İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2129356 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

PSİKOLOJİ

Kategori Kategori: Bilim dalları | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 2749 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 01 Temmuz 2012 14:07:35

PSİKOLOJİ NEDİR?

İnsanların görülebilen, ölçülebilen veya görülemeyen davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. Çevre, aile, okul…vs. gibi etmenlerin insan üzerindeki etkilerini araştırır.

PSİKOLOJİ NEDİR?

İnsanların görülebilen, ölçülebilen veya görülemeyen davranışlarını inceleyen bilim dalıdır. Çevre, aile, okul…vs. gibi etmenlerin insan üzerindeki etkilerini araştırır.

 

DİLBİLİM NEDİR?

İnsan dilini inceleyen bir bilim dalıdır. Dilbilim dilin her türlü oluşumunu inceleyen bir bilim dalıdır.

 

PSİKODİLBİLİM NEDİR?

Psikodilbilim, konuşan birey ile bireyin kullandığı dil arasındaki ilişkileri (dil ve düşünce ilişkisi) çözmeye çalışır. Psikodilbilimin amacı dilin bilimsel betimlemesini yapmak değil, dilin kullanım süreçlerinin betimlemesini yapmaktır. Bu bilim dalı, iletiler ve bu iletileri aktaran yada alan bireyi birbirine bağlayan ilişkilerle ilgilenir. Bu bilim dalı, iletişim sürecini, sözlü çağrışımları, küçük çocukta dilin öğrenilmesi sorununu, düşünce ile dil arasındaki genel ilişkileri inceler.

 

Psikoloji ve dilbilim verilerinden faydalanarak dilin gelişimini inceleyen ara kesit bir bilim dalıdır. İnsan dilinin ve dil ediniminin oluşumunu, bu oluşumu etkileyen psikolojik etmenleri ve davranışları inceler. Psikodilbilimin ana nesnesi dil ve psikolojidir. 

 

PSİKODİLBİLİM VE İLGİLENDİĞİ ALANLAR

  • Alıcı ve gönderici arasındaki kodlama ve çözümleme sürecini inceler.
  • Dilin, dil ediniminin ve iletişimin psikolojik koşullarını inceler.
  • Dil ediniminin ve diğer psikolojik fonksiyonların gelişimindeki bağlantıyı inceler.
  • Performans (konuşma), Kompetenz (dil) ve düşünce arasındaki  bağlantıyı inceler.
  • Dilsel ve bilişsel beceriler arasındaki bağlantıyı inceler.
  • Dil edinimi ve konuşma eğitimindeki problemleri inceler.
  • Dil üretimi ve dil kullanımındaki fiziksel problemleri inceler.
  • Fiziksel sebeplerden dolayı iletişimde oluşan yanlış anlamaları inceler.
  • Dil edinimi ve dil kaybını inceler.
  • Dilsel davranışlardaki dilsel yada dil dışı etmenleri inceler.
  • Sosyal durumlardaki dilin işlevini inceler.
  • Dil, dilsel seviye, konuşmacı ve kültür arasındaki ilişkiyi inceler.
  • Günlük konuşmada Kompetenz in kullanımını inceler.
  • İnsan dil yetisinin bir bütün olarak ele alınmasını ve buradaki psikolojik süreci inceler. 

 

 

 

 

PSİKODİLBİLİMİN TARİHİ

Psikodilbilim, kavram olarak literatüre 1951’lerde geçmiş olsa da, psikodilbilimin tarihi, 1969'da İtalya'da konuşulan farklı dillerin yoğun olduğu Bressanone bölgesinde düzenlenmiş bir konferansla başlar. Bir grup dilbilimcinin bir araya geldiği bu toplantıda ağırlıklı olarak tartışılan şey, o zamana değin kabul görmüş yapısalcı yaklaşımı kökünden sarsan yeni bir kavram, üretici-dönüşümsel dilbilgisi (transformational-generative grammar) kavramıdır. Bu çıkışın sahibi, 1957’de B. F Skinner'in, dilin davranışçı modeliyle ilgili tavrına (Verbal Behaviour) tepki olarak yazdığı "Sözdizimsel Yapılar" (Syntactic Structures)’la dikkatleri üzerine çeken, psikolojide davranışçılığın büyük oranda kan kaybına neden olan ve yerine bilişsel psikoloji (cognitive psychology) dönemini açan, ve dilbilimini bilişsel psikolojinin bir yan dalı olarak gören Naom Chomsky’dir. 60'li yılların sonu psikodilbiliminin rönesansı sayılır.

 

Chomsky, çocuklardaki dil gelişiminden yola çıkarak, dilin genetik bir donanıma sahip olduğunu (çocuklar 12 aylıkken ilk kelimelerini söylemeye başlar, 18 aylıkken aniden çocuklarda gramer oluşumu (!) gözlenir) ve dil öğrenmedeki süreçlerin bisiklete binme yada satranç öğrenmedeki süreçlerden tamamıyla farklı olduğunu vurgular. Chomsky bu süreçleri zekadan bağımsız ve insana özgü görür ve en önemlisi bu süreçler evrenseldir.

 

Eskiden sözün her şeyden önce düşünceyi ifade etmeye yaradığı düşünülmekteydi. 19. yüzyıla dek içebakış ve doğrudan deneysel düşünce ile zihinsel yetenekler incelenmekteydi. Özellikle düşüncenin yasalarıyla mantığınkiler özdeşleştiriliyordu. J. G. Herder'i izleyen N. Chomsky, aklı, uyarıların denetimi karşısında "bağımsız" olarak tanımlar. Dilde de, özellikle bu yetinin gerçekleşmesini görür ve dilbilimini ruhbilimin bir dalı olarak tanımlar.

 

Sessel açıdan çok farklı bir sesbirimin değişkelerinin yine de benzer olduğu düşüncesi ileri sürülebilir. Buna karşılık, hemen hemen benzer sesli/sessel uyarılar doğru bir biçimde farklılaşırlar. Her şey sanki, alıcı telaffuza gönderme yapıyormuş, sanki onu tanıyabilmek için duyduğu şeyi yeniden oluşturmak zorundaymış gibi olur. Nihayet, sözün algılanması çok önemli değişimler gerektirir. Ses değişimleri, eklemlemenin bozulması vb... Böylece iletişim yalnız sessel uyarıların yalın bir biçimde algılanması değil, anlamaya ilişkin dilsel kuralları da uygulamaya koyar.

 

Dilin öğrenilmesi konusunda, J. Piaget güçlendirme ve koşullandırma kuramlarının dayandığı taklit içgüdüsünün olmadığını göstermiştir. Çocuk taklit etmeyi de öğrenmek zorundadır. Bunun için, çocuk aşama aşama bir ilerlemeye göre kendi algılama ulamlarını geliştirir. Örneğin, başlangıçta hacim düşüncesi sadece nesnelerin biçimine bağlıdır. Çocuk esnek plastik bir küpün ezildiği yassılaştırıldığı zaman "daha küçük" olduğunu söyleyecektir. Ruhbilim bireye ilişkin dilsel üretim, anlama, belleme, tanıma olgularını bireysel davranış biçimleri olan söz edimlerini, dilin kazanılmasını, öğrenilmesini inceleyen ruhbilimle dilbilimin arakesit bölgesinde oluşmuş bir alandır. 1954 yıllarından başlayarak C.E.Osgood, T.E.Sebeok, A.Miller, J.B. Caroll gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla bağımsız bir bilim dalı olarak kendini kabul ettirmiştir. Bu aşamada, davranışçı ruhbilimin, iletişim kuramlarını ve dağılımsal dilbilimin bir birleşimi olan ruhbilimin, 1957 yıllarından sonra, N.Chomsky'nin üretici-dönüşümsel dilbilgisi kuramının etkisinde kalarak, bireyin dili kullanımına ilişkin bir edim örneği oluşturmuştur. Bu yöntem 21. YY başlarında hem F. de Saussaure hem de davranışçılık akımıyla eleştirilmiştir. F. de Saussaure ruhbilimciliğe tepki göstererek dilin bağımsız bir dizge olarak incelenmesini istemiştir. Öte yandan, C.Watson ile başlayan davranışçılık akımı, ruhsal işleyiş biçimlerini sadece bireyin gözlemlenebilir tepkilerinden yola çıkılarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu durumda dilin bir davranış olarak ele alınması için tüm koşullar bir araya gelmiştir.

 

Birinci kuşak ruhbilimciler, 2. Dünya Savaşı ertesinde sözü bir bilgi iletme aracı gibi düşünmüşlerdir. Konuşan kişiler, bir alıcı ve vericiye dilsel işleyiş biçimleri ise kodlama ve kodun çözülmesi süreçlerine benzetilmiştir. C.Shannon ve B. Skinner'in çalışmalarında dil bir uyarı-yanıtlar bütünü olarak ortaya çıkarak, öğrenilmesi aşama aşama ilerleyen bir koşullanmayla gerçekleşir. Bu çerçevede, salt iletişim kodu olarak düşünülen dil, insanlardan çok hayvanlarda geliştirilebilir. Amerikalı dilbilimci N.Chomsky bu varsayımı şiddetle yadsıyarak, anlamların yoğunluğunun hayvanlarda, deneyimin sınırlı oluşuna bağlı olduğunun altını çizer. Daha geniş ve daha çok çeşitlilik içeren bir eylem alanıyla karşı karşıya olan insan, durmadan yeni davranışlar oluşturmak zorundadır. Sonuç olarak, insanın mantıksal düşünce yetisini açıklayan, içgüdünün yetersizliğidir.

 

DİL ve DÜŞÜNCE ÜZERİNE TEORİLER

Dilin genetik boyutu ortaya 1960'larda Chomsky'le atılmış olabilir; oysa düşüncenin genetik boyutu M.Ö 450'lere kadar uzanır (E.g. Plato). Düşüncenin, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliğiyle yoğrulmadan önceki varlığı, onun dil öncesi varlığına bir koşut sayılamasa da, genel anlamda bilişimimizde neleri genlerimizde taşıdığımız hep merak konusu olmuştur.

 

Dil ve düşünce arasındaki ilişkiyle ilgili yapılması gereken öncelikli saptama, düşünce denilen olgunun, oluşumun operasyonel anlamda nasıl tanımlanabileceği, ne şekilde betimlenebileceğidir.

 

1920'li yıllar psikolojinin daha fazla bilimsel nitelik kazanmaya başladığı yıllardır, çünkü davranış artık ölçülebilen, maniple edilebilen en önemlisi kestirilebilen bir platforma taşınmıştır. Bu dönemin güçlü okulu davranışçı model, düşünceyi "konuşma" olarak tanımlar, yani düşünmek çok basit bir şekilde gırtlaktaki motor hareketlerdir (Watson, 1913).

 

Jacobsen (1932) insan gırtlağına yerleştirdiği elektriksel aktiviteyi kaydeden detektörler kullanarak bu görüşü desteklemeye çalışır. İnsanların düşünme için aldıkları yönergelerin ardından gözlenen elektriksel (fizyolojik) aktivitelerde kayda değer bir artış gözlenir.

 

1947 yılında Smith, Brown, Thomas ve Goodman da "curare" (paralize eden bir çeşit ilaç) kullanarak çizgili kaslardaki hareketi engelleme yoluyla şu sonuca ulaşır: Düşünce bir çizgili kas hareketiyle sınırlanamayacak kadar geniş bir süreci içermektedir. Düşüncenin operasyonel tanımı üzerine ciddi şekilde düşünülmeye ve ne tür bir ölçülebilir betimlemenin, düşüncenin tüm karakteristiklerini içinde toplayabileceği üzerine tartışılmaya başlanır.

 

Yapılan çalışmalar gruplandığında ortaya 4 belli başlı teorik yaklaşım çıkıyor.

 
1. Düşünsel gelişim dil gelişiminde belirleyicidir (Piaget ve takipçileri).
2. Dil ve düşünce birbirinden bağımsızdır (Chomsky ve takipçileri).
3. Dil ve düşünce orijin olarak birbirinden bağımsızdır fakat zaman içinde   

    aralarında karşılıklı bir bağımlılık gelişir (Vygotsky).
4. Dil düşünceyi belirler (Sapir-Worf).

 

Piaget'e göre dil sosyal ve bilişsel bir süreçtir ve bu yüzden dilin oluşumu bilişsel ve algısal önkoşullar içerir. Örneğin çocuğun obje isimlerini ve kavramları öğrenebilmesi için "obje kalıcılığı", (object permanace) ile ilgili gelişimsel süreci tamamlamış olması gerekir. Piaget, çocuklarda 18 aylıkken hızla yükselen kelime bilgisi eğrisini de bu şekilde açıklar. Piaget'nin, dilin genetik mi kodlandığı yoksa yaşam içinde öğrenilerek mi edinildiği konusundaki duruşu, Chomsky ve Skinner'in ortasında bir yerdir. Piaget'ye göre genetik olan dil değil, genel bilişsel prensiplerdir.

 

Chomsky (1965) dilin öğrenilerek edinimine aşağıdaki sebeplerden dolayı karşı çıkarak, genetik donanımlı, dile özgü bir unsurun varlığını öne sürer. Dilbilgisel yetkinlik (kişinin kendi diline ilişkin bilinç dışı farkında olduğu dil bilgisi) ile, performansı (konuşabilme, söyleneni anlama ) birbirinden ayırarak, dilbilgisini performanstan çok bilinçdışı dil yetkinliğiyle ilişkilendirir. Bu çok basit şekilde kişinin kendi dilinde gördüğü yada duyduğu bir cümleyi sebebini açıklayamasa da gramer anlamında doğrulayıp doğrulamadığı durumudur. Bu durumda çocuk için dil, bir öğrenmeyse, dil genetik donanımlı değilse, gramer olarak yanlış dilbilgisi yapılarını çocuk nasıl oluyor da bilebiliyor, yani çevremizde konuşulan dil yapıları normalken nasıl oluyor da hiç tanık olmadığımız bir yanlış grameri görebiliyoruz, yada sezinleyebiliyoruz. Chomsky bunu "negatif kanıt" olarak adlandırır yani negatif dilbilgisi yapıların çevreden öğrenilmesi mümkün değildir ona göre. Diğer bir sebep, dilin yapısal anlamda sonsuz çeşitliliğidir, bir cümle doğal sayılar kümesi gibi sonsuza dek uzayabilir. Sonsuz sayıda oluşturulabilen dil ifadesini öğrenme modelleriyle açıklamak mümkün değildir. 30 ayını doldurmuş bir çocuğun geniş çaplı, farklı karmaşık gramer yapılarını kazanmış olmasının bir öğrenme modeli içinde açıklanması oldukça güçtür. Bunu Chomsky "öğrenilebilirlik problemi" olarak adlandırır, ve genetik bir yapının (Dil edinim aracı-Language Acquisition Device) zorunluluğunu öne sürer. Bu genetik yapı çocuğa, çocuğun dilbilgisi deneyimine göre, gramerin gelişimini sağlayacak genetik aktarımlı algoritmaları verir. Dünya'daki bütün dillerin farklılığı ve karmaşıklığı önsezisine karşılık Chomsky, bir evrensellikten söz eder ve belli prensipler-parametreler ölçüsünde dil edinimini ve süreçlerini açıklamaya çalışır.

 

Vygotsky (1962) içsel konuşmalar, ben merkezli konuşmalar ve çocukların monologlarından yola çıkarak dil ve düşünce arasındaki ilişkinin daha karmaşık bir süreç olduğunu vurgular. Ona göre dil de, düşünce de başlangıçta birbirinden ayrıdır. Başlangıçta konuşmalar daha basit, düşünce ise sözsüzdür. Bu dönemde kelimeler objelerin sembolü olmaktan çok kendisidir. Dil ve düşünce doğumdan sonraki ilk iki yıl birbirlerinden bağımsız fakat aynı zamanda birbiriyle etkileşim içindedir. Zamanla dil ve düşünce birbirine bağımlı hale gelir, düşüncesiz konuşma, içsessiz tasarlanan düşünce olanaksızlaşır, kısacası artık düşünce kelimelerle kodlanır. Vygotsky'nin öne sürdüğü bu teorinin deneysel anlamda ölçülebilmesi ve geliştirilmesi güç olduğundan, alanda pek kabul görmüş sayılmaz.

 

Dilin düşünceyi belirlemesi bağlamında öne sürülen ilk kanıtlar antropolojik kanıtlardır. Whorf, Amerikan yerli dillerini (Hopi, Nootka, Apache ve Aztec) inceler. Örneğin Hopi dilinde zamanı belirten bir kelime yada bir gramatik yapı mevcut değildir. Whorf, bundan destek alarak Hopi dilini konuşan bir insanın zaman algısının, zamanı gramatik yapıda ifade eden bir dili konuşan insanın zamanı algısından farklı olduğunu düşünür. Sosyo-dilbilim alanında yapılan daha sonraki çalışmalarda, Whorf'un verileri güvenilirlik ve geçerlilik konusunda sorgulanır ve Lenneberg ve Roberts (1956), Whorf'un yaklaşımına dairesel bir nitelik taşıması nedeniyle eleştiri getirir. Yani dil farklı olduğu için düşünce farklıdır ve bu düşüncedeki farklılık, dönüşümlü olarak dildeki farklılığı doğurur. Bu nedenle Lenneberg ve Roberts bir sebep sonuç ilişkisi için, düşünce örgüsünün bağımsız bir şekilde ölçülebilmesi gerekliliğini ortaya koyar.

 

SÖZCELERİN ÜRETİMİ

Bu sürecin başlangıcı ve sonucu arasındaki mesafe çok büyüktür. Nasıl oluyor da konuşan birey bir anlam niyetinden, bir dizi sesin üretilmesine yada yazılı göstergelere geçebiliyor? Bunu gerçekleştirirken, söz diziminden mi yoksa bazı sözcüklerden mi işe başlıyor? Yine bunu geçekleştirirken ürettiği iletiyi nasıl denetliyor? Bu sorunlar, ister istemez insanı dil ile düşünce arasındaki ilişkiler konusunda yapılan tartışmalara götürüyor. Dilin dışında bir düşünce var mıdır?

 

 

 

SÖZCELERİN YORUMU

Konuşan birey beyinde, anlama ile sonuçlanacak bir işleme tabi tutulması gereken bir belirtke (ses dalgaları yada yazılı göstergeler) algılar. Ruhbilimin, özellikle zihinsel olarak konuşma zincirinin sözcük, tümce gibi birimlere nasıl bölündüğünü incelemeye çalışır. Bu konuşan bireyden diğer konuşan bireye yada zaman içinde büyük telaffuz değişkenliklerine karşın nasıl oluyor da bir sözcük tanınıyor? Sözel belirtkenin yorumlanması kesin bir düzen yada sıra izliyorsa, öncelikle sesler, sonra sözcükler, sonra söz dizimi, sonra bağlam yada çeşitli bileşenler mi serbestçe karşılıklı etkileşime giriyorlar? Buna "modüler kavram" adı veriliyor. Bazen insan, yorumlama sürecinde ansiklopedik bilgilerin (dünya konusundaki bilgi) ve salt dilbilimsel bilgilerin payının ne olduğunu ve bu iki bilgi kaynağının nasıl eklemlendiğini kendi kendine sormadan edemiyor.

 

BELLEKTE TUTMA

İnsan belleğinde sözcükler, tümceler ve metinler hangi biçimde bulunur? Dilsel yeniden sunumlar mı söz konusudur yoksa bu bilgiler farklı bir türün yeniden sunumlarına mı dönüşmüştür?

 

DİL - BEYİN İLİŞKİSİ

Dil kişiden kişiye farklılık gösterir. Beyin, dil edinimi ve öğreniminde önemli rol oynar. Burada beyin yarımkürelerinin (Hemisphäre) çok önemi vardır. Sol yarımkürede işitme bölgesinin önünde frontal lobta Broca alanı, altta (sağda) yer alan Wernicke alanı vardır. Wernicke alanında görsel-işitsel çağrışım ve sözcük-nesne ilişkileri sağlanır. Broca alanında ise dilin sesletim aşaması sağlanır. Konuşmanın sağlam ve anlamlı bir şekilde gerçekleşebilmesi için her iki yarımkürenin eşgüdümlü çalışması gerekmektedir. Çünkü sol yarımküreyle anlamlı tümceleri oluştururken, sağ yarımküredeki Prosodi (bürun) merkezi o tümcelerin vurgu, ton, ezgi gibi özelliklerini düzene sokmaktadır. Beynin işleyişi mantıksal ve kavramsal sol yarım kürede gerçekleşir. Sağ yarımküre yeni imgeler ararken ve bunları yerleştirirken bloke olur. İmgeler yada çağrışımlar oluşurken iletişim kanalı yeniden çalışmaya başlar ve sağ yarımkürede oluşan imgeler sol yarımküreye iletilir. Sol yarımküre ise aldığı bu imgeleri mantık sırasına koyarak yeni bir düşüncenin yada bildirinin dış dünyaya sorulması işlemini başlatır. İlk çocukluk çağında ve dil edinimi sürecinde beynin sağ yarım küresinin daha baskın olarak çalıştığı, ergenlik döneminde ise bu baskınlığın sol yarımküreye geçtiği söylenmektedir. Dil, ergenlik çağında geniş ölçüde bilgi aktarmak amacı ile kullanıldığı için sol yarımkürenin etkisi altındadır. Sol yarımküre çözümsel  (analitik) düşünürken sağ yarımküre bütünsel düşünmektedir.

 

SAĞ VE SOL YARIM KÜRENİN İŞLEVLERİ

Sağ ve sol beyinciğin gelişimi ergenlik döneminde sona erer ve bu çağdan sonra dil edinimi zorlaşır. Ancak bundan sonra dil edinimi olmaz, öğrenilir. 12 yaşına kadar 2 veya 3 dil öğrenilebilir. Bu yaştan sonra öğrenim zorlaşır. Yani dil edinimi ergenlik dönemine kadar olur. Çocuk beyninin büyük bir esneme kapasitesi ve maksimum gelişme potansiyeli bulunmaktadır. Olgunlaşma sonunda konuşma fonksiyonu sol yarımküreye odaklaşır. Dil edinimi beynin gelişimine paralel olarak yaşamın ilk 10 yılında gerçekleşir. Birinci dil edinimi ikinci dilin öğrenilmesini kolaylaştırır. Baskın olan Hemisphäre’in  lokal zedelenmeleri, söz yitimine neden olur. Küçük yaşlarda baskın Hemisphäre’deki konuşma merkezinin zedelenmesi sonucunda yeni bir konuşma merkezi oluşabiliyor.  Çocuklarda Hemisphäre’ler arası başarılı transferlerin sayısı oldukça fazladır. 5 yaşına kadar olan zedelenmeler genelde sağ beyine transferi mümkün kılıyor. 5 yaşından sonra konuşma işlemi sol beyinde oluşuyor.

 

DİLİN EDİNİLMESİ

Çocuk dil edinirken değişik aşamalardan geçer. Bu aşamaları aşağıda ana hatları ile inceleyeceğiz.

 

1. Cıvıldama evresi (babbling): Doğumundan sonraki ilk 3-4 ay içinde bebekler, ağlama, "agu-agu" sesi çıkarma, esneme ve geğirme dışında sözlü faaliyetlerde bulunamazlar. 6 ay civarında durum değişir. Bu devrede çocuk kendiliğinden cıvıldama davranışı göstermeye başlar. Bu sesler, ilk başlarda genel insan sesleri olarak kendilerini gösterirler, fakat kısa bir zaman içinde bebek çevresindeki insanların konuştuğu dilin fonemlerini andıran sesler çıkarmaya başlar. Seslerin herhangi bir yapısı ve anlamı yoktur. Fakat çocuk ses çıkarma organlarını kullanmaktan büyük bir keyif alır ve her fırsatta tekrar tekrar bu sesleri çıkarmaya devam eder.

 

Dünyanın her bölgesinde, hangi ırk ve dilden olursa olsun bebekler hemen hemen 6 ay civarında cıvıldamaya başlarlar. İlk başlarda bebekler birbirlerine son derece benzeyen evrensel sesler çıkarırlar. Öyle ki, sesler yöre, ırk ve dil ayrımına göre kaydedilip, sonradan bir grup kişiye bu kayıtlar dinletilerek gruplandırılması istendiğinde, bebeklerin ses kayıtları arasında bir ayırım yapılamamıştır (Atkinson, Mac Whinney vs Stoel, 1970). Bebeklerin çıkardığı seslerin türü ve miktarı, bölge, ırk ve dil faktörlerinden etkilenmez. Hatta sağır ana-babadan doğan ve onların çevresinde büyüyen sağır çocuk bile diğer çocukların seslerine benzer sesler çıkarır (Lenneberge 1967).

 

"Genel Ses Durumu" kısa sürer ve çocuklar birkaç ay içinde ana-babalarının dilinin seslerini daha çok çıkarır. Diğer sesleri ise artık çıkarmazlar. Demek oluyor ki, çocuk doğduğunda değişik insan dillerini konuşabilecek bir ses hazinesi ile doğar, daha sonra hızla kendi toplumunun dilinde uzmanlaşmaya yönelir.

 

2. Tek Kelime ve Tümcel Söz (Holophrastiz speech): Bir yaş civarında bebekler dilde bulunan geçek kelimeleri öğrenmeye ve söylemeye başlarlar. Bu kelimeler, toplumsal dilin ilk başlangıcını gösterir ve ilk başlarda yetişkinlerin diline pek benzemez. Zamanla yetişkinlerin konuştuğu dil ile çocuğun konuştuğu dil birbirine benzemeye başlar. Kelime sayısı en fazla 2 ve 5 yaşlar arasında artar, daha sonra kelime haznesi büyümeye devam eder ancak artış o kadar hızlı değildir. 2 yaşındaki çocuk ortalama 50 kelime bilir. Bir sene sonra 3 yaşındaki çocuğun bildiği kelime sayısı 1000 civarındadır. 5 yaşındaki bir çocuk 2000 kelime bilir.

 

Çocuk önceleri bir kelimeyi tüm bir anlamı ifade etmek için kullanır. Örneğin çocuk, "Baba!" dediği zaman "Ben babamın omzuna binip onunla gezmeye gitmek istiyorum!" düşüncesini belirtmek isteyebilir. "Hav hav" kelimesi "Ben sıkıldım, komşunun köpeğini getirin, oynamak istiyorum!" anlamına gelebilir. Tümcel söz böyle tek kelime ile karmaşık düşünceleri ifade etmeye verilen isimdir ve bu devrede, çocuğun dili anlama yeteneğinin, konuşabilme becerisinden ileri olduğunu gösterir.

 

3. İki Kelimeden Oluşan Cümleler: 18 ay civarında çocuklar 2 kelimelik cümleler kurmaya başlarlar. Bu cümleler, ilk gramer yapısının belirtileridir. "Anne gel!" "Baba al!" "Atta git!" gibi cümleler, çocuğun dilin gramatik yapısıyla ilgili ilk çabalarını gösterir. Çocuk iki kelimelik cümlelerden üç kelimelik cümlelere geçmeden önce iki kelimelik cümleleri sık sık kullanmaya başlar. Braine (1963) bir çocuğu uzun zaman boyutu içinde gözlediğinde, 19 aylık bir bebeğin 5-10 civarındaki iki kelimelik cümle kullanımının, 20 aylıkken 25, 21 aylıkken 50, 22 aylıkken 75, 23 aylıkken 150, 24 aylıkken 1425, 25 aylıkken 2425 olduğunu bulmuştur. İlk başlarda yavaş yavaş artan iki kelimelik cümle sayısı, 24. ve 25. aylarda birdenbire fırlamıştır. Miller ve Ervin (1964) de buna benzer sonuçlar elde etmişlerdir.

 

4. Telegrafik Söz: 2-3 kelimelik cümleler telegrafik söz adı verilen bir yapı gösterirler. Çocuk "Baba seninle beraber parka gidelim" düşüncesini "Baba parka git!" telegrafik cümlesiyle ifade eder. Telegrafik cümlede genellikle isim ve fiil yer alır. Diğer bütün ayrıntılar bırakılır. Bu nedenle çocuğun dilini anlamak için çocuğun hangi durumda ve hangi amaçla bu sözü söylediğini bilmek gerekir.

 

Bu tür konuşmaya bağlama bağımlı (context dependent) söz adı verilir. Çocuğun sürekli çevresinde bulunan anne baba ve kardeşler, onun zihnindeki bağlamı bildikleri için ne demek istediğini hemen anlar ama bir yabancı çocuğun ne demek istediğini anlamakta güçlük çeker. Tümcel söz tek kelimeyle, telegrafik söz iki kelimeyle ifade dilen karmaşık düşünce yapılarını belirtir.

 

5. Uzun Cümleler: 2 ve 3 yaş arasındaki çocuklar daha uzun cümleler kullanmaya başlarlar. Cümlelerde kullandıkları hece sayısı artmaya başlar. Bu aşamadaki dil sürecinin göz önüne alınması gereken 3 yönü vardır:

 

a) Çocuklar arasında bu aşamada bireysel farklar belirgin hale gelmeye başlar. Her çocuk göreli olarak süratle karmaşık cümleler kurmaya başlar ama bazı çocuklar diğerlerine göre daha yavaş bir tempoyla gelişirler.

 

b) Çocuklar arasında görülen bireysel farklılık, öğrenmekte oldukları gramer kurallarının birbirini izleyişindeki sırada kendini göstermez. Başka bir değişle her çocuk, aynı tür gramatik gelişimi benzer bir sıralama içinde yapar.

 

c) Çocukların cümlelerinin altında yatan gramer kuralları değişik aşamalardan geçerek, yetişkinlerinkine benzer hale gelir. Çocuk, deneme yanılma yoluyla değişik gramer yapılarını dener ve yavaş yavaş yetişkinin gramer yapısın öğrenir.

 

DİLİN ÖĞRENİLMESİYLE İLGİLİ KURAMLAR

1. Klasik Koşullama: Bu model içinde çocuğun kelimeleri nasıl öğrendiği söyle açıklanmıştır. Çocuk değişik sesler çıkarır. Bu arada rasgele "anne", "ann", "nne" gibi sesler çıkarır ve kendisini besleyen, kucağına alan kişinin bu anda kendisini kucakladığını ve kendisine gülümsediğini görür. Böylece çocuğun kendiliğinden çıkardığı bir ses belirli bir kişi ile koşullanma durumuna girer. Aynı şekilde çocuk "sıcak" kelimesini, sobaya dokunması, elini yanması ve annesiyle bağlantı kurarak öğrenir.

 

2. Edimsel Koşullanma: Skinner (1957) ve Rachlin (1976), dil ile çocuğun diğer davranışları arasında öğrenme yönünden hiçbir fark görmezler. Onlara göre çocuk, diğer davranışları nasıl öğreniyorsa dili de aynı öğrenme süreçleri aracılığıyla öğrenir. Tek Fark, çocuğun çevresini el ve kollarıyla değil, sözle etkilemesidir. Örneğin, kendi ulaşımının dışında bulunan bir nesneyi almak isteyen çocuk, değişik sesler dener ve sonunda tesadüfen "ver" sözüne benzer bir ses çıkarır. Çocuğun çevresinde olanlar çocuğun uzandığı nesneyi alıp ona verirler. Böylece çocuk söz aracılığıyla çevresini etkilediğini anlar ve ulaşamadığı bir nesneyi almak istediğinde aynı "ver" sözüne yakın bir ses çıkartır. Çocuk zamanla her isteği ve davranışı ile ilgili yeni bir kelime öğrenir. Bu görüşe göre dil öğrenmesinin temelinde pekiştirme, sönme ve genelleme gibi edimsel öğrenmenin temel ilkeleri yatar.

 

3. Psikolinguistik Kuram: Dilbilimci Chomsky'nin etkisi altında psikologlar, dil öğrenme ile ilgili psikolinguistik kuramı geliştirmişlerdir. (Dodd ve Whit, 1980) Bu kuram, insanların doğuştan dil öğrenme yeteneği ile doğduğunu "insanın dili konuşmak üzere doğumdan önce programlandığını" kabul eder. Böylece hangi çevrede, hangi koşullar altında olursa olsun, çevresinde konuşan olduğu sürece insan yavrusu konuşmayı öğrenir.

 

Çocuk dil öğrenirken, sadece bir dizi kelimeyi değil, bu kelimeleri dizi haline getirilmesine olanak veren gramer kurallarını da öğrenir. İlk başlarda bu kurallar, her biri denenip, doğruluğu yada yanlışlığı saptanacak bir "hipotezdir". Çocuk deneye deneye başkalarıyla konuşmalarında bu kuralları uygulayarak bu hipotezleri gramer kuralları haline dönüştürür (Chomsky, 1968). Kurallar çocuğun dil davranışındaki yaratıcılığının temelinde yatar. "Çocuk gramer kurallarını nasıl öğrenir?" sorusuna koşullanma kuramları henüz cevap verebilmiş değiller.

 

Psikolinguistik kuram, çocuğun biyolojik yapısına birinci derecede önem verir ve insanoğlunun "biyolojik dil programı" ile doğduğunu kabul eder. Çevre koşulları, çocuğun hangi dili, hangi sözcükleri kullanacağını belirler. Ancak dilin öğrenme sürecini bu koşullarla açıklama olanağı yoktur.

 

ÇOK DİLLİLİK

Aslında çok dillilik bir ayrıcalık değildir. Bugün insanların birçok dil konuştuğu bilinen bir gerçektir. Önemli olan, bu farklı dillerin bellekte nasıl depolandığı, bunların ayrı ayrı mı yoksa iç içe mi girmiş olduklarını, konuşan bireyin bu dilleri nasıl harekete geçirdiğini ve bir dilden diğerine nasıl geçtiğini bilmektir. Burada özel dillerin çeşitliliğinin ötesinde bir "dil yetisi"nin varlığını ortaya koyan dilbilimsel düşünce ortaya çıkmaktadır.

 

DİL HASTALIKLARI

Afazi: Konuşma yeteneğindeki özel tip bozuklukları anlatmak için kullanılan bir terimdir. Sadece konuşma değil, sözel ve yazılı yada başka türlü iletişimin kaybolması afazi olarak bilinmektedir. Sonradan geçirilmiş bir hastalık sonucu beynin etkilenmesiyle konuşma, anlama, isimlendirme, okuma, yazma, hesaplama ve tekrarlama fonksiyonlarının sağlanmasıyla ilgili anatomifizyolojik yapısının bozulması sonucu lisan elemanlarından biri veya birkaçının yada hepsinin bozulmasıyla oluşan bir klinik tablodur. Yazılı yada sözlü lisanın üretimi, anlaşılması, ifade edilmesi fonksiyonlarında sonradan kazanılan bozukluklar anlaşılmaktadır.

 

Disfazi: Lisan fonksiyonlarındaki azalmayı ifade eder. Klinik açıklamalarda bunun yerine afazi terimi kullanılmaktadır.

 

Afemi: Çok hızlı şekilde düzelen afazi sendromları için kullanılmıştır. Sadece konuşma fonksiyonunda ortaya çıkan bir bozukluk şeklindedir. Lisanın diğer elemanları sağlamdır. Leksikal ve sintaktik sistemlerin integrasyonunda bir bozukluk vardır.

 

Mutizm: Konuşmanın tam olarak kaybolmasıdır.

 

Anomi: Konuşmada kelime bulamama veya bir objeyi isimlendirme bozukluğudur. Konuşmada duraklama, atlama, yanlış veya benzer kelime seçme şeklinde konuşma olur.

 

Parafazi: Uygunsuz kelimelerle konuşma olarak bilinir. Asıl anlam ifade edecek kelime yerine harflerdeki değişiklikler veya yanlış harflerle yer değişimi şeklinde kullanılan cümlelerle yapılan konuşma, literal veya fonemik parafazidir. Eğer bir kelime yerine tamamen başka yada ilgisiz bir kelime kullanılırsa verbal parafazi, bilinemeyen kelimenin yerine yakın anlam veya ilişkili kelimeler kullanılarak yapılan cümlelerle konuşma semantik parafazi olarak bilinir.

 

Parafazik kelime kullanımı veya konuşma, yeni veya anlamsız, bilinmeyen, daha çok yabancı yada noksan kelimelerle yapılırsa buna da neolojistik konuşma denir.

 

Kelimelerin birbirine bağlanması düzgün anlamlı, uygun ses, ton ve ahenk ile imla kaideleri ile konuşma, gramatik konuşmadır. Bunun bozulması argamatik konuşma olarak adlandırılır. Söz dizimi aktivitesinde kelime çıkışında, akışında uygun tonlarda ve ahenkte olup olmadığı, argamatizmin derecesini belirler.

 

Konuşma apraksizi: Artükülasyon hasarı sonucu fonksiyonun etkilenmesiyle karakterize bir konuşma bozukluğu tablosudur. Asıl kelime ve cümle yerine fonemik benzerliği olan kelimeleri ve kısa cümleleri tekrarlar. Sık artükülayson yanlışlıkları vardır.

 

Konuşmada ifadelerin anlaşıldıktan sonra anlatılması konusunda temelde hadise eksternal konuşma, kelimelerin anlatan yada yazan tarafından anlaşılır bir şekilde düşünce ve ifadeleri bir başkasına yansıtabilme yeteneğini kapsar.

 

Apraksi: Becerikli ve seri hareketlerin yapılmasındaki bozukluktur. Kuvvetsizlik, sensorial kayıp, ton bozukluğu, intellektüel bozukluk, işitme ve anlama bozukluğu ile kooperasyonu engelleyen şuur bozukluğu olmadan kişinin daha önceden yaptığı basit ve amaca yönelik becerikli hareketleri belirli bir plan ve düşünce içerisinde icra edememesidir.

 

BAŞKA TÜRLER İNSAN DİLİNİ ÖĞRENEBİLİR Mİ?

"Hayvanlar insana özgü bir dil öğrenebilir mi?" sorusu uzun yıllardır psikologları düşündürmüştür. Şempanzeler üzerinde yapılan ilk denemeler, (Hayes ve Hayes, 1952) olumsuz sonuç vermiş ve araştırmacılar, şempanzelerin dili öğrenemeyeceklerine karar vermişlerdir.

 

Daha sonraki araştırmacılar, dil yeteneği ile dilin ifade mekanizmalarını birbirinden ayırt edince şu soru ortaya çıkmıştır: "Şempanze gırtlağındaki ses mekanizmaları, insan dilinde kullanılan sesleri çıkarmak için yetersizdir. Ses mekanizmalarını kullanmadan "hayvan işaret dili" kullanarak iletişim kurabilir mi?". Gardner ve Garder'in (1978) yaptığı araştırmalar, bu soruya olumlu cevap verir. Washoe adlı şempanze ikiyüzden fazla işaret öğrenmiş ve işaretler aracılığıyla basit ifadeler kullanabilmiştir. "Sen, ben, hemen git" "Hemen ver diş fırçası" gibi...

 

Premack ve Premack (1975) yaptıkları araştırmada, işaret dili kullanacak yerde bazı şekilleri kelimelerin sembolleri olarak kullanmışlar ve sembol dizilerini belirli gramer kurallarına göre yapılandırmışlardır. Sarah adlı şempanze, plastikten yapılmış sembolleri kullanarak, bazı basit cümleler kurabilmiş ve sembollerle verilen cümleleri anlayarak kendisinden istenileni yerine getirmiştir.

 

Araştırmalar göstermektedir ki, şempanzelerin sözlü ifade mekanizmaları, bizimkinden farklı olduğu için onlara sözlü dil öğretme olanağı yoktur, ne var ki iletişim yetenekleri bizim önceden düşündüğümüz kadar düşük değildir. İnsan dilinin karmaşıklığı, akıcılığı, hızı ve yaratıcılık derecesi hiçbir hayvan araştırmasında gözlenecek kadar üst düzeydedir.

 

Zekaca en düşük insan bile, Sarah ve Washoe gibi zeka düzeyi yüksek şempanzelerden kat kat üstün bir dil kullanma yeteneğine sahiptir. Bu tür gözlemler, insanların "Dil Programı" ile doğduğu kuramın destekler.

 | Puan: 9 / 1 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA