İSTATİSTİKLER

Sitemizde;26 kategori altında, toplam 720 Hayat hikayesi bulunmaktadır.

Sitemizdeki hayat hikayeleri toplam 2202167 defa okunmuş ve 1557 yorum yazılmıştır.

ATATÜRK'ün ilkeleri

Kategori Kategori: Atatürk | Yorumlar 0 Yorum | Okunma 3400 Okunma | Yazar Yazan: ballikas | 09 Ocak 2007 19:09:28

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öge, devlet baskaninin belli bir süre için seçilerek is basina gelmesidir. Bu bakimdan cumhuriyet, basta bir hükümdarin bulundugu devlet biçimlerinden (monarsilerden) ayrilir. Monarsilerde devletin basi, belli bir aile içinden çikar, normal kosullar altinda, ölünceye kadar is basinda kalir. Yerine gene ayni aileden bir baskasi gelir. Her monarside, aile içinden kimin hükümdar olacagi belli bazi kurallara göre saptanir. Cumhuriyette devlet baskani belli bir süre içinde seçimle is basina gelince, ileri gelen diger kisilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

CUMHURIYETÇiLiK

Cumhuriyet bir devlet biçimidir. Cumhuriyette esas olan ilk öge, devlet baskaninin belli bir süre için seçilerek is basina gelmesidir. Bu bakimdan cumhuriyet, basta bir hükümdarin bulundugu devlet biçimlerinden (monarsilerden) ayrilir. Monarsilerde devletin basi, belli bir aile içinden çikar, normal kosullar altinda, ölünceye kadar is basinda kalir. Yerine gene ayni aileden bir baskasi gelir. Her monarside, aile içinden kimin hükümdar olacagi belli bazi kurallara göre saptanir. Cumhuriyette devlet baskani belli bir süre içinde seçimle is basina gelince, ileri gelen diger kisilerin de seçimle belirlenmesi gerekir. Bunlar genellikle o toplumda yasa koyacak kimselerdir.

Gerek devlet baskaninin, gerek yasa koyma yetkisine sahip olanlarin seçimle is basina gelmesi sartinin kabulü ile cumhuriyet tam anlamiyla belirmis sayilmaz. Simdi sorun seçim üzerinde dügümlenecektir. Seçime kimler katilacaktir? Belli bir grup vatandasa seçme ve seçilme hakki verilirse belki dis görünüsü bakimindan bir cumhuriyetle karsilasilir. Böyle cumhuriyetler ilkçag Yunan kent devletlerinde, bazi ortaçag Italyan ve Alman bölgelerinde (Venedik, Ceneviz cumhuriyetleri, Hansa kentleri gibi) görülmüstür. Bu tür eski cumhuriyetlerde seçime katilma hakki sadece belli bir grup vatandasa verilmisti. Onlar, yaptiklari seçimle is basina gelen kadroya dayanarak tüm toplumu yönetiyorlardi. Bugünkü anlayisimiza göre bu tür cumhuriyetler amaca uygun birer rejim degillerdir. Onlara aristokratik veya oligarsik cumhuriyetler denilir.

Demek ki, cumhuriyet biçiminin amaca uygun olarak gerçeklesmesi için, belli bir olgunluk yasina gelmis her vatandasin seçime katilmasi gerektir. Bu anlamiyla cumhuriyetler Amerika Birlesik Devletleri'nin kurulmasi ile dogmaya ve ancak büyük Fransiz inkilâbindan sonra yayilmaya baslamistir. Gerçi ünlü düsünürler cumhuriyeti çok önceden kafalarinda kurmus ve tanimlamislardir. Ancak uygulama XIX. yüzyilin sonuna dogru ortaya çikmistir. Seçme ve seçilme hakkinin tüm vatandaslara taninmasi ve uygulamaya geçilmesiyle gerçek cumhuriyet kurulmus ve islemeye baslamistir. Ancak bu devlet biçimini daha iyi ve köklü olarak yasatmak, seçimin demokrasi sartlan içinde yapilmasi ile mümkündür. Yukarida demokrasinin tanimi görülmüstü, iste gerçek cumhuriyet demokratik hayatla gerçeklesir.

Osmanli Devleti, bir cumhuriyet degildi. Padisahlar Osmanli Ailesi içinden çikarlardi. Devleti ve milleti yönetme yetkisi kesinlikle padisahindi. Gerçi mesrutiyet döneminde halkin oyu ile seçilmis meclisler vardi. Ancak bu meclisler padisahin üstünde degildi, tersine, padisah bunlarin, yani millet isteginin üzerinde idi. Son karar, son söz kesinlikle padisahindi.
Bu yönetim biçiminin sakincalarini yasanilan türlü olaylar göstermistir. Atatürk, cumhuriyet ilâni ile devlet içinde karar verecek en yetkili ve son makam olarak milletin tanindigini belirtmistir.

Atatürk, bir cumhuriyet âsigi idi. Daha kimse bu kelimeyi agzina alamazken, genç Mustafa Kemal, padisahlik rejimine karsi çekinmeden saltanatin kaldirilip cumhuriyetin kurulmasi geregini söyleyebiliyordu. Hele millî mücadeleye baslarken bunu açikça belirtmisti. Erzurum Kongresi'nin açilacagi günlerde yakin arkadaslarina cumhuriyetin kurulacagini anlatiyordu. Nihayet bilinen asamalardan sonra cumhuriyet rejimine kavustuk. Kisisel saltanata son verildi.

Atatürk, cumhuriyeti demokrasi içinde Isleyen en ideal bir rejim olarak görmektedir. O söyle söylüyor: "Demokrasinin bütün anlamiyla ideali, milletin tamaminin ayni zamanda yöneten durumda bulunabilmesi, hiç olmazsa devletin son iradesini yalniz milletin ifade etmesini ve belirtmesini ister. Ne yazik ki, milletlerin nüfus çoklugu, düsünce egitimi düzeyleri, idealin uygulanmasinda, idealden büsbütün yoksunluga yol açacak ihtiyatsizliklardan kaçinmayi gerektirmektedir. Su duruma göre demokrasi ilkesinin en modern ve mantiksal uygulamasini saglayan hükümet biçimi, cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, milletçe seçilmis meclisindir. Millet adina kanunlari o yapar. Hükümete güven oyu verir, ya da vermez, onu düsürür. Millet vekillerinden hosnut kalmazsa baskalarini seçer. Cumhuriyette meclis, cumhurbaskani ve hükümet bilirler ki, kendilerini iktidar ve yetki yerine belli bir zaman için getiren, irade ve egemenligin sahibi olan millettir. Gücünün ve yetkisinin Tanridan geldigini ve yalniz ona karsi ahirette hesap verebilecegini varsayan ve devleti, ülkeyi kendine mirasla kalmis bir malikane kabul eden bir hükümdar, kendini her türlü sinirlamadan uzak görür. Böyle bir yönetimde milletin benligi, özgürlügü söz konusu dahi olamaz. Su duruma göre, yetkileri sinirli dahi olsa, hükümdarlik biçimi demokrasiye, millî egemenlik ilkesine uygun degildir".

Pek iyi anlasiliyor ki, Atatürk, halkin kendini dogrudan dogruya yönetmesi demek olan demokrasiyi en ideal devlet biçimi kabul etmektedir. Ancak bütün bilginlerin de söyledikleri gibi, halk kendini dogrudan dogruya yönetemez, çünkü bugün milyonlarca kisinin bir araya gelerek her zaman devlet islerini yürütmeleri mümkün degildir. Öyle ise demokrasiyi gerçeklestirmek ancak cumhuriyetle mümkündür. Cumhuriyette millet, yöneticileri belirli bir zaman için seçer, belli bir süre geçince, hosnut kalmamissa, onlari görevden uzaklastirir, iste cumhuriyet demokrasisi budur. Bu rejimin kisisel saltanattan çok daha iyi oldugu kuskusuzdur.
Atatürk, belli kisilerin seçimle is basina gelip, bir daha iktidardan ayrilmamasi demek olan Fasizm ile, milletin tümüne degil de, sadece birkaç tabakaya dayanarak millet egemenligini reddeden Bolsevizm'e karsi çok açik bir cephe almistir. Her iki rejimin gelistigi bir dönemde millet egemenligine dayali cumhuriyete siki sikiya bagli kalmasi, yalniz bizim için degil, tüm insanlik için bir kivanç kaynagidir.

Atatürk'e göre, "Türk Milletinin tabiatina ve geleneklerine en uygun olan yönetim, cumhuriyet yönetimidir". Atatürk, demokrasinin Osmanli Saltanati içinde yeseremedigini açikça görmüstür. Demokrasi ancak cumhuriyetle köklesip gelisebilirdi. Bunun içindir ki, Türk inkilâbinin bas ilkeleri arasinda cumhuriyetçilik sayilmistir. Milletin kendi yönetimi olan cumhuriyete içten baglilik, yücelme yolunu asmanin bas sartidir.

 

Atatürk'ün Cumhuriyetçilik ile Ilgili Bazi Sözleri

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlaki deger ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. (1925)

Bugünkü hükümetimizin, devlet teskilatimizin dogrudan dogruya milletin kendi kendine, kendiliginden yaptigi bir devlet ve hükümet teskilatidir ki onun adi Cumhuriyettir. Artik hükümet ile millet arasinda geçmisteki ayrilik kalmamistir. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MiLLiYETÇiLiK

Ait oldugu milletin varligini sürdürmesi ve yüceltmesi için diger bireylerle birlikte çalismaya, bu çalismayi ve bilinci, diger kusaklara da yansitmaya "milliyetçilik" denilir. Su tanima göre milliyetçiligin en önemli ögesi "millet" olmaktir. Öyle ise millet nedir?

Bir insan topluluguna millet diyebilmek için bazi niteliklerin o toplumda olup olmadigi saptanmalidir. Bazi anlayis biçimlerine göre, bir toplulugun millet sayilabilmesi için irk birligi yetisir. Bu eksik bir görüstür. Ayni irktan olmadiklari halde bugün milletlikleri tartisilmaz topluluklar vardir, Isviçreliler ve Amerikalilar gibi, bazilarina göre ise millet olmanin bas sarti ayni dili konusabilmektir. Bu da her zaman dogru sayilamayacak bir görüstür. Isviçre'de üç ayri dil konusulur ama bütün Isviçreliler bir millettirler. Buna karsilik ayni dili konusan pek çok Arap milleti vardir. Iraklilar ile Faslilar ayni dili konustuklari halde aralarinda büyük farklar bulunur, ikisi de ayri birer millet sayilabilirler.

Kimileri de millet olmanin bas sarti olarak din birligini kabul ederler. Kuskusuzdur ki, artik bu da savunulamaz bir görüstür. Bugün dünyanin en büyük milletlerinden sayilan Japonlarin içinde çok çesitli dinler vardir. Gene ayri birer din gibi kabul edilebilecek Katoliklik ile Protestanlik Almanya'da, Amerika'da yan yana yasamaktadir. Ama ayni dinden olduklari halde Müslümanlar hiçbir zaman tek millet sayilamamislardir.

Öyle ise sayilan bütün bu sartlar bir insan toplulugunun millet olmasina yetmemektedir. Ayni toprak parçasi üstünde yasayan insanlarin millet olmasi için ilk sart, ortak bir geçmise, kader birligine, ortak bir gelecek hedefine sahip olmaktir. Bu, en tutarli ve geçerli görüstür. Milliyet bagi böylece maddi olmaktan çok manevi bir iliskidir. Bu görüsü benimseyen Atatürk, milleti söyle tanimlamaktadir: Bir insan toplulugunun millet sayilabilmesi için "zengin bir hatira mirasina, birlikte yasamak hususunda ortak istekte samimi olmaya, sahip olunan mirasin korunmasini birlikte sürdürebilmek konusunda iradelerin ortak bulunmasina, gelecekte gerçeklestirilecek programin ayni olmasina, birlikte sevinmis, birlikte ayni ümitleri beslemis olmaya" ihtiyaç vardir, iste bu ana sartlari tasiyan bir insan toplulugu millet sayilir. Gene Atatürk'e göre, bu sartlarin dogal sonucu, ortak milli bir düsünce, ideal ve en önemlisi ortak dilin ortaya çikmasidir. Gerçi dil birligi millet olmanin bas sarti degildir ama insanlari düsünce, ruh ve kültür açisindan birbirine baglayan ana dilin, pek çok millette tek oldugunu da unutmamak gerekir.

Görülüyor ki, Atatürk, Türk milletini irk veya din esasi üzerine oturtmamistir. Zaten akilci bir yaklasimla buna imkân da yoktur, özellikle Anadolu'daki Türk topluluklari baska irklarla, yüzlerce yildan beri kaynasmis durumdadirlar. Anadolu'nun uygarliklari birbirine baglayan bir bag olmasi bu sonucu dogurmustur.

Atatürk'ün millet anlayisi akilci ve insancildir. Atatürk'e göre bir milleti baska milletlerden ayiran nitelikler vardir. Her millet kendi yetenekleri, kültürü ve imkânlari çerçevesinde kendini digerlerine kabul ettirmek ve mutlu yasamak zorundadir, iste bir milletin bireylerinin bu biçimdeki davranislari milliyetçiliktir. Türk milliyetçiliginin amaci, Türk'ün her alanda yükselmesi, yücelmesidir.

Atatürk'e göre, "asil olan millettir, ilham ve güç kaynagi milletin kendisidir. Bir millet için mutluluk olan bir sey, diger bir millet için felâket olabilir. Ayni sebepler ve sartlar birini mutlu ettigi halde, digerlerini mutsuz kilabilir", öyle ise, her millet akil ve bilim yolu ile yalniz kendi degerlerini ve çikarlarini bulmalidir. "Türk milliyetçisi, gelisme ve ilerleme yolunda ve uluslararasi iliskilerde bütün çagdas milletlere paralel olarak, onlarla bir uyum içinde yürüyecektir. Ama bunu yaparken Türk milletinin özelliklerini, bagimsiz kisiligini koruyacaktir. Türk Milliyetçisi diger milletlerin hakkina, bagimsizligina saygi gösterecektir. Ancak böylelikle diger milletlerden de saygi görecektir. Kimsenin yurdunda gözümüz yoktur. Çünkü her milletin yurdu kutsaldir. Türk, büyük gücünü ancak haklarina saldiri oldugu zaman kullanacaktir".

Atatürk, bütün milletlere saygi duyar, ama onlarin hepsinin üstünde Türk'ü görür. Ona göre, "Dünya yüzünde Türk'ten daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemistir". Atatürk, tarih alanindaki olaganüstü çalismalariyla Türk'ün geçmisini aydinlatarak bu görüse erismistir. Böylesine üstün bir milletin yurdu da kutsaldir. Vatan sevgisi, milliyetçiligin önde gelen ögelerindendir; "Vatanimiz, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarinin derinliklerinde varliklarini sürdüren eserleri ile bugünkü yurttur. Vatan hiçbir kayit ve sart altinda ayrilik kabul etmez ve bütündür".

Mademki vatan kutsaldir ve bir bütündür, öyle ise "memleketi dogu ve bati diye ikiye ayirmak dogru degildir". Çünkü yurdumuz kutsaldir. "Yurt topragi, sana her sey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen, Türk milletini ebedi hayatta yasatmak için feyizli kalacaksin".

Atatürk'ün Türk milliyetçiligi üzerinde bu kadar çok durmasinin derin sebepleri vardir. Bu sebepler de gene tarihten kaynaklanmaktadir.
Türklerin dünya tarihine ve uygarliklara yaptigi üstün hizmetler bilinmektedir. Ama ne yazik ki, Türklerin kurdugu en büyük, en görkemli
devletlerden Osmanli Imparatorlugu'nun yapisi, tam bir milliyetçilik anlayisinin dogmasina imkân vermemistir.

Osmanli Imparatorlugu'nda her bakimdan birbirinden farkli çok çesitli uluslar yasardi. Bunu biliyoruz. XVIII. yüzyil sonlarina kadar dünyada milliyet ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi devletler kuran milletler, kendi yasama biçimlerini, kültürlerini, anlayislarini gelistiriyor, dillerini kullaniyorlardi, bagimsizliklarini koruyorlardi. Ancak bunlari belli bir millete bagli olma bilinci içinde degil, belki toplumsal bîr zorunluluk olarak yapiyorlardi. Millete benlik veren milliyetçilik degil, din idi. Her millet mensup oldugu dinin buyruklarina ve kaliplarina uyarak yasiyordu.

XVII. yüzyildan itibaren Bati'da iyice güçlenen akilcilik, ayni zamanda milliyetçiligi dogurmustur. Batida, çesitli milletlere mensup olan düsünürler, her milletin digerinden farkli oldugunu görmüsler, insanlari dinin degil, milliyetin ilk planda birbirine baglamasinin akla uygun oldugunu anlamislardir. Böylece milliyetçilik Bati'da geliserek siyasal hayata girdi. XVIII. yüzyil sonunda çikan Fransiz Ihtilâl ve onu izleyen büyük inkilâpla, milli devlet ve dolayisiyle milliyetçilik hizla bütün dünyaya yayilmaya basladi.

Özellikle çok uluslu devletler için milliyetçilik akimi bir felâketti. Milliyetçilik akiminin çok uluslu bir devlet olan Osmanli Imparatorlugu için önem tasimis, imparatorluk sinirlan içinde yasayan ve Türk olmayan çesitli uluslar bagimsizlik istegi ile ayaklandilar. Osmanli devlet adamlari buna karsi bir çare aradilar: Din ayrimini kaldirarak ülkede yasayan herkesi "Osmanli" ilân ettiler. Ama bu kesin bir çözüm yolu degildi. Milliyetçilik bir büyük akimdi ve bu hareketi böyle bir davranisla önlemek mümkün degildi. Nitekim ülkede yasayan uluslar birer ikiser ayaklanarak Osmanli yönetiminden kopuyor, kendi milli devletlerini kurarak bagimsizliklarini ilân ediyorlardi.
Bu durum karsisinda bazi Türk düsünürleri milliyetçilik akiminin önlenemeyecegini anlamaya basladilar. Simdi yapilmasi gerekli olan, elde kalan ve üzerlerinde Türklerin yasadigi vatan topraklarim, yeni milli devletlerin satasmalarindan kurtarmakti. Hiç degilse bundan sonra Türk, vatanina sahip çikmaliydi. Böylece, imparatorluk sinirlan içinde yasayan çesitli milletler arasinda en son, Türklerin milliyetçilik anlayisi dogmustur. Bu da XX. yüzyil baslarina denk düsmektedir.

Türk milliyetçiligi dogarken, yalniz Türklerin degil, bütün Müslümanlarin tek millet olmasi geregini ileri sürenler de çikti. Ama Müslüman Osmanli vatandasi olan Araplarin Birinci Dünya Savasinda, Hiristiyan düsmanlarimizla is birligi yaparak bizi arkadan vurmalari, milletin dine dayandirilamayacagini çok açik ve aci biçimde göstermistir.

Atatürk, yeni Türk Devleti'ni kurdugu vakit durum bu idi. Bütün millete Türklügünü anlatmak, göstermek, bu çok önemli konu üzerinde durmak gerekiyordu. Artik çok uluslu Osmanli Devleti tarihe karismisti. Anadolu'da ve Dogu Trakya'da yalniz Türkler yasiyordu. Atatürk, Lozan Konferansinda Türkiye'de yasayan Rumlari Yunanistan'a yollamayi basarmisti. Engin ve büyük bir tarihe sahip olan Türkler, artik Türkiye'de en yüksek oranda çogunlukta idiler. Milli devlet kurulabilirdi. Bu bölümün basinda belirtildigi gibi, her millet kendi yücelmesini, kendi yetenekleriyle saglar. Bunun için de katiksiz bir milliyetçilik gereklidir.

Atatürk, yasadigi sürece hep Türk milliyetçiligini gelistirmeye çalismistir. "Ne Mutlu Türküm diyene" sözü, milletimiz yasadikça anlami yücelecek çok üstün bir görüsün simgesidir.

 

Atatürk'ün Milliyetçilik ile Ilgili Bazi Sözleri

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına, Türk milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır. (1923)

Biz dogrudan dogruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanagi Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur. (1923)

Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle isbirligi yapan bütün milletlere saygi duyariz. Onlarin milliyetlerinin bütün gereklerini taniriz. Bizim milliyetperverligimiz her halde bencil ve gururlu bir milliyetperverlik degildir. (1920)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HALKÇILIK

Bir milleti olusturan, çesitli mesleklerin ve toplumsal gruplarin içinde bulunan insanlara halk denir. Bu akimdan halkçilik ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de milliyetçilik ilkelerinin zorunlu bir sonucudur.

Atatürk'e göre millet ile halk aslinda tek anlama gelmektedir. Halkçilik ise millet içindeki çesitli insan gruplarinin çikarina ve yararina bir siyaset izlenmesi, halkin kendi kendini yönetmeye alistirilmasidir.

Halkçilik, cumhuriyetçiligin dogal bir sonucudur denildi ki, bu çok dogrudur. Cumhuriyet, halkin kendi yöneticilerini kendi içinden seçmesi anlamina gelmektedir. Böylece cumhuriyet rejimi, bir halk rejimi olmaktadir.
Ayni biçimde, halkçilik, milliyetçiligin de bir sonucudur. Millet halktan olustuguna göre, milliyetçilik, Türk halkinin mutlulugu için çalismak, ortak geçmise ve gelecege halkla birlikte baglanmak demektir.

Atatürk, daha TBMM açilir açilmaz, yeni kurulan devletin bir halk devleti oldugunu belirten pek çok konusmalar yapmistir. Artik halk, bir kisi tarafindan yönetilmemekte, kendi kendini yönetmektedir.

Halkçilik ilkesinin uygulanmasi ayrica, toplumda hiç kimsenin digerinden üstün olmamasinin, kanun önünde kesin esitligin kabulü anlamina da gelmektedir. Gerçek halkçilikta hiçbir toplumsal gruba, zümreye ayricalik taninmaz. Halk her bakimdan birbirine esit kimselerden olusur.
Bugün bazi rejimler halki yalniz belli bir grup insandan ibaret saymaktadirlar. Bu rejimlerin adi olan halk cumhuriyeti yanilticidir. Çünkü sadece belli bir grup halkin devleti anlamina gelmektedir. Gerçek budur. Ama Atatürkçü halk devletinin uzaktan yakindan böyle bir anlam tasimadigi ve belirtmedigi hemen söylenmelidir.

Atatürkçü halk devleti, Türk halkinin tümünü, yani Türk milletini kapsamina alir. Böyle bir halkçilik anlayisi, gerçek demokrasinin kurulmasi için gerekli olan ortami en iyi biçimde hazirlar.

 

Atatürk'ün Halkçilik'la Ilgili Bazi Sözleri

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum istemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkini ayri ayri siniflardan olusmus degil, fakat kisisel ve sosyal hayat için isbölümü itibariyle çesitli mesleklere ayrilmis bir toplum olarak görmek, esas prensiplerimizdendir. (1923)

 

 

 

 

 

 

LAiKLiK

Türk ve yabanci bütün bilim adamlari Atatürk inkilâbinin en önemli ögesi olarak laikligi kabul ederler. Gerçi Türk inkilâbi, içinde tasidigi ilkelerle bir bütündür. Ama bu bütünün dayandigi iki ana temel, milliyetçilik ve laiklik, öteki ilkeleri saglamlastirir.

Laikligin kisa tanimi, daha önce belirlenmisti. Yeniden özetleyecek olursak, laiklik; devlet düzeninin ve hukuk kurallarinin dine degil, akla ve bilime dayandirilmasidir.

Çok uzun bir zaman hemen hemen bütün insan topluluklari, dinlerin koydugu esaslara göre yönetilmislerdir. Çünkü insanlarin akil ve bilim alanlarinda olgunlasmasi kolay olmamis, uzun bir zaman almistir. Bu dönemde insanlar, kendi akil ve iradeleri disinda kalan birtakim güçler tarafindan yönetildiklerini kabul ederek rahatlamislardir. Bu sebeple, devletlerle özdesleyen dinler ve din adamlari, giderek büyük ölçüde güçlenmis, gelisen insan zekisinin önüne engeller koyarak varliklarini sürdürmeye çalismislardir.

Dinler, inanç kavramina dayanirlar, ister ilkel olsun, ister gelismis, her dinin temeli belli varliklara ve olgulara tartismadan inanmaktir, insanlar özellikle ölüm gibi en ürkütücü olay karsisinda inanç dünyalarini zenginlestirmis, dinsiz yasayamaz duruma gelmislerdir. Insanoglunun evren ve ölüm karsisindaki çaresizligi, zengin inanç sistemleri dogurmustur. Bu çaresizlige karsi tek siginilacak yerin din olusu, dinlerin insanlari yönetmesi sonucunu vermistir, ilk zamanlar için bu bir zorunluluktu. Insanlar arasinda düzen ve barisi saglamak için dinin buyruklarina ihtiyaç vardi. Ölümsüzlüge erismek isteyen insanlari, hayatta iyi davranislara yönlendirmek için dinler hukuk kurallari da koydular ve bu kurallarin uygulanmasina titizlik gösterdiler.

Özellikle ileri dinlerin koydugu bas hukuk kurallari, ayni zamanda evrensel ahlâki da yansitir. Hiçbir din, insanlara erdemsiz yasamayi, hirsizligi, yalanciligi, zinayi, adam öldürmeyi buyurmaz. Tersine, bütün dinler ahlâkli ve erdemli yasamayi buyururlar. Dinler arasindaki farkliliklar, Tanri ve ibadet anlayisindan kaynaklanmaktadir. Böylece her din, tek ve üstün gerçegi temsil ettigini ileri sürdügünden dinler arasinda bir birlik görülmemektedir.

Çok ileri ve üstün bir din olan Islâmlik, kisa sürede inanç sistemini birçok millete benimsetmistîr. Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Müslümanlik hizla gelisti. Büyük Islâm bilginleri, ilkçagin akilci filozoflarini yeniden gün isigina çikardilar, öyle ki, Batili bilginler bu filozoflari Müslümanlardan ögrendiler. Müslümanlik bu akil çaginda büyük asamalar yapti. Tanrinin insanlara dogru yolu görmesi için akil verdigini söyleyen bilginler, Islâm dininin ilerlemesinde büyük rol oynamislardir. Onlari destekleyen halifeler de çikmistir. Böylece Müslümanlik asagi yukari üç yüz yil Tanrinin gösterdigi yolda gelismistir. Akla dayanan bu gelisme sirasinda Islâm Hukuku da günlük hayata uydurulmustur. Ne yazik ki, bir süre sonra bu gelisme durdu, Islâm dünyasinda aklin yerini, tutucu ve durgun bir inanç kapladi. Bu görüsün sahipleri, akil yolu ile degil, sadece inançla yasamak gerektigini savunuyorlardi. Bu görüs kisa sürede yayginlasti, Islâm dini ve hukuku donup kaldi. Buna karsilik akil yolunu Müslümanlardan ögrenen Batililar, bu esaslari gelistirmekteydiler.

Iste Türkler Müslüman olduklari vakit, Islâm dünyasinda durgunluk baslamisti. Türkler, üstün yetenekleriyle kisa sürede Islâm dünyasina egemen oldular. Çok içten inandiklari Müslümanligi Hiristiyanlara karsi korudular, Islâmligi Anadolu'ya ve Balkanlar'a yaydilar, ama onlar güçlerinin dorugunda iken Bati'da da akil çagi baslamisti. Büyük akilcilar, bir zamanlar Müslüman bilginlerin dedikleri gibi Tanrinin insanlara verdigi en büyük hazine olarak akili gördüler. Böylece Bati'da bilim ve hukuk akla dayandirilmaya basladi. Burada hemen sunu belirtmekte yarar vardir: Bu büyük akilci akima karsi, orada da kilise direnmistir. Ancak bu direnme yeni mezheplerin (Protestanlik) dogmasina yol açmistir. Bu yüzden Hiristiyan dininin bir bütün olarak akilciliga karsi durmasi imkâni kalmadi. Kilise giderek yenilikleri kabul etmeye basladi. Nihayet XVIII. yüzyil sonunda çikan Fransiz Ihtilâli ile laiklik, devlet ve hukuk düzenine egemen oldu. Yani devlet, dinin etkisinden aritildi. Ama ayna zamanda din özgürlügü de kabul edilerek, devletin vatandasin vicdanina karismayacagi, herkesin inancinda serbest oldugu esasi konuldu.

Osmanli Devleti'nin bu gelismenin disinda kaldigini biliyoruz. Atatürk belki de Islâmligin parlak çagina dönüs yaparak, zamana ve akla uymayan, eskiyen hukuk kurallarini bir yana birakarak devleti laiklestirmistir. Ama Islâmligin inanç ve ibadete dayanan kurallarina hiç dokunmamistir.

Atatürk kesinlikle dinsiz degildi. Su sözleri söyleyen Atatürk'ün dinsiz oldugu, laiklikle dinsizligi getirdigi söylenebilir mi? :"Tanri birdir, büyüktür. Bizim dinimiz en makul (akla uygun) ve tabii (dogal) bir dindir. Ve ancak bundan dolayi da son din olmustur. Bir dinin tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantiga uymasi gerektir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur... Ey millet, Allah birdir, sani büyüktür. Peygamberimiz, Efendimiz Cenabi Hak tarafindan insanlara dinin gerçeklerini bildirmeye memur ve elçi olmustur... Insanlara feyz ruhu vermis olan dinimiz akla, mantiga, gerçege tamamen uyuyor. Bu sebeple en mükemmel dindir... Varlik dünyasinin bütün kanunlarini yapan Cenab-i Haktir... Dinime, gerçegin kendisine nasil inaniyorsam buna da öyle inaniyorum". Atatürk bunlar gibi daha birçok söz söylemistir.

Atatürk'ün akla uygun bir uygulama istedigini belirten su sözleri, ne derin anlamlar tasimaktadir: "Büyük dinimiz, çalismayanin insanlikla ilgisi olmadigini bildiriyor. Bazi kimseler modern olmayi kâfir olmak saniyorlar. Asil küfür onlarin bu zanni (düsünce)dir. Bu yanlis yorumu yapanlarin amaci; Islamlarin kâfirlere tutsak olmasini istemek degil de nedir?"
"Bizim dinimiz milletimize, düskün, miskin ve hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam tersi, Allah da Peygamber de insanlarin ve milletlerin yücelik ve serefini korumalarini buyuruyor... Bizim dinimiz için herkesin elinde bir miyar (ölçüt) vardir. Bu miyar ile hangi seyin dine uygun olup olmadigini kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi sey ki, akla, mantiga, toplumun çikarlarina uygundur, biliniz ki o, bizim dinimize de uygundur, o sey dinîdir. Eger bizim dinimiz aklin, mantigin uydugu bir din olmasaydi, en mükemmel ve en son din olmazdi".

Görülüyor ki, Atatürk bilgisiz ve çikarci kimselerin milleti din adina sömürmesine karsidir. O, devlete, hukuka ve bilime can verecek kurallarin akla, mantiga uygun olmasini istemektedir. Atatürk, daha 1927 yilinda dinin siyaset araci olarak kullanilmasindan dogacak sakincalari ve çikar düskünlerini söyle anlatmistir: "Masum halka bes vakit namazdan baska, geceleri de namaz kilmayi vaaz etmek ve ögütlemek, belki de ömründe hiç namaz kilmamis olan bir politikaci tarafindan vâki olursa, bu hareketin hedefi anlasilmaz olur mu?" Atatürk'ün yillarca önce söyledigi bu sözler ne kadar düsündürücüdür.

Laiklik devletin temeli olunca, akla dayanan uygulamalarla millet zaman yitirmeden çalisma ve kalkinma imkâni bulur. Devlet vatandasin inancina karisamaz; daha Önce de belirtildigi gibi inançlar çesitlidir. Herkesi bir dogrultuda inanca zorlamak olmaz. Bu herseyden önce demokrasiye aykiridir. Demokrasi, bir özgürlük rejimidir. Bu sebeple demokrasilerde devletin tek bir dini vatandaslara benimsetmeye çalismasi düsünülemez. Bu davranis demokrasi kavramina uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama yoktur" diyor. Bundan baska Kur'an ve Hazreti Muhammed devlet yönetiminde akla dayanilmasini isteyen pek çok buyruklar vermistir.

Demek ki, laiklik vatandas inancinin en saglam güvencesi oluyor. Inanç özgürlügü devletçe saglaniyor. Herkes inancinda ve ibadetinde serbesttir. Laikligi, resmi politikasi dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayri tutmak gerekir. O tür rejimlerde devlet dine karsidir. Vatandasin dinsiz olarak yetismesi için gereken her türlü tedbiri alir. Atatürkçü laiklikte ise, devlet islerine karistirilmamasi kosulu ile tam bir din ve inanç özgürlügü vardir.
Türk Devleti ayni zamanda nüfusumuzun yüzde doksan besinden fazlasinin inanç sahibi Müslüman oldugu gerçegini de görmüstür. Müslümanlarin inanç ve ibadet hizmetlerini devlet yüklenmistir. Din egitim ve ögretimi yapan kurumlar açilmis, buralarda Atatürkçü, aydin, akilci, laik din adamlari yetistirmeye hiz verilmistir. Hiçbir dönemde Anadolu'da Cumhuriyet dönemindeki kadar cami yapilmamistir.

Türk milleti ve Devleti varligini ancak inanç özgürlügü içinde, çagin geregi olan akil ve bilim kavramlarinin yolunda, insancil bir laikligi benimseyerek sürdürebilir. Geriye dönüs mümkün degildir. Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çagin disinda kalmak olur.

 

Atatürk'ün Laiklik ile Ilgili Bazi Sözleri

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir. (1930)

Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdaninin emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygi gösteririz. Düsünüse ve düsünceye karsi degiliz. Biz sadece din islerini, millet ve devlet isleriyle karistirmamaya çalisiyor, kasit ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakiniyoruz. (1926)

 

 

 

 

 

 

DEVLETÇiLiK

XX. yüzyilda dünya devletleri daha mutlu yasamak imkânlarina kavusmak için üretimi artirma geregini duydular. Bunun için de baslica üç yöntemin uygulanmasini öngördüler. Bunlari kisaca gözden geçirelim:

Liberal Ekonomi: Bu tür ekonomilerde üretim için gerekli olan sermaye, üretim etkinligi ve üretilen mallarin dagitimi tümüyle bireylere birakilmistir. Liberal ekonomi görüsüne göre, ekonomik hayatin kendiliginden isleyen yasalari vardir: Üretim, mallara olan istege baglidir, istek ise, üretimin az veya çok olmasini saglar. Devlet bu kurallari yönlendirmeye karismamalidir. Devletin görevi yurdu savunmak, egitim Islerini düzenlemek, adalet dagitmak gibi alanlarda kalmalidir. Devlet ekonomik hayata katilirsa az önce belirtilen denge bozulur. Gerekirse devlet, ancak büyük bunalimlari gidermek için ekonomik hayata girmeli, bunalim geçince de gene çekilmelidir. Büyük ekonomik güce sahip olan kapitalist ülkeler, liberal görüsü uygulayarak bugüne kadar gelmislerdir.

Sosyalist Ekonomi: Bu tür görüsü uygulayan ülkelerde hem sermaye, hem üretim dogrudan dogruya devletçe saglanir. Kisilerin üretim araçlarina sahip olmalari yasaktir. Devlet tüm sermayenin sahibidir. Bütün ekonomik hayat, devletin öngördügü biçimde düzenlenir. Mallarin dagitimini da devlet yapar. Bazi ülkeler temelde bu görüsü benimsemislerdir.

Ilimli Ekonomik Sistemler: Dünyanin hizla degisen sartlari hem liberalizmin, hem de Sosyalizmin katiksiz bir biçimde isleyemeyecegini göstermistir. Bu bakimdan liberal rejimlerin bazilarinda, devlet ekonomik hayata artan ölçüde girerken, sosyalist sistemde de yumusamalar göze çarpmaktadir. Böylece her iki guruptan bazi ülkeler rejimlerinin temelini bozmadan önemli sistem degisikliklerine girmektedirler.

Devletçilik: Atatürk ilkelerinin arasinda bulunan devletçilik, bir ekonomi siyasetidir. Yukarida anlatilan rejimlere benzemez. Milli özelliklerimize uyan, gerekli kalkinmayi saglayacak bir model olan devletçiligin hangi sartlar altinda nasil dogdugu belirtilmisti. Bunun için burada devletçiligi kisaca degerlendirecegiz.

Devletçilik, temel anlamiyla devletin ekonomik hayatin içine girmesidir. Ama bu yapilirken sosyalist model benimsenemez. Elinde sermayesi olan vatandaslar, birkaç alan disinda, diledikleri biçimde üretime katilabilirler. Devlet bunlara engel olmadigi gibi üstelik gereken tedbirleri alarak islerini kolaylastirir, kisileri üretim ve ticaret isine özendirir.

Ancak bilindigi gibi, hizla sanayilesme cumhuriyetin ilk hedeflerindendi. Büyük temel sanayi kuruluslari yapmak için özel ellerde sermaye yoktu. Bu yüzden devletçilik dogdu. Devlet pek çok sanayi isletmesini kendisi kurdu, çalistirdi ve gelistirdi. Bir yandan da uyguladigi para ve kredi politikasi ile özel kisileri basibos birakmadi. Böylece devlet ile vatandas, üretim isini birlikte düzenlediler. Bu isbirligi sonucu Türkiye örnek bir ülke durumuna gelmisti. Son arastirmalar, Türkiye'nin 1930 yilina kadar uyguladigi devletçilik siyaseti ile en hizli kalkinan üç ülke arasina girdigini göstermektedir. 1029 yilinda, 100 olan Türkiye ve dünya sanayi üretim indeksi, 1939'da Türkiye'de 196'ya erismistir. Dünya ortalamasi Ise 119'dur. Bu gelisme tablosunda Türkiye'nin yeri, Rusya ve Japonya'dan sonra gelmektedir. Böylece 1927'de 1000 olan milli gelirimiz, hizli nüfus artisina ragmen, 1939'da 1625'e yükselmistir.

Sermayesi olmayan, disaridan yardim almayan, kaynaklari sinirli, teknolojisi geri Türkiye'nin 1939 yilina kadar sagladigi bu gelisme Atatürk'ün akilci ve milliyetçi görüslerinin bir eseridir. O, özel girisimleri desteklerken, devleti de ekonomik hayata katmis, her iki alan birbirlerini tamamlamislardir.

Ikinci Dünya Savasi'nin çikmasi üzerine bu gelisme durdu. Savas sonrasinda ise devletçilik ilkesi yeniden ve amaca uygun biçimde isletilip ihtiyaçlara göre düzenlenmedi, politika araci yapildi. Bu yüzden özel alanla devlet alani arasindaki denge bozuldu ve ekonomik hayata bir karga sa geldi.

Atatürk'ün bas ilkelerinden devletçilik, Türkiye'yi ekonomik bakimdan kalkindiracaktir, yeter ki gerektigi gibi uygulanabilsin.

 

Atatürk'ün Devletçilik ile Ilgili Bazi Sözleri

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadikça, piyasalara karisilmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da basibos degildir. (1937)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

iNKiLÂPÇILIK

Inkilâp, bir toplumun önemli kurumlarini kisa bir süre içinde degistirip kendini yenilestirmesi atilimidir. Tarihte önemli, büyük inkilâplar görülmüstür. Atatürk yönetimindeki Türk Milleti de tarihteki en önemli Inkilâplardan birini gerçeklestirmistir.

Bir toplumda durup dururken inkilâp yapilmaz, inkilâplarin tarihten gelen büyük sebepleri vardir. Türkler bir zamanlar çagin Önemli devletlerinden birini kurmuslardi. Bu devlet yüzlerce yil dünyanin sayili güçlerinden biri olarak kaldi. Ama Bati'da gelisen akil ve bilim çagina ayak uyduramadigi için geride kalmaya, güçsüzlesmeye basladi. Çok uluslu bir yapida oldugundan milli bir birlik kuramadi. Devleti kurtarmak isteyenler, hep eski düzen ve belli kaliplar içinde degisiklikler yaptilar. Oysa yapiyi degistirmek gerekti ve bu kaçinilmazdi.

Birinci Dünya Savasi sonu yenilgi ve parçalanma, Atatürk'e, Türk milletini bir araya getirip mücadele etme ve yapiyi yenileme düsüncesini ve bunu gerçeklestirme azmini vermistir. Eski yapiyi yeniden kurmak mümkün olmadigi için ardarda büyük inkilâplar yapilmistir.

Atatürk'e göre "inkilâp milletin esenligi için halk adina yapildi". "Yaptigimiz ve yapmakta oldugumuz inkilâplarin amaci, Türkiye Cumhuriyeti halkini tamamen modern ve bütün anlami ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir". Öyleyse inkilâp, modernlesme ve çagdas uygarlik düzeyine ulasmak için yapilacaktir. Gerçekten, gördügünüz büyük yenilik hareketleri, hep inkilâpçi bir tutum ve davranisla yapilmistir.

Türk Milleti iyiye, dogruya, güzele daha fazla yaklasmak, bunlara erismek için inkilâpçiliga bagli ve tam bir inkilâpçi olarak kalmalidir. Öyleyse inkilâpçilik nedir? Atatürk'e göre, "gerçek inkilâpçilik onlardir ki, ilerleme ve yenilesme inkilâbina sevk etmek istedikleri insanlarin, ruh ve vicdanlarindaki gerçek egilime nüfuz etmesini bilirler".

Demek ki, inkilâpçi, ruhlara ve vicdanlara seslenecek, insanlari bu yolda yönlendirecektir. Atatürk inkilâbini sürdürebilmek, inkilâpçi ruh ve yapiyi, coskuyu her zaman duymakla, hedefleri belirleyip bu hedeflere ulasma yolunda çalismakla olur.

Türk Inkilâbinin üstün ve yüce amacini her zaman kavramaya çalismalidir. Durmadan ve her zaman yenilik yolunda ileriye dogru gidilecektir, iste Atatürk'ün temel ilkelerinden biri de budur. Türk inkilâbinin korunmasi, gelistirilmesi ve ilerletilmesi sarttir. Atatürk bundan emindi ve söyle diyordu: "Inkilâbin hedefini kavramis olanlar, daima onu muhafazaya muktedir olacaklardir".

Evet, bu özlü sözlerin isiginda, bilinçli inkilâpçilik Türk Milletinin gelecegi olmalidir.

 

Atatürk'ün Inkilâpçilik ile Ilgili Bazi Sözleri

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

 

 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdyrylabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazylmamy?

Yorum Yazın



KalynYtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    





Arama ARAMA