kültürel her baglantisini koparmis ya da koparmaya çalisan Fransa'nin kontenjanindan AB'ye girebilecek olan Türkiye'yi AB'den daha da dogrusu tarihsel baglarla simsiki bagli oldugu Avrupa'dan koparmakti. Zaten bu plan da harfiyen isledi, ilk önce makarnacilara duyulan öfke katlanarak tüm Avrupa'ya yüklendi.

iiÖÖçsModern Milliyetçiligin Bilimsellige Ettigi

Türkiye'de 80'li yillarda ortaya çikan modern milliyetçilik dalgasinin kendine göre yarattigi idolleri, artik her geçen gün kendini daha da yakindan hissettiriyor. Sanki evrensel ve degisken olma özelliklerini tasimayan birseymis gibi bilimde de bu kadar bariz ideollerin yaratilmaya çalisiliyor olmasi, modern milliyetçiligin bilimsellik konusunda yedigi darbeleri biraz olsun hafifletmek amacina yöneldigini gösteriyor. Modern milliyetçiligin yarattigi ideollerden özellikle de ikisi son dönemde neredeyse bir popstar kadar popülerlesti: Teolojide Yasar Nuri Öztürk ve tarihte Cemal Kutay.

Yasar Nuri Öztürk, Islâm ve Kur'ân-i Kerim konusundaki farkli yorumlariyla, Türkiye'deki laik/anti-laik kutuplasmasinda özellikle de laik kesimde yeralan kitleleri çekim alani içine dahil etti. Gerçekten de Islâmiyet'le ilgili bazi kliseleri asmakta Öztürk'ün basarisi yadsinacak gibi degil. Bununla birlikte bu zatin, kendine bir kutsiyet atfetme huyu var ki onu popüler kilan özelliklerinin basinda belki de bu geliyor. Nitekim son zamanlarda kendisini "Çiplak Uyarici" ilan etmeye yönelen konusma ve yazilarini Avni Özgürel'in incelemesinde gördügümde, kamuoyunca çektigi ilginin bu sahsiyeti ciddi sekilde simarttigini fark ettim. Daha da ötesi Öztürk, "insanlari dinden sogutmamak" adi altinda hemen her konuda Kur'ân-i Kerim'i oldugundan daha çagdasmis gibi göstermeye de çalisiyor. Bunun son örnegi de herhalde yilbasi gecesi içki içmenin "Kur'ân'a göre" sorun olmadigini açiklamasiydi. Buna "uzlasmaci" bir söylem diyorlar, pasifizmin adi ne zamandir "uzlasmacilik" oldu? Yasar Nuri Öztürk, girdigi bu yol içerisinde, dini bilimsel açidan incelemekten iyice vazgeçip; polemiklere dayanan popülist ve duygusal bir söylem tutturdu. Tabii gazetedeki yazilarinda kendi konferans programindan bahsetmekten öteye gitmeyen açiklamalar yapmasi da isin cabasi.

Cemal Kutay'in bir popüler yakin tarih idolü haline getirilmesi ise Yasar Nuri Öztürk'ünküne göre daha taze bir gelisme. Kutay, zaten bütünüye kendisinin de dahil oldugu dönemin tarihini provokatif bir üslupla anlatinca kamuoyu tarafindan ilgi görmeye basladi ve zamanla medyada sik görünür oldu. Öyle ki simdilerde her Pazar yayinlanan bir televizyon programi bile var. Kutay'in durumu daha bir karmasik aslinda. Çünkü ne demeye getirdigi de konustukça muglaklasiyor. Bir yandan Atatürk'ün tanrisal bir varlik oldugunu, bugüne dek halefi gelmedigini, Türkiye'de ne yapildiysa onun tarafindan ya da sayesinde yapildigini; diger yandan da Atatürk'ü putlastiranlarin ne kadar yanlis yolda oldugunu, Kemalizm'in Atatürk'le alakasizligini anlatiyor. Provokatif oldugunu söyledigimiz anlatimlari esnasinda zaman zaman kendi kendini de doldurusa getirip aglamaya baslamasi ise bilimsellik yoksunlugunun objektivite eksikliginden sonraki ikinci kaniti. 80 sonra apolitiklestirilme mekanizmasinin etkisi altinda kalan kamuoyuna, Cemal Kutay bir de "...izm"lere karsi oldugunu açiklayinca olusturdugu kitleyi daha da çok kendine çekmeyi basardi. (Tabii siyaseti "...izmlere karsi olmak" üzerinden açiklamaya çalisacak kadar siyasetbilimden yoksun kalmis bir kimsenin, sosyal bilimlerin herhangi bir dalinda kendini otorite olarak görmesinin ne kadar sakat oldugu da ayri bir yazi konusu olabilir.)

Modern milliyetçilik, hersey gibi bilime de siyasi bir gözle bakmaktan ileri gidemiyor ve bu nedenle bunun etkisi altinda kalan büyük bir kesim de bilime dair en ufak bir fikir üretemiyor. Bilim konusunda yasanan bu handikapi yakin zamanda çok derinden hissettik. 17 Agustos 1999 depreminin öncesi de sonrasi da bu hissettiklerimizin dahilinde. Özellikle de deprenmis olmanin verdigi rahatsizlikla Türkiye'de insanlar bilim diye birsey oldugunu fark edince ona olmayacak iki anlam yüklediler: 1- Bütün bilim adamlarinin ayni seyi söylemesi gerekir. 2- Bilim adamlarinin insanlari "rahatlatmak" görevi vardir. Birinci madde görüldügü gibi "milli birlik ve beraberlik" teranesinin bilime de yansitilmaya çalisilmasi. Düsünen ve sorgulayanlar için tam bir komedya tabii. Ikinci madde de birincinin altinda kalmiyor gülünçlükte zira bilim adamlari insanlari rahatlatmak gibi bir ise soyunsalardi bilim adami olamazlardi.

Yasar Nuri Öztürk ve Cemal Kutay, yukarida aktardigimiz maddelerden ikincisini bariz sekilde uygulayan iki prototip. "Baskalarinin öyle söyledigine bakmayin" mantigiya insanlari 'rahatlatma' ilkesini güdüyorlar. Bu iki popüler idolü bu kadar gündemde tutan seyse sözünü ettigimiz birinci maddenin bir türlü uygulanamiyor olmasi. Çünkü hep bir agizdan ayni seyin söylenmesini saglayamayinca, tek bir agizdan ama daima ayni agizdan o 'istenen' seyin söylenmesi hedeflendi. Bunun için birileri birtakim alanlarda "milli" olmaliydi, yazi konusu edilen sahsiyetler oldular; olduruldular...

Bilim(sellig)i çarptirarak kendi kendini tatmin etmeye çalismak, modern milliyetçiligin, özünün devamliligini saglamak için uyguladigi bir taktik veya bir savunma mekanizmasi. Bize göre cumhuriyet tarihinin darbelere gebe bir siyaset oyununu dogurmasindan kaynaklanan bir hastalik. Ancak Helsinki sürecinin Türkiye'nin Avrupa Birligi'ne adayliginin kesinlesmesiyle sonuç bulmasi, orta ve uzun vadede bu konuda degisimi elzem kilacak gibi görünüyor. Bekleyip görecegiz...

Törkis Lâisizm: Bir Neo-Yobazlik Akimi

 

Türkler'in çok iyi bildikleri ve sik sik kullandiklari bir sözcük vardir: Yobaz. Anlamini Büyük Larousse'den yararlanarak açiklayalim: 1. Körü körüne baglandigi bir düsünceyi, özellikle de dinsel inanci baskalarina zorla benimsetmeye çalisan kimse için kullanilir;bagnaz. -2.Eski dilde: iri, kaba saba.

Türkler bu kelimeyi çok sik kullanir demistik. Özellikle de bu kullanim Türkiye'de laiklik anlayisinin -en azindan yazili olarak- var oldugu günden bu yana ziyadesiyle artmis olup Islami,anti-laik, dinci kesimler için kullanilir.

Türk laisizmi, daha önce de birkaç defa vurguladigim gibi gerçek bir laiklik degildir. Zira Türkiye'de laisizm ilkesi asiri dinci gruplarin dini örgütlenme ve ibadet sekillerine karsi bir "alternatif" olma amaciyla yürürlüge gir(eme)mistir.Bunun kaniti da Diyanet Isleri Baskanligi, Ilahiyat Fakülteleri,Imam Hatip Okullari gibi kurumlar ve zorunlu din dersleri gibi uygulamalardir. Bu kurum ve uygulamalar sayesinde, devlet Islamiyet'in nasil yasanmasi gerektigi sorusuna; yanit aramak ve vermektedir. Böylece Türk Müslümanligi olusumunu saglamistir. Bir baska deyisle yeni bir mezhep olusturmustur (bu mezhebin daha çok sünnilik mezhebine yakin oldugu yorumunu yapmak çok güç degil ama su anki konumuz itibariyle bunlara girmeyelim.).

Gördügünüz gibi Türkiye'de laiklik (ki Mustafa Kemal tarafindan ortaya konan laiklik seklidir bu.) "yobaz" diye niteledigi akimlarla ayni amaci tasimak suretiyle aslinda bir "neo-yobaz" kandirmacadan baska birsey degildir. (Yobazlarla ayni amaç derken devletin dine herhangi bir biçimde karismasini kastediyorum.).

Tabii herseye oldugu gibi buna da birtakim kiliflar uydurulmus ve insanlar buna inandirilmistir.

Deniyor ki, yukarida adi geçen dini kurumlarin kurulmasinin sebebi siyasi Islam'i durdurma istegidir. Çünkü bu kurumlar olmasa, gayri-resmi dini kurumlar kurulacak ve buralarda asiri dinci akimlarin güçlenmesi için çalismalar yapilacak, örgütlenmeler saglanacak. Ne kadar büyük bir yanilgi! Çünkü tam tersine bizzat bu kurumlar siyasi Islam'in varliginin sebebidir.Söyle ki... Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dini kurallari ve ibadet etme sekillerini kendi belirleyince, ister istemez bu dini hizmetler halka hizmet olarak görülmektedir. Bu hizmetlerin devam edebilmesi, hizmetlerin basarili olmasina baglidir. Oysa ki dini bir hizmet hiç bir zaman bir basari saglayamaz çünkü dinler hem aralarinda hem de kendi içlerinde ayrimlara sahiptir. Dolayisiyla yapacaginiz dini hizmetle, bir tarafi memnun ederken diger tarafi kendinize düsman edebilirsiniz. Iste Türkiye'deki siyasi Islam'in olusum nedeni belli bir halk kesiminin bu hizmetleri begenmeyerek ya da yeterli bulmayarak, devletin daha fazla dini hizmete yönelmesini istemelerinden kaynaklanmaktadir. "Kendi kazdigi kuyuya düsmek" diye de buna denir.

28 Subat süreci, Türban kanunu vs. gibi devlet uygulamalarina atifta bulunularak ve bunlar savunularak bir de sunlar söyleniliyor: Efendim, günün birinde bu yobazlar iktidara gelirse bir daha gitmezlermis, orada çakili kalirlarmis,devletin bütün kadrolarina yerlesirlermis,mecliste çogunlugu saglarlarmis,seriati getirirlermis; kol, bacak keserlermis... Tencere dibin kara,seninki benden kara!Yobazlarin iktidara gelmesi durumunda olacaklari dogru tahmin etmisler fakat alternatifinin de ondan hiçbir farki olmadigini görememisler. Zira, "yobaz"lar kadar "neo-yobaz"lar da iktidara yapismis durumdadir. Devletin bütün kadrolarina yerlesmislerdir. Seçimleri kontrol altina almislardir,özgürlükleri,demokrasiyi rafa kaldirmislardir. Kol, bacak kesmek yerine idam etmis, coplamis, vurmus, kirmislardir.

Anlasilacagi gibi laik/anti-laik çatismasi, neo-yobaz/yobaz çatismasindan baska birsey degildir ve her iki taraf da laiklikten nasibini almamistir. Bilmezler çünkü laikligi.

Bunca elestiriden sonra biraz da kendi kabul ettigim ve savundugum laisizm anlayisindan bahsetmek istiyorum...

(...)Laiklik, devlet ile inanç alani arasindaki baglarin koparilisi; dolayisiyla devletin yurttaslarina inanç dayatmamasi, baskalarinin dayatmasini engellemesi, bu anlamda inanan ile inanci arasina hiçbir otoritenin, dolayisiyla ruhbanin ve dinsel devletin girmemesi anlamini tasir(...) (Saruhan Oruç, V Özgürlük, Sayi:3, Sayfa:9)

Iste bu tanim, benim laiklik anlayisimla direk olarak baglanmaktadir. Ama bu tanimi yukarida yazdiklarimizla iliskilendirerek biraz açalim ki anlasilmayan bir nokta kalmasin...

Bir kere,laisizmde devlet inanç islerinden -tam anlamiyla- elini etegini çekmesi gerekir. Diyanet Isleri, Imam hatipler vs. gibi olusumlar kesinlikle tanimini aktardigimiz "özgürlükçü laiklik"e aykiridir. Dogal olarak devlet kilik, kiyafet, ibadet etme ya da etmeme sekillerine karismamalidir. Bu anlamda tarikat vb. sivil dini kurumlarin kaldirilmasi da laiklige tamamen aykiridir.

Tanimda "baskalarinin dayatmasini engellemesi" denmisti. Bir devlet dini resmilestirme,yurttaslarina bir dini kimlik tanimlama pesinde oldugu müddetçe, din devleti olmak yönündeki taleplere de davetiye çikarir. (Saruhan Oruç,V Özgürlük, Sayi:3, Sayfa:9). Gördügünüz gibi bu mücadelenin yolu halka inanç kisitlamalari getirmekten degil,tam tersine özgürlükleri getirmekten geçer. Dini ibadet seklini devlet eliyle yontup, özgün hale getirerek dini devlet istekleri körüklenmis olur. Bir baska deyisle, Türkiye'deki siyasal Islam'a karsi yapilan mücadele siyasal Islam'in bizzat beslenmesine yol açmaktadir. Dolayisiyla Türkiye'de anti-laiklerle Atatürkçü laikler, yani "yobaz"larla "neo-yobaz"lar var olabilmek için birbirlerinin varligina muhtaçtir. Çünkü ikisi de birbirine tepki olarak dogmus ve ragbet görmüstür. Oysa ki,özgürlükçü laisizm her iki kutba da esit uzaklikta bakar ve her ikisini de laiklige için birer engel olarak görür

 

Modern Milliyetçiliğin Bilimselliğe Ettiği

 

Türkiye'de 80'li yıllarda ortaya çıkan modern milliyetçilik dalgasının kendine göre yarattığı idolleri, artık her geçen gün kendini daha da yakından hissettiriyor. Sanki evrensel ve değişken olma özelliklerini taşımayan birşeymiş gibi bilimde de bu kadar bariz ideollerin yaratılmaya çalışılıyor olması, modern milliyetçiliğin bilimsellik konusunda yediği darbeleri biraz olsun hafifletmek amacına yöneldiğini gösteriyor. Modern milliyetçiliğin yarattığı ideollerden özellikle de ikisi son dönemde neredeyse bir popstar kadar popülerleşti: Teolojide Yaşar Nuri Öztürk ve tarihte Cemal Kutay.

Yaşar Nuri Öztürk, İslâm ve Kur'ân-ı Kerim konusundaki farklı yorumlarıyla, Türkiye'deki laik/anti-laik kutuplaşmasında özellikle de laik kesimde yeralan kitleleri çekim alanı içine dahil etti. Gerçekten de İslâmiyet'le ilgili bazı klişeleri aşmakta Öztürk'ün başarısı yadsınacak gibi değil. Bununla birlikte bu zatın, kendine bir kutsiyet atfetme huyu var ki onu popüler kılan özelliklerinin başında belki de bu geliyor. Nitekim son zamanlarda kendisini "Çıplak Uyarıcı" ilan etmeye yönelen konuşma ve yazılarını Avni Özgürel'in incelemesinde gördüğümde, kamuoyunca çektiği ilginin bu şahsiyeti ciddi şekilde şımarttığını fark ettim. Daha da ötesi Öztürk, "insanları dinden soğutmamak" adı altında hemen her konuda Kur'ân-ı Kerim'i olduğundan daha çağdaşmış gibi göstermeye de çalışıyor. Bunun son örneği de herhalde yılbaşı gecesi içki içmenin "Kur'ân'a göre" sorun olmadığını açıklamasıydı. Buna "uzlaşmacı" bir söylem diyorlar, pasifizmin adı ne zamandır "uzlaşmacılık" oldu? Yaşar Nuri Öztürk, girdiği bu yol içerisinde, dini bilimsel açıdan incelemekten iyice vazgeçip; polemiklere dayanan popülist ve duygusal bir söylem tutturdu. Tabii gazetedeki yazılarında kendi konferans programından bahsetmekten öteye gitmeyen açıklamalar yapması da işin cabası.

Cemal Kutay'ın bir popüler yakın tarih idolü haline getirilmesi ise Yaşar Nuri Öztürk'ünküne göre daha taze bir gelişme. Kutay, zaten bütünüye kendisinin de dahil olduğu dönemin tarihini provokatif bir üslupla anlatınca kamuoyu tarafından ilgi görmeye başladı ve zamanla medyada sık görünür oldu. Öyle ki şimdilerde her Pazar yayınlanan bir televizyon programı bile var. Kutay'ın durumu daha bir karmaşık aslında. Çünkü ne demeye getirdiği de konuştukça muğlaklaşıyor. Bir yandan Atatürk'ün tanrısal bir varlık olduğunu, bugüne dek halefi gelmediğini, Türkiye'de ne yapıldıysa onun tarafından ya da sayesinde yapıldığını; diğer yandan da Atatürk'ü putlaştıranların ne kadar yanlış yolda olduğunu, Kemalizm'in Atatürk'le alakasızlığını anlatıyor. Provokatif olduğunu söylediğimiz anlatımları esnasında zaman zaman kendi kendini de dolduruşa getirip ağlamaya başlaması ise bilimsellik yoksunluğunun objektivite eksikliğinden sonraki ikinci kanıtı. 80 sonra apolitikleştirilme mekanizmasının etkisi altında kalan kamuoyuna, Cemal Kutay bir de "...izm"lere karşı olduğunu açıklayınca oluşturduğu kitleyi daha da çok kendine çekmeyi başardı. (Tabii siyaseti "...izmlere karşı olmak" üzerinden açıklamaya çalışacak kadar siyasetbilimden yoksun kalmış bir kimsenin, sosyal bilimlerin herhangi bir dalında kendini otorite olarak görmesinin ne kadar sakat olduğu da ayrı bir yazı konusu olabilir.)

Modern milliyetçilik, herşey gibi bilime de siyasi bir gözle bakmaktan ileri gidemiyor ve bu nedenle bunun etkisi altında kalan büyük bir kesim de bilime dair en ufak bir fikir üretemiyor. Bilim konusunda yaşanan bu handikapı yakın zamanda çok derinden hissettik. 17 Ağustos 1999 depreminin öncesi de sonrası da bu hissettiklerimizin dahilinde. Özellikle de deprenmiş olmanın verdiği rahatsızlıkla Türkiye'de insanlar bilim diye birşey olduğunu fark edince ona olmayacak iki anlam yüklediler: 1- Bütün bilim adamlarının aynı şeyi söylemesi gerekir. 2- Bilim adamlarının insanları "rahatlatmak" görevi vardır. Birinci madde görüldüğü gibi "milli birlik ve beraberlik" teranesinin bilime de yansıtılmaya çalışılması. Düşünen ve sorgulayanlar için tam bir komedya tabii. İkinci madde de birincinin altında kalmıyor gülünçlükte zira bilim adamları insanları rahatlatmak gibi bir işe soyunsalardı bilim adamı olamazlardı.

Yaşar Nuri Öztürk ve Cemal Kutay, yukarıda aktardığımız maddelerden ikincisini bariz şekilde uygulayan iki prototip. "Başkalarının öyle söylediğine bakmayın" mantığıya insanları 'rahatlatma' ilkesini güdüyorlar. Bu iki popüler idolü bu kadar gündemde tutan şeyse sözünü ettiğimiz birinci maddenin bir türlü uygulanamıyor olması. Çünkü hep bir ağızdan aynı şeyin söylenmesini sağlayamayınca, tek bir ağızdan ama daima aynı ağızdan o 'istenen' şeyin söylenmesi hedeflendi. Bunun için birileri birtakım alanlarda "milli" olmalıydı, yazı konusu edilen şahsiyetler oldular; olduruldular...

Bilim(selliğ)i çarptırarak kendi kendini tatmin etmeye çalışmak, modern milliyetçiliğin, özünün devamlılığını sağlamak için uyguladığı bir taktik veya bir savunma mekanizması. Bize göre cumhuriyet tarihinin darbelere gebe bir siyaset oyununu doğurmasından kaynaklanan bir hastalık. Ancak Helsinki sürecinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne adaylığının kesinleşmesiyle sonuç bulması, orta ve uzun vadede bu konuda değişimi elzem kılacak gibi görünüyor. Bekleyip göreceğiz...

 kaynakça internet:)

 

 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA